Blog Ziyaretçi Sayısı

Ara ve Bul

Blog Site Translation

27 Ocak 2021 Çarşamba

AŞK İLE DÖNDÜM KENDİME

 

Aşk İle Döndüm Kendime

Bir yangındım kaynağı bilinmeyen
Hırsla dolu
Keskin
Sarp dağ başlarıydım
Ara sokaklardan caddelere taşan bir isyan
Kuşatılmış bir meydandım
Kapkara bir bayraktım
En önde ellerde sallanan
Sert vurgun yorgun salınan simsiyahtım
Kızılını ve umudunu yitiren
Bir alevdim
Gülüşünü bir yerlerde unutmuş
Rotasız bir seyyahtım
Çıkınında bir şeyi kalmamış
Tabanları ağrılı
Omzu mor
Kolları bitap
Çarığı yırtık
Sakalı kir pas toz içinde biçimsiz
Küfürlerle dolu ağzıyla
Şehir şehir gezen
Asası kırık avuç içi çürük
Kendini diyar diyar sürmüş
Çapası soğuk sularda kaybolmuş
Demir atmış bir gemiydim
Yaz günlerinde çatlamış derin bir toprak
Ay ışığını kaybetmiş yıldızsız bir geceydim
Parmak uçlarında ağrı sızı nasır
Uzak yollarda yürüyen kimsiz kimsesiz kimliksiz
Sonra geldin
Bir kış gibi yağmurlar yağdırdın
Kurak topraklarıma
Yudum yudum içtim
Bereketlendi filizlendi
Çürümeye yüz tutmuş tohumlarım
Kar oldun beyaz
Örttün biçimsiz sarp kayalıklarımı
Güzel bir manzaraya çevirdin ufuklarımı
Harladın hayat ateşimi
Ab-ı hayat oldun
Evim oldun
Kalbin evim oldu
Kimsem oldun
Rehberim oldun yollarda
Demirimi kırılmaz eyledin çapam oldun
Sular güvenli oldu senle
Aşk aşk besledin
Güzel güzel sevdin
Biçim verdin
Gönlümüm ufkunda güneş gibi doğdun
En karanlık gece şafaklarında
Ne güzel ne güzel sevdin

Aşk ile döndürdün kendime

Galip Uçar  2020 Ekim  

Şiir 25.01.2021 tarihinde Zamansız Dergi'de yayınlanmıştır

 Şiir linki

14 Ocak 2021 Perşembe

TED KUZEY KIBRIS KOLEJİ'NDE ÇALIŞTIĞIM DÖNEMDE YAZDIĞIM VE SAHNELENEN TİYATRO ESERLERİM

 TED Kuzey Kıbrıs Koleji'nde çalıştığım süre içinde, zümre başkanım ve dostum, Kıbrıs'ın ünlü tiyatrocularından Kemal Tunç'un kızı, Türegün Tunç'la birlikte bir çok tiyatral etkinlik yaptık. Benim yazıp, Türegün Tunç'un gerek koreografik, gerek de yönetmen olarak müdahil olduğu tiyatrolardan örnekler ise şunlardı:

RASKOLNİKOV MESELESİ:

TED Kuzey Kıbrıs Koleji'nde gerçekleştirilen Kitap Günleri çerçevesinde, Dostoyevski'nin ünlü karakteri Raskolnikov'un bir anlamda "katharsis", "arınma" yaparak, kendini savunmasını yazdığım tiyatrom





GÖZLERİMİ KAYBETTİM:

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde Şehitler Haftası olarak anılan 21 Aralık Günü için hazırladığım ve savaşı, kötü etkilerini, zulmü ve bunları ancak barış ve kardeşlikle aşabileceğimizi anlattığım, psikolojik şiirsel tiyatrom






BEN DE MUSTAFA KEMALİM:                                                                                                      
10 Kasım Mustafa Kemal Atatürk'ü Anma Günü dolayısıyla yazdığım tiyatro eserim. Kıbrıs için yazdığım ilk tiyatroydu                                                                                                                    

                                                                                                               

FRANÇAİS DİSPARUS DANS L'İLE :                                                                      

TED Kuzey Kıbrıs Koleji Yabancı Diller Haftası'nda, Fransızca Bölümü'nün oynaması için yazdığım, 3 Fransız Turist'in Kıbrıs'a gelip, oradaki halkla etkileşimini anlatan trajikomik tiyatro. Tiyatro'yu Fransız Dili'ne Denkay Yıldırım çevirmiştir.      


       






TED KUZEY KIBRIS KOLEJİ 2018 - 2019 SENESİ KİTAP GÜNLERİ DOSTOYEVSKİ GÜNÜ, DOSTOYEVSKİ BİYOGRAFİSİ - GALİP UÇAR

 TED Kuzey Kıbrıs Koleji'nde 2018 - 2019 yılında gerçekleştirilen TED Kuzey Kıbrıs Koleji Kitap Günleri'nde, o seneki tanıtılacak yazar Fyodor Dostoyevski'ydi. Türk Dili ve Edebiyatı Zümresi olarak, Sinema ve Tiyatro Kulübü'yle beraber önemli bir organizasyon gerçekleştirmiştik. 

Bu organizasyonun içinde ben de Fyodor Dostoyevski'yi detaylı olarak oradaki öğrencilere, biyografik olarak ve edebi olarak tanıtmıştım.

www.diyaloggazetesi.com/amp/egitim/ted-koleji-turk-dili-ve-edebiyati-zumresi-kitap-gunu-etkinligi-duzenledi-h67651.html



ATAŞEHİR BELEDİYESİ NEŞET ERTAŞ KÜLTÜR EVİ İÇİN HAZIRLADIĞIM NEŞET ERTAŞ BİYOGRAFİ ÇALIŞMASI

                             NEŞET ERTAŞ BİYOGRAFİ ÇALIŞMASI 

 ( ATAŞEHİR BELEDİYESİ NEŞET ERTAŞ KÜLTÜR EVİ İÇİN GALİP UÇAR TARAFINDAN HAZIRLANMIŞTIR)

Neşet Ertaş, ünlü mahalli sanatçı Muharrem Ertaş ve Döne Ertaş’ın çocukları olarak 1938 yılında Kırşehir’in Çiçekdağı Kasabası’nda, “Abdallar” olarak anılan Kırtıllar Köyü’nde doğmuştur.

Sekiz yaşına kadar köyünde ailesiyle yaşayan Ertaş, ilkokul yıllarında keman ve bağlama çalmayı öğrenmiş ve babasıyla beraber düğünlerde enstrüman çalmaya başlamıştır. Kendi tabiriyle: “Ben doğduğum an sazı göbeğime koymuşlar” diyen sanatçı yeteneğini ve sanatçılığını böyle tanımlamaktadır.

Annesinin ölümünden sonra babasıyla çeşitli şehirlere gidip oralarda geçimini sağlamaya çalışan “Bozkırın Tezenesi”, tam da bu nedenden dolayı eğitim hayatına devam edememiştir. Gittiği yerlerde usta abdallardan olan babasının dışında birçok başka abdal geleneğinden gelen;; Hacı Taşan, Çekiç Ali gibi usta abdallardan da yöntem öğrenerek, müzik konusunda kendini geliştirmiştir.

On dört yaşında, geçimini sağlamak için İstanbul’a gelen Ertaş, ilk plağı olan “Neden Garip Garip Ötersin” adlı plağını burada 1957 senesinde çıkarmıştır. Okuduğu türkülerin tarzı olan “bozlak” türünü, onun ağzından dinleyenler: “Bozkırın feryadı” nitelendirmiştir. Bu dönemde çeşitli gazinolarda çalışarak geçimini sağlayan Neşet Ertaş, iki yıl İstanbul’da kaldıktan sonra Ankara’ya gitmiştir.

Ankara’da çalıştığı gazinoda, ileride karısı olacak olan Leyla Hanımla tanışan “Bozkırın Tezenesi”, yedi yıl kadar süren bu evliliğinden, iki kız ve bir erkek çocuk sahibi olur.

Askerliğini İzmir’de yapan sanatçı, bu dönemlerde gerek plakları, gerekse besteleriyle en çok aranan isimlerden olmuştur.

Düzensiz yaşamı ve sonucunda ellerine gelen felç hastalığı nedeniyle, kariyerinin zirvesindeyken müzik yapamaz hale gelen Neşet Ertaş, kariyerinin zirvesinde olmasına karşı, tedavi olacak parayı bulamayıp, kardeşinin yardımlarıyla 1979 senesinde Almanya’ya tedavi olmaya gitmiştir. Tedavisi sürerken, ayrıldığı eşinin yanında bulunan üç çocuğunu da yanına aldıran sanatçı, iyileştikten sonra Almanya’da kariyerine tekrar başlamıştır.  Türklerin yoğunlukta olduğu yerlerde, düğün ve eğlencelerde sahne almıştır.

2000 yılına dek, orada Orta Anadolu ve Bozlak Kültürünü yaşatan çalışmalara da öncü olup, akademik çalışmalarda, başvurulan sanatçı olduktan ve düğünlerde geçimini sağlayıp, albümler yaptıktan sonra, İstanbul’da verdiği konserle tekrar Türkiye’ye uzun süreden sonra gelmiştir.

Yoğun mahalli unsurları ve yöresel; Orta Anadolu, özelliklerini taşıyan türkülerini yazıp söylerken, gurbette kalmış anlamında olan “Garip” mahlasını kullanmıştır. Türküleriyle, ait olduğu yöreyi ve AbdallıkGeleneği’ni sadece Türkiye’ye değil, evrensel alana da taşımış hatta kendisi ve yazdığı türküler üzerine çeşitli ülkelerde bulunan üniversiteler,  özellikle de çalma tavrı konusunda akademik çalışmalar yapmıştır. Uzak Asya’dan, Amerika’ya, Avrupa’ya birçok yerde Neşet Ertaş sayesinde bu kültür ve gelenek tanınmıştır. Kendisi üzerine çeşitli biyografik eserler yazılmıştır, belgeseller çekilmiştir ve kitaplar yazılmıştır.

Ülkesine döndüğünde zamanın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından kendisine “Devlet Sanatçılığı” teklif edilmiş olsa da; Neşet Ertaş cevaben: “Devlet Sanatçısı olmak ayrımcılığa yol açar, ben Halkın Sanatçısıyım” demiş ve devletten alacağı parayı ve ünvanı reddetmiştir. Sadece TBMM’nin verdiği “Üstün Hizmet Ödülü”nü kabul etmiştir

UNESCO tarafından “ Yaşayan İnsan Hazinesi” olarak kabul edilen sanatçı, İTÜ Devlet Konservatuarı’ndan 2011 yılında Fahri Doktora ünvanı almıştır.

Ünlü yazar Yaşar Kemal’in “Bozkırın Tezenesi” olarak adlandırdığı Neşet Ertaş, 25 Eylül 2012 senesinde, ardında dünyaya yaydığı kültür ve geleneği ile beraber onlarca efsaneleşmiş türkülerini bırakarak tedavi gördüğü hastanede, İzmir’de hayata gözlerini yummuştur. Kırşehir’in Bağbaşı Mezarlığında, babası; bağlama üstadı ve abdal Muharrem Ertaş’ın yanına defnedilmiştir.

ESERLERİ:

1957: Neden Garip Garip Ötesin Bülbül

1960: Gitme Leylam

1979: Türküler Yolcu

1985: Sazlı Oyun Havaları

1987: Türkülerle Yaşayan Efsane Deyişler Bozlaklar Türküler

1988: Gönül Ne Gezersin Seyran Yerinde

1988: Kendim Ettim Kendim Buldum

1988: Kibar Kız

1989: Hapishanelere Güneş Doğmuyor

1990: Gel Gayri Gel

1992: Şirin Kırşehir

1993: Kova Kova İndirdiler Yazıya

1995: Seher Vakti

1995: Benim Yurdum

1998: Gönül Yarası

1999-2008:NEŞET ERTAŞ KÜLLİYATI

 Zülüf Dökülmüş Yüze

Gönül Dağı

Mühür Gözlüm

Zahidem

Neredesin Sen

Garibin Dünyada Yüzü Gülmez

Niye Çattın Kaşlarını

Çiçekdağı

Ayaş Yolları

Sevsem Öldürürler

Ağla Sazım

Hata Benim

Dostalara Selam

Sabreyle Gönül

Yar Gönlünü Bilenlere

Vay Vay Dünya

Gurban Olduğum

 

GALİP UÇAR 2016 

Ataşehir İçerenköy Neşet Ertaş Kültür Evi

 



 Fotoğraflar, Neşet Ertaş Kültür Evi'nde çalıştığım dönemde çekilmiştir...

GALİP UÇAR'IN 2015 - 2016 SENELERİ ARALIĞINDA SANAL DERGİLERDE YAYINLANAN ESERLERİ

 GALİP UÇAR

2015 - 2016 senesi aralığında yayınlanan şiirleri




















MEMLEKET KARŞIMDA MEMLEKET AYAKLARIMIN ALTINDA

 

MEMLEKET KARŞIMDA MEMLEKET AYAKLARIMIN ALTINDA

Daha bir iyi anlıyorum

Kaktüsgillerin

Neden dikenlere büründüklerini

El değmesin diye

El değmesin diye yaşamlarına

El değmesin diye özgürlüklerine

Göç etmesinler

Öldürülmesinler diye

Ve dikenlerine inat

Çiçek açıyorlar

Mesarya Ovası’nda

Bölünmeden

Parçalanmadan

Kaktüs kalarak

Çiçekler açıyorlar

Sarı büyük papatyalar misal

Yağmura

Çamura

Fırtınaya inat

Dimdik duruyor ayakta

Ve daha nice adını bilmediğim çiçekler

Ara sokaklarda

Dallarda limonlar salınıyor

Portakallar

Mandalinalar

Ve turunç sandığım bergamotlar

Ben Girne Kıyısında oturuyorum

Parmak uçlarıma değiyor dalgalar

Alanya’da Hatay’da Mersin’de de

Birilerinin parmaklarına değiyor

Akdeniz köpük köpük

Anadolu Dağları tütüyor burnumda

Güneş alnımı yakarken

Serin ve yüce

Memleketimin kayısı ağaçları

Kiraz ağaçları

Dut ağaçları tütüyor

Tütüyor lakin özlemiyorum

Bir rüzgar esiyor

Uyandırıyor hayalimden beni

Palmiye ağacı salınıyor

Sakin, huzurlu ve dik

Bir güvercin uçuyor

Özgür

Beyaz

Sorulmuyor güvercinlerden pasaport

Sorulmuyor vize

Sorulmuyor güvercine

Milletin ne

Irkın ne

Uçuyor özgürce ada üstünde

Kim bilir neler görüyor

Neler yaşıyor kim bilir

Bulut geçiyor

Göksu’dan

Fırat’tan

Dicle’den

Almış nemini buhar buhar

Yağıyor dağların ardında

Kurak Mesarya Ovasına

Yeni filizler uyanıyor

Yağıyor Beşparmaklar’a

Gizli saklı ne varsa

Şenleniyor

Kuruyan ağızlara şifa oluyor

Oturuyorum Girne Kıyısı’nda

Köpük köpük Akdeniz ayak uçlarımda

Memleket uzak

Memleket ayaklarımın altında


GALİP UÇAR     2019   LEFKOŞA

 

Merak Edenler İçin Not: TED Kuzey Kıbrıs Koleji'nde, Yıl Sonu Şiir Gecesi Etkinliği'nde, öğrencilerim ve ben okula bir bakıma veda niteliğinde şiirimi beraber okuduk. Şiir Gecesi'ne şiirimi, okuldaki bölüm başkanım, can dostum, Kıbrıs'ın en önemli tiyatrocularından Kemal Tunç'un kızı, edebiyatçı Türegün Tunç koymamı rica etmişti

KOY KOY KOY KOY KOY

 

                                               KOY KOY KOY KOY KOY

 

            İstanbul’un ilk soğuk akşamı nedense bu sene cumartesi gününe denk geldi. Ben de kendime verdiğim bir sözden ötürü İstanbul’un her ilk soğuk akşamında dışarı çıkar eğlenmeye çalışırım.

            Bugün ise Kadıköy’de her ay 70’ler Pop Party yapılan ve benim de daimi müşterisi olduğum Hera’daydım. Biraz geç gitsem de sırılsıklam bir halde yer bulmaya uğraştım. Yazın uğradığımda dört beş kişi dahi olduğu olmuştur. Bugün ise tıklım tıklımdı. Bu da üniversitelerin açıldığını tam olarak bana hissettirdi.

            Peki ne bu yetmişler pop party? Türk Pop Müziği'nin, Rock Müziğin ve Folk Müziği'nin 1970 yılında 1980 yılına kadar olan ve kitleleri etkileyen parçalarından seçmelerin olduğu bir gece.

            Zar zor yer bulup, biraz da tanınmamdan dolayı biraz kıyak geçilip hemen ortaya bir masa hazırlandı. Ben üzerimdeki sırılsıklam montu ve şapkayı çıkarıp oturdum. Girdiğimde “Fessupanallah” çalıyordu.

            Gariptir ama ben bu parçada insanların hâlâ neden oynadığını anlayamadım. Düşünseniz adam “Arkası gelmez dertlerimin bıktım illallah” diyor çevremdekiler göbek atıp, kalça sallıyor. Düşündüm düşündüm bir mana bulamadım. Ama zannederim bugün çözdüm. Bilinçli olmasa da toplumsal geleneğimiz, kültürel alt yapımız bir tür acıya güler hale gelmiş. Her türlü eğleniriz. Derin felsefeye vursak bir bakıma şöyle diyoruz: “Ulan dertler akın akın gelin sizi sallamıyorum bile bak göbeğimi atıyorum döktürüyorum sen gelmeye devam et” der gibi bir kafa tutma bu.

            Gerçekten de düşünürsek hayatın her alanında bunu yapmıyor muyuz? Cepte beş kuruş yok, evde durumlar kötü, ülkenin durumu kötü, takım tutuyorsan takımın pek de iyi gitmiyordur ama sen yine de gidip bir kahveye ya da bir arkadaşına herhangi bir konuda yapma da olsa sahte de olsa gülebiliyoruz. Bir şekilde neşeleniyoruz.

            Daha sonra bir anda ortam sessizleşti. Plağın üzerinde iğne ince bir ses çıkararak ilerlemeye başladı ve o an işte gecenin herkesi birbirine bağlayan ve herkesin ağzından senkronize çıkan bir parçanın girişi kulaklara yaklaştı. Ve hep bir ağızdan: “Bir teselli ver. Bir teselli ver. Yarattığın Mecnun’a bir teselli ver…” herkes kadehinden bir yudum alır ve: “Sevenin halinden, sevenler anlar” derken eller açık avuçlar bir öne bir geriye gider “Gel gör şu halimi bir teselli ver” kadeh sertçe masaya konur “Aramızda başka biri var ise, tertemiz aşkımı bana geri ver” ve herkes hep bir ağızdan kendinden geçmiş olarak: “Ben zaten her acının tiryakisi olmuşum, ömür boyu bitmeyen derdimle yorulmuşum.” Diyerek devam eder ve insanlar dalar gider. Tekrar bir ara girer ve parçanın ikinci bölümü başlar. Sonra tekrar insanlar bir bölümde hep bir ağızdan kendinden geçerler: “Aşkın zehir olsa yine içerim, yolun ecel olsa korkmam geçerim”. İnanın o hazzı yaşamanızı isterdim.

            Sonra durulmuş insanlar bir anda “Oldu en sonunda oldu bim bam bom” diye ayağa fırlarlar ve hepsi ayrı telden dans ederler. Düşünsenize ne kadar da ülkemiz gibi değil mi? Ağlanacak halimize güleriz. Daha doğrusu bir dakika önce derdimizden, sevdamızdan, aşkımızdan ağlarken bir dakika sonra küçük bir şeyden mutluluk duyup kendilerinden geçip dans ederler.

            Sonra yeni gelen bir arkadaşı selamlayıp biraz konuşurken aynı tempoda birkaç parça daha devam etti. Ama bir anda bir elektronik bağlamayla kendimize geldik ve 70’ler partisinde olduğumuzu hatırladık. Bağlama introsunun ardından giren ses bize “Samanlıktan kaldıramadım samanı da Zühtü” diyordu. O efsane parça. Apaçık erotik olup da muhafazakarlığımızla bilinen toplumumuzun hepsinin severek dinlediği ve söylediği türküdür bu.

            Daha sonra bir yabancılı yerlili öğrenci grubu Hera’ya girdi. En çok 21 yaşında kişilerdi. Garip yanı anlamadıkları parçalarda saçma sapan danslar ettiler. Neden saçma sapan dans diyorsun diye çıkışabilirsiniz ama “Değmen benim gamlı yaslı gönlüme” diye Edip Akbayram söylerken onlar kalça kıvırtıp Psycadelic bir dans yapıyorlardı. Hadi sözlerden geçtim yabancılar anlamazlar ama insanda birazcık ritim kulağı olur.

            Fessupanallahla başlayan dans süreci Değmen Benim Gamlı Yaslı Gönlümeyle devam etti. Ama buna onlarca örnek verebiliriz ülkemizde. Mesela doğuda bazı çekilen halaylar gerçekten sözlerle çok ironik. Elbette bunun Kürtçeden yanlış çevrilmesi de etkili ama “Makaram sarı bağlar kız söyler gelin ağlar, Niye ben ölmüşmiyem Asiyem karalar bağlar” derken nasıl eğlenceli bir halay çekilir.

            Hadi her şeyi bırakalım resmen ırzına geçilmiş bir Şivan Perwer parçası var. Cane Cane. Arkadaşlar Türkçeye nasıl düzgün çeviririz de terörist damgası yemeyiz, mimlenmeyiz diye korkudan “Bendim buraların şahı ağası, Viran olmuş gitmiş Harran Ovası” diye söz yazılmış. Ama sözlere dikkat edin ve bunla çekilen halaya ve halayın nerede nasıl çekildiğini düşünün. İnanın ben bunu dinledikçe ve halay çektiklerini gördükçe intihar edesim geliyor. Gerçekten ırzına zorla geçilmiş bir parça artık.

            Hera’ya geri dönersek, benle oturan birkaç arkadaşımı uğurladıktan sonra o zamanın klasik parçalarıyla gece devam etti. “Senden başka”, “Gölge Etme Başka İhsan İstemem”. “Son Verdim Kalbimin İşine” ve tekrar orada yabancıların ırzına geçtiği “Çemberimde Gül Oya”.

            Evet arkadaşlar Çemberimde Gül Oya’da da kıvrak danslar edildi. Bir dümbelek olması ve sözlerin anlaşılamamasından dolayı  orada hadi yabancıları bırakalım onlara eşlik eden Türkçe bilen kişiler bu parçada göbek attılar. O anda Ali Kocatepe devreye girdi ama ne hacet bunu da anlamadılar: “Bundan böyle düşünerek atın adımlarınızı, elbet bir gün mutluluktan yana alırız payımızı…”

            Ve derdimi anlarmış gibi bir anda plak yine o ince sessiz çığlığını atıp bir gitar introsuyla “İspanyol Meyhanesi”ne başladı. “Kararmış tahta masamızda bir şişe şarap, Gecelerden bir gece bezginiyiz, üstelik adam akıllı sarhoşuz…” işte bu gece en çok beni içiren parça da bu oldu. Daldım gittim uzaklara. İnanın o an gözümün önünde koyu kahverengi bir ağaçtan tahta masa, üzerinde kopkoyu buzbağ şişe içinde koyu kırmızı şarap. Bir an kendimi öyle hayal ettim. İspanyol Meyhanesi’yle o kadar da güzel gitti ki. Kesinlikle yaşamanızı isterdim.

            Bardağımın dibinde biraz daha bira vardı ve saat biri birazcık geçiyordu. O anda barın içini sert bir davul sesi ve adice olduğu ya da adice deyip de haksızlık etmeyeyim çok da gelişmemiz amatör bir elektro gitarın sesi doldurdu. Bildiğiniz Osmanlı ritmiydi ve genç birkaç kişinin ağızlarından “Nihansın dideden ey mest-i nazım, bana sensiz cihanda can ne lazım…” diye parçalarını söylediler. Ben de saate bakıp, içimden de: “Keşke bir de Tanju Okan’dan “Koy koy koy” parçası çalsa” diye geçirirken içkimin son yudumunu da alıp hesabı istedim.

Tam hesabı öderken bir anda keman sesiyle o parça başladı. Tanju babanın sesiydi. “Değişmez sorumuz, nedir ki sonumuz? Toprak değil mi erkeni geçi, Aldırma sen doldur be meyhaneci. Koy koy koy koy koy…koy koy koy koy koy…. Koy koy koy koy doldur efkarlandım yine bu gece. Koy koy koy koy koy… koy koy koy koy koy dostlar gitmeden gizlice. Çok ülkeler gördüm, çok diyarlar gezdim. Öğrendim alemin sırrı nedir, Dünyanın merkezi bu meyhanedir. Koy koy koy koy koy…koy koy koy koy koy…. Koy koy koy koy doldur efkarlandım yine bu gece. Koy koy koy koy koy… koy koy koy koy koy dostlar gitmeden gizlice. Ölürsün dediler, dün içirmediler. Sanki sarhoş oldum bilmem neden, çıkmam tövbe bir daha meyhaneden. Koy koy koy koy koy…koy koy koy koy koy…. Koy koy koy koy doldur efkarlandım yine bu gece. Koy koy koy koy koy… koy koy koy koy koy dostlar gitmeden gizlice.”

Gecenin sonunda beni en çok mutlu eden şey, evet mükemmel bir parti geçirdim, saçma sapan eğlenenler olsa da ve şarkıların ırzına danslarıyla geçseler de saygı duymak gerek değil mi? Eğlendiler. Ben ise işte o son parça da eğlendim. Kendimden geçmişim gözlerim kapalı haykırarak “Koy koy koy koy koy” diye söylemişim…

Son olarak şunları diyeceğim. Kadıköy Barlar Sokağı’nda; Kadife Sokak, HERA adlı barda her ayın son cumartesi günü 70ler Pop Party her daim yapılmaktadır. Ben orada olacağım, siz de kesinlikle kaçırmayın.

 

GALİP UÇAR        2011




GÖZÜMDEN 21 ARALIK (TED KUZEY KIBRIS KOLEJİ ŞEHİTLER GÜNÜ ETKİNLİĞİ KONUŞMA METNİM)

 

GÖZÜMDEN 21 ARALIK  (KKTC’de Şehitler Günü)

Geldiğim yerde; İstanbul’da aralık ayları çok soğuk olur. Kar yağar, yağmurun aşırısı yağar, tir tir titrer insan. Buralarda Kıbrıs’ta ise bize göre ılıman geçer aralık ayları. Ama hiçbir aralık, Türkiye’nin hiçbir yerinde sizin 1963 Aralığı gibi üşmedik, tir tir titremedik.

Dayımın adındaki Cengiz, şehit Cengiz Topel’in isminden gelmedir. Cengiz Topel’in şehit edildiği gün doğmuş dayım. 1960lı yıllarda doğan birçok kişinin adı da Cengiz'dir. Kuzenlerimin ismindeki Barış ise 1974 Barış Harekatı esnası ya da sonrasında doğmalarında dolayı. Yine 1974’te Kıbrıs Barış Harekatı’nı başarıyla gerçekleştirip, Kıbrıs Türkü'nün yanında olan ve adaya barış getiren Bülent Ecevit’in ismi de verilmiştir çocuklara. O dönemlerde ülkemdeki insanlar, barış harekatını selamlamak için hep gök mavisi gömlekler giyinmişler, Ecevit’in açıklama yaptığı gömlek gök mavisi diye. Tabi ki kızların da çoğunun ismi Ayşe Tatile Çıktı parolasından ötürü Ayşe olmuş. Yani iki ülkenin acısı birlikte yaşanır, zaferi de hep beraber kutlanır. Şarkıları, türküleri hep ortaktır. Hatta ne acıdır ki dost meclislerinde, mutlu anlarda çalınan “Bekledim de Gelmedin” ve “Bir Gece Ansızın Gelebilirim” şarkıları adadaki iki toplumun birbiriyle alay etmesi yahut tehdit etmesi gibi savaşı tetikleyen unsurlar olarak kullanılmıştır. Oysa sanat; özellikle de müzik ve edebiyat ne kadar insancıl ve barışçıldır. Ümit Yaşar’ın artık şiirlerin barış içinde okunması zannederim ki kendi ruhunu da huzur içinde tutuyordur.

 Az önce bahsettiğim isimleri söylememin nedeni de şudur ki:  ben dayımın isimlerinden bir tanesi olan Cengiz isminin nereden geldiğini öğrendiğimde, Kıbrıs’ta neler olduğunu araştırmaya başladım. Tabi Cengiz Topel’in önce esir sonra şehit düşmesi ve ardı ardına birçok bağlantılı, Kıbrıs Olayları ve Mücadelesiyle ilgili yeni başlık eklendi merak alanıma. Ama bir ağustos akşamı, hava çok ama çok sıcakken kanımın donuşunu ve yaz gecesi nasıl üşündüğünü sadece “Kanlı Noel” belgeselinde yaşadım.

 Savaşlar kötüdür. İnsan ki; iki insanın birbirine aşık olup, onların aşkından doğmasıyla yaratılmıştır. Böylesi aşkla doğan bir varlık nasıl olur da vahşet, katliam yapabilir. Günahsız çocuklar nasıl, henüz kendini savunamayacak kadar küçük bebekler nasıl olur da öldürülür? Ben insanoğlunun kirli yüzlerinden birini o belgeselde gördüm. Yaz günü bebeklere kıyan merminin soğukluğunu içimin derinliklerinde hissettim. Hiçbir aralık soğuğunun, bir kalleş merminin demirinin soğuğu kadar soğuk olamayacağını o gün anladım. Aşkla doğmuş bir insanın nasıl sevgisiz ve zalim olabileceğini daha çok sorguladım o gün. Savunmasız bir halkın nasıl daha dün komşu gördüğü, o açken tok yatmadığı, bahçede sohbetler ettiği kişilerden, içten içe kinle beslenip de yok edildiğini gördüm.

Şimdi Kıbrıs’ta gökyüzüne bakıyorum. Gök mavi rengin umuduna, gök mavi rengin özgürlük hissine, gök mavi rengin huzuruna ve Girne Kıyılarında beyaz güvercinler uçuşuyor. Ne mutlu insana, ne mutlu insan olana. Ne mutlu özgürce, kardeşçe yaşayabilen insanlığa. Barış ismi ne güzel bir isim! Hele ki böylesi kalleş bedeller vermiş, insanlığın kendinden utandığı yıllardan sonra ne güzel! Bir Akdeniz güneşi gibi Barış ismi insanlığın içini ısıtıp, o kan donduran günlerden sonra ne güzel bir huzur veriyor insana. Böylesi kötü, kalleş, hain aralıklar yaşanmasın bir daha…

GALİP UÇAR 2018


DÖNÜŞÜN HİKÂYESİ

 

DÖNÜŞÜN HİKAYESİ

 

Birçok şey dönüyor da hayatta. Bir vesileyle gidip de tekrar geri dönmek yok mu?... Sanırım bu en sıkıntılısı. Hele ki gittiğin yeri çok sevip ama bir o kadar da sevilmediysen. Hani klişe vardır ya: "Memlekette gurbetçi, burada yabancıyız bir sıfatımız yok" aynen öyle...

Bavula eşyaları yerleştirmek, faturaların vs taahütlerini iptal ettirmek, hepsini dar güne sığıştırmak ve nihayet bomba da düşse, dünya da yıkılsa belli süre sana mesken olmuş, derdine şahit olmuş, yalnızlığına sessiz kalıp göğüs germiş yerden ayrılma vakti gelip çattığında gecenin bir kör vakti; taksiciyi arayıp "abi hazırız" diyip gelmesini beklemek. İnanın o an sadece taksiyi değil, geri döndüğünde seni nelerin beklediğini de bekliyor insan, gözünün önünden eski yaşadığı sıkıntılar, ötekileşmeler, anlaşılmamalar... Bir an elinden yere atıp bavulu durmak gelir ama gitme vaktidir.

Dağları, parlakça görülebilen yıldızları, koskocaman altın rengi ayı, sıcak havayı bırakıp; şehrin kaosuna, yorgunluğuna, trafiğine, griliğine dönme vaktidir. Hiçbir zaman sözünden dönmeyişin dönüşüdür bu. Söz verdiklerine sözlerini tutma, iyi olmayacağını bilsen de sözlerini tutma, gece karanlığından belki sonsuz karanlığa yürüme vaktidir. Taksinin sarısı ayın altın sarısı renginden çok gözünü aldığı an gittiğinin farkına varırsın. Son kez bakarsın evine, dağlara, bahçene ve kapıyı açar havaalanına gidersin.

 Yol boyu gökyüzünün rengi açılır sabah renklerine. Son kez ödemeni yapar, sürekli seni taşıyan taksicinle vedalaşırsın; geçirdiğin tüm günlerle beraber. Sonrası havaalanı prosedürleri ve birkaç saatlik uçuş dönersin yurduna, yuvana, ait olduğun, ait hissedemediğin yere. 

Bıraktığın gibi olmaz. Asla olmaz. Gerçek yüzler görülmüştür artık. Kim ne, nasıl iyi anlayıp dönmüşsündür. Bıraktığın gibi bulamazsın. Uğurlayanlarından azdır karşılayanın. O an neden gittiğini hatırlarsın. Hatırlarsın, hatırlarsın, hatırlarsın... Ama gidemezsin gelmişsindir. Bir daha ne zaman gidecek kadar pas tutacağını, kirleneceğini, nefret ve lanet edeceğini merak edersin.

 Sonra iyi bir sey olur, bahanen olur, çok da seninle olmaz ama illa olur. Gelmişsindir aslında o kadar. Ne gittiğin yere, ne döndüğün yere aitsindir. Anılardan bahsedersin; yaşamayan pek anlamaz, sahte geçiştirmeler ve hayretlerle askıda kalır. Sen de askıda yaşarsın aylarca. Sabit kalma bahanesi buluncaya dek. Dönmek gitmekten daha ağır gelir, daha yorgun olursun her gidişin dönüşünde

 

GALİP UÇAR 2019

 

GALATA KULESİ - GRİ ŞEHİR - MOR KAFALAR

 

                   GALATA KULESİ GRİ ŞEHİR VE MOR KAFALAR

Önce belli belirsiz bir şey sebebiyle uyanır insan. Yatak döşek bin bir bela. Kalksan yol kolay, gün uzun, iş, güç, dert tasa. Binlerce yalan içinden yine birini yaşayacaksın. Kalkmasan pek de olmuyor. Mırın kırın, kendine söve söve, dünyaya ata tuta yol alırsın tuvalete doğru ya belki de günün tek gerçek noktasıdır seni karşılayan. En pis halinle bile seni sever. Garip ama anne şefkati gibi geliyor böyle dediğimizde de kulağa. Sokağa çıkarsın Şehr-i İstanbul olanca griliğiyle üstüne üstüne gelir. Genç ve heyecanlı bir kız değilsin, hatta hiç kız olmadığından belki olanca adamlığınla sevemezsin bir türlü. Zaten tek kafan güzelken iyi gelir şehir ya da sevgilin yahut en yakın dostunla vakit geçirirken. Kısaca öylesi yorgun bir kafa karşılar seni Şantiye misali şehrinde. Arabaların gürültülerini ve isini tozunu da eklemek lazım. Yine özleyip sürekli dönüyorsan vardır elbet bir şeytan tüyü bu şehirde.

Olası mutluluklar içinde uzaktan Galata Kulesi'ni görmek gibi acayip huylarım vardır. Severim bilmiyorum belki de gerçekten bir Lord, asilzade ya da senin benim gibi geceden kalma hüzünbâz bir ayyaş. Ama düşünsene kaç yüz yıldır orada. Hem de başına neler neler gelmiş. Gözetleme kulesi yapmışlar, yangın kulesi yapmışlar; ama en komiği de zannederim bu yangın kulesiyken yanmayı başarmış güzel bir abimizdir kendisi, zindan yapmışlar; içinde kim bilir ne zulümler, ne itiraflar, ne ihanetler, en son da malum restoran. Çatal seslerinin o mükemmel ahenginde kazık kazık fiyatlara maruz bırakmışlar, o fiyatların ceremesini de kule çeker olmuş. Ama hep bende yeri de bambaşka olmuş. Dibinde içmişim, dibinde sevmişim, dibinde öpüşmüşüm, dibinde ağlamış ne bileyim. Dibi adamın dibi olmuş bana. Ama herif de karizmatik hani İtalyancayla başlamış hayata sonra Osmanlısı mı dersin? Levanteni mi? Galatlısı mı? Ladinosu mu? İşgal Dönemini hiç saymıyorum. Ama benim kafadan olduğu kesin kendisinin ya da doğru tabir etmek gerekirse sanırım ben onun kafadanım. Sonuçta yüzlerce yıl büyük bir abimiz kendisi bizden ve delikanlılığı da raconu da kendisinden öğrendik. O da illa ki kapmıştır çevresinde gezen Külhanîlerden bir şeyler.

Söylentiler de var malum; kendisinden yaşça büyük olan bir hanımefendiye aşıkmış. Ne var yani biz de olmadık mı zamanında, ya da olur gibi yapmadık mı sevişebilmek için. Ama bizim kulenin kafası pek de bizden değil. Nasıl bir sevgiyse öyle gözlerini dikmiş duruyor ona. Mevzubahis malum Kız Kulesi. Kaderleri aynı gibi, aslında biraz da acınası. Sen Kraliyetin en önemli şahıslarının yuvası ol, hatta prensesin korunağı ol sonra gel bir restoran haline getiril ve yine o kazık fiyatların küfürlerine göğüs ger, tüm suçu üzerine al.

Kuleler ve aşklar araya girmeden şehir diyorduk ya. Şehir aslında gri. Diyeceksiniz sanki kuleler değil mi? Ona bakışınıza bağlı. Bence Galata Kulesi gayet bağrını yeterince açmış, janti bir takım elbiseli ama son zamanlarda slimstraight bir siyah bir kot giyinmiş üzerine de hoş bir tshirt atmış duruyor. Benim kadar göbekli biri olmasa da belki de artık o da biraz salmış olabilir, bilemiyorum.

İş, güç, yorgunluk ya da işsizlik, halsizlik, illa ki yorgunluk şehrin bir armağanı mı? Yoksa insanın yaşamaya mahkum olduğu bir hâl mi? Bilemedim.  Ama insan hani iş güç bittiğinde ya da akşamüstü olduğunda koşa koşa bir sevgilinin ellerini tutup kendini kollarına atmak ister ya. Gözlerine bakıp huzur bulmak, onu öptüğünde her hücresinde bir hareket olur ya. Hani onlar gibi olmadığımızdan çoğu kez gözlerimiz aşktan kördür ve fiziği görmez, yüreğe ve ruha aşıktır, karaktere hayrandır ya. En sevdiğimiz şarkıyı çevrende milyonlar yürüyormuş da, sana bakıyorlarmış da görmeden bağır çağır ona ya da onlar söylersin ya. İşte öyle bir şeye ulaşmak ne zor ve ne mucizevidir. Entelektüel kafası mı dersin yoksa modern insan kafası mı? Ama sanırım romantik bir solcunun şehri duygusal yaşarken aşk ile dolması en iyi tabir. Ya da bir kişiyi “Halkım Kadar Seviyorum” diyecek mertebeye ulaşması gibi.

Sözün sonunda yorgun uyandırsa da şehir her daim ve yatak sevişmeyi bitirmek istemeyen bir sevgili edasında sarsa da seni. Sen barındırıyorken içinde Galata ve Kız Kulesi’ni, istediği kadar zorbalığını yapsın bu gri şehir. Senin kafan Galata Kulesi kafası olsun. Sevgilinin ki ise Kız Kulesi kafası, inadına grilerin içinde mor kalabilmenin heyecanı bitmez. O kadar doğru yaşarsın ki yine de yanlış hissettirmek için elinden geleni yaparlar elbet. Ama mor pek de kirlenmez

                                                                                                                             

  GALİP UÇAR                              2015

SORULAR

 

                                                           SORULAR

            Hiç düşündünüz mü? En son ne zaman bir tren geçerken oturup hayretlerle izlediniz. Peki en son ne zaman bir sahile gidip mânâsızca denize saatlerce baktınız. Ya ne zaman bir anda karar verip alıp da başınızı hiç tanımadığınız bir şehre gittiniz?

            Bir dağın başında çadır kurup, sadece bir kamp ateşiyle ısınıp yıldızların imparatorluğunun eşiğinde oturdunuz mu tek başınıza? En son ne zaman içinizden gele gele istem dışı türkü söylediniz?

            Ya en son olarak ne zaman bir Karadeniz Sahili'nin en dibine gidip bileklerinize kadar dalgalara battınız? Peki ya aynı ülkeyi paylaşıp da dillerini anlamadığınız birini dinleyip de onun yaşadığı şehirde en son ne zaman kendi ülkenizde kendinizi yabancı hissettiniz?

            En son ne zaman birinde çok farklı olduğunuzu görüp kendinizi şanslı hissettiniz? Peki ne zamandı en son okulları olmayan çocukların kilometrelerce kar içinden yürüyerek okullara koşuşmasını gördüğünüzde? Yoksa siz servisinizle rahat rahat gittiğiniz okula girerken her gün of puf çekerek mi giderdiniz? Bir de üstüne okulu kırıp eğlenceler mi yapardınız? Peki en son ne zaman o eğlencelerden gerçekten zevk aldınız?

            Hatırlar mısınız bilmem ama en son ne zaman çok çok ciddi bir konuyu arkadaş grubunuzla konuşmuştunuz? Ya da sevgilinizle en son ne zaman sadece birbirinize sarılıp hiç bir şey düşünmeden saatlerce sessiz duydunuz? Hatırlar mısınız bilmem ama en son ne zaman sevgilinizin elini tuttuğunuzda ya da onu içten bir öptüğünüz de en küçük hücrelerinizin dahi kıpır kıpır olduğunu hissettiniz?

            Peki en son ne zaman bir nehri geçmeye kalktınız? Ne zamandı en son yüzünüzü manasızca akan bir dereden su avuçlayıp da yıkadığınız? En son ne zaman bir sevgili için yağmurda ıslanmasın, üşümesin diye koşa koşa kendiniz sırılsıklam olarak onu örtecek saracak bir şey aldınız?

            En son ne zaman gerçekten aşık olmuştunuz? Ne zamandı en son iki kolunuzu iki yana açıp arkaya doğru yaslanıp sevdiğiniz kişiye aşkınızı haykırmanız? Ne zamandı en son dertten içtiğiniz içki? Ne zaman sarhoş olup da derdinizi hiç sansürsüz bir dostunuza anlattığınız?

            Peki en son ne zaman gerçek bir dostunuz vardı hayatta? Ne zamandan beri “acaba kuyumu kazar mı?” sorusunu sormadan bir dost edindiniz? En son ne zaman ağlamıştınız? En son ne zaman bir Sezen Aksu şarkısı dinleyip hayallere dalmıştınız? En son ne zamandı soluksuzca bir kitabı bitirdiğiniz?

            Hiçbir meydanda halay çeken ya da horon tepen kişileri izlediniz? En son ne zaman gaydanın sesini duymuştunuz? Ya da bir bağlamanın yanık türküsünü dinlediniz? Ne zaman sert sesiyle bir çello sizi cezp edip düşlere daldınız?

            En son ne zaman küfür ettiniz? En son ne zaman lanet ettiniz? En son ne zaman kendinizi rezil ettiniz?

            En son ne zaman kendiniz için alışveriş yaptınız? Ne zamandı en son kimseye beğendirmemeye uğraştığınız kendinizi? En son ne zamandı gerçekten kendinizi aşka adayarak seviştiğiniz? Ne zaman kurmuştunuz bir yuva hayali? Peki ne zamandı yüreğinizin mantığınızı dövüp de gözünüzü kör eden bir aşka ittiği gün?

            En son ne zaman terk edildiniz? En son ne zaman aldatıldınız? En son ne zaman aldattınız? Peki en son ne zaman yanlış aldatılıp da sevdiğinizin içinde yüreğinizi bırakıp ayrıldınız?

            En son bu soruları ne zaman sormuştunuz kendinize? Pardon en son ne zaman insan olduğunuzu düşünmüştünüz? Peki ya en son ne zamandı içinize BEAT kaçtığı gün?




SONBAHARDAN ESİNTİLER

 

                                                         SONBAHARDAN ESİNTİLER

 

            Hiçbir zaman adını koymayı sevmedim yazdığım yazıların. Ne de yarattığım karakterlere ad vermek geldi içimden. Nedense sevemedim ad vermeyi bir şeylere. O, olduğu gibi bir şey halinde şey gibi kalmalı. Ta ki bu zamana kadar. En rahat başlığı attım bu yazıma. Sonbahardan Esintiler.

            İlginç haftaların, ilginçliklerinin verdiği monoton yaşamın ardından, çok da anlamadan yazın nasıl geçip gittiğini, bir sabah uyandım ki, hafiften yağmur çiseliyor. Pek de manidar gelmedi, niye gelsin ki kaç senedir gördüğüm aynı yağmurlar, aynı şehir, aynı gri örtüsü ve asfalttan kayıp giden sular.

            Yaprakları gördüm sonra. Çoğu hala ağaçların tepesinde yemyeşilken sağımdan solumdan birkaç sarı yaprağın kendilerinden geçip, rüzgara teslim olmuş biçimde taklalar attıklarını fark ettim.

            Takvim kullanmayı sevmem. Hele ki uzun süre pek de uğraşacak bir şeyim yoksa tarihleri unutmayı, günlerimi günlerimin üzerine dizip sadece ayları takip etmeyi tercih ederim. Çok da manası yok mevsimlerin artık. Eskiden olsa, öğrencilikte diyelim kış ayları okul ayları, yaz ayları tatil aylarıydı ve kimse beni İstanbul dışına kaçmamam için tutamazdı.

            Birkaç adım sonra onu fark ettim bu sene çıkmamışım İstanbul dışına. En çok da ona şaşırdım. Sözde 150 liralık bir tren kartı alıp, yaz aylarından birinde tüm ülkeyi dolaşacaktım. O an, bir şekilde tarihe bakasım geldi. Cidden tahmin etmiyordum bu kadar erken geleceğini. Meğer eylülün başı bile çoktan geçmeyedurmuş.

            Her şeyi bırakın ben nerden bu yaz gribi buldum da virüsünü içime çektim diye gırtlağımın ağrısıyla uğraşırken, biraz nefes almak için dışarı çıktığımda, gayet saçma sapan nedenlerle öğrendiğim tarih sayesinde babamın ölüm yıldönümü olduğunu bile zar zor anladım. Normal olarak hiçbir akrabama da gidemedim. Hem halim yoktu, hem benim takvimimde babamın ölüm günü gelmemişti.

            Beyin uyuşukluğunda geçirdim, 7 Eylül gününü. Saçma sapan diye hep içimden geçirdim. Ben, ne zaman yerde salınan ve koşarcasına taklalarla yanımdan geçen bir yaprak görsem, hep Hasan Hüseyin’in çok sevdiğim şiirinin ilk dizesini mırıldanırdım içimden: “GİTME SONBAHAR OLUYORUM SONRASI HİÇ”

            O dizeyi bile mırıldanmadım içimden. O kadar benimseyemedim bu sonbaharı anlayacağınız. Tam gün bitecek derken, on ikiyi biraz geçe uzun süredir hasta bir akrabamızın ölüm haberi geldi. Ertesi gün apar topar cenazeye.

            İşte ne olduysa o caminin orada oldu. Bir anda beş senem gözümün önünden geldi ve geçti. Yaşadıklarım, zorlanmalarım, nefessiz kalışlarım, gülüşlerim, sinirliliklerim, hırslarım, kaybedişlerim. Dört göz geçti gözümün önünden. İkisi apartmanlardan bakıyordu bana, ikisi ise çimenler üzerine konuşlandırılmış banklardan bakıyordu bana. Ben apartmana bakamadım, oturakların oradan bakan iki göze daldım gittim.

            O an bir yağmur çiselemeye başladı, hava karardı, ben beş sene önce sebepsiz ve anlamsızca yitirdiğim o tanıdık gözlere odaklanmış bir halde kilitlendim kaldım. Üzerimde sonbahar çiseltisi, ıslak çimlerin kokusu, kapkara giyinmiş insanlar ve yanaklarından süzülen gözyaşları, ayağıma çarpıp giden yarısı sarı, yarısı kızarmış yapraklar ve dudağımda o dize: “GİTME SONBAHAR OLUYORUM SONRASI HİÇ”

            Ezan sesiyle irkildim o an, gözlerden başka yüzler de görünmeye başladı. Göründüler ve kayboldular. Ben caminin dış duvarlarının demir parmaklıkları arasından beş sene önceki gözlere bakıyordum hâlâ. Sonra sorular sorular. Beş sene önceden bugüne kadar kim bilir neler neler olurdu. Şu an kim bilir ben nasıl bir konumda olacaktım, belki bambaşka bir ciddiyet katacaktı bana bakan karanlık içindeki o gözler. Belki de şu an ki ben gibi olmayacaktım. Belki tarihleri sayıyor olacaktım, bir altın yüzük parlağı gözümde parıldayacaktı her sabah uyandığımda.

            Gömülen insanın ardından bir kova su dökülür ya, gök yarıldı ve milyonlarca kova su döktü o gün. Biz bir gidenin ardından karalar bağlarken, ne bilirdik birkaç kilometre ötemizde nelerin olduğunu. Odadaki insanlar ölesiye karanlıklarında tutarlarken yasını ve hayatla ilişkimiz kesilmişken ölü evinde, ne bilirdik ki kıyametin birkaç kilometre ötesinde yaslandığımızı.

            Nedense her rolde bulunmak geldi içimden. Beş senenin kaybını belki bir günlük yaşayabilmek, tekrar o role bürünebilmek. Herkesin aklında gidenin ardından yas vardı. Hem o odada, hem birkaç kilometre ötede. Ben ise mucize bekliyordum, bir gidişin ardından dönüşler muhtemel midir? Diye.

            Karanlık gözler hâlâ beş yıldır değişmeyen karanlığında. Ve ben hep hayranımdır karanlık bakışlara. Ama karanlık bakışlar yetmez 1.80 uzanmalı papatya tarlasında, sonbahar olsa da yaz sıcağı koynunda.         


GALİP UÇAR 2017