Blog Ziyaretçi Sayısı

Ara ve Bul

Blog Site Translation

short story etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
short story etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Nisan 2026 Pazar

YAKUT

 

                                                                               YAKUT

                Uzun yıllar sonra, cesaretini toplayıp da, kaç gündür boncuk gözleriyle ve dudağını bükerek yanına gelip: “Sen de geleceksin dimi nine?” diye soru soran torununu kırmamak için, en güzel döpiyesini giyerek lakin bir ruj, az allıkla kendini çok da göstermeden gitmeye karar vermişti.

                Büyük kızı, onun bu kararına hayli şaşırsa da o, boncuk torununu asla kıramazdı. Seçtiği elbise de zaten abartılı değildi. Kahverengi bir ceket ve yine aynı renk diz altında biten bir etek, içine de arasında mavi tonlar olan beyaz bir gömlek.

                Tabi bir de o sabah uyanıp, çekmecesini açıp da, belki yirmi küsür yıldır takmadığı, yakuttan kolyesini takmıştı. Eskiden de bir yere gidecek olsa, kendisinin yaptığı bu yakuttan kolyeyi takmadan gitmezdi. Onun için yakut dünyadaki en özel taştı. Sevdiklerine de bu taştan kolyeler yapardı. Her çocuğunun da bu taştan takıları vardı. Hepsini de kendisi yapmıştı.

                Kızı ve torunu erkenden prova için okula gitmişti bile. Kendisi de hafif bir kahvaltı yaptıktan sonra sofrayı toplamış ve hazırlanmıştı. Elbisesine uygun kahverengi deri bir çantayı da koluna takıp, yavaş yavaş okul yolunda ilerlemişti.

                Okula vardığında ise bahçenin hınca hınç dolu olduğunu gördü. Kapının eşiğinden sandalyeleri süzdü. Kızının ona ayırdığı yeri bulmaya çalıştı. Nihayetinde kızı da onu aradığı için annesini fark edip el sallamıştı. Görüp oraya doğru ilerledi. Yavaş yavaş sandalye aralarından geçerek ve her geçişte; biraz da kilolu olmasından dolayı, özür dileye dileye kendine ait yere gelip, oturdu.

                Gösterilerin başlamasıyla birlikte de çocukların bol heyecanlı ve bol hatalı ama illa ki hoş görülen sevimlilikle yaptıkları gösterileri, güle güle izledi. Sıra torununun olduğu gruba gelince ise sandalyesinde iyice bir doğrulup, sahneye kendini hizaladı. Öylesi bir heyecanla izliyordu ki gözünü sahneden alamıyordu. İşin gerçeği torununun dışında da gözüne pek de başka çocuk takılmıyordu.

                Torununun gösterisi bittikten sonra kızı yanından ayrılıp, torununun hazırlandığı yere giderken, sahneye çıkmak üzere olan başka bir çocuk gözüne takıldı. Boynunda kendisinde de olan yakut taşından kolye vardı. İşin daha ilginci bu kolyeyi bir yerden hatırlar gibiydi. Gösteri boyunca o çocuğa gözünü sabitleyip, kolyeye dikkatlice baktı. Hatta gösterinin sonuna doğru daha iyi görebilmek için yerinden kalkıp, sahneye doğru ilerledi.

                Sahneye yaklaştıkça da yürek atışları daha da arttı. Bu kolye… Bu kolye onun yaptığı kolyeydi. Hatta bu kolye…

                Tam da o an kızı ona seslendi: “Anne ne yapıyorsun orada? Gelsene.  Otursana.” Tam seslendiği anda da gösteri bitip, çocuklar okulun içine doğru ilerledi. Kızının yanına mı dönse, kızın peşine mi gitse arada kaldı. Ama sonunda içeri gidip kızı bulmaya karar verdi. Tabi kızı da arkasından koştu.

                O yaşlı ayakları uzun zaman sonra bu kadar hızlı adımlar atıyor, okulun bir sınıfından başka sınıfına bakıyordu. Her girdiği sınıfta: “O kız burada mı? Boynuna yakut kolye olan kız. Burada mı o kız?” diye soruyor, bulamadıkça başka sınıfa geçiyordu.

                Tam ümidi kesip de artık sınıflara girmeyecek kadar yorulduğu an, merdivenlerden bir adamın elinden tutarak, o çocuğun indiğini gördü. Derin bir nefes alıp, kendini doğrulttu ve yanlarına gitti:

-“Durun, durun!”

-“Aman teyzeciğim aman! İyi misin? Dur, dur sakinleş!”

-“Anne iyi misin?”

-“Dur be kızım!” kızın yüzüne bakıp, sonra da boynunu işaret ederek “Bu güzel kızım ne güzel de kolye takmış. Nereden aldınız? Bak güzel kızım bende de var o taştan.”

-“Teyzem iyisin kesin değil mi? Teyzem bu kolye doğduğundan beri Yakut’ta. İsmi de ondan gelme.”

-“Doğduğundan beri ha!”

-“Evet doğduğundan beri. Daha doğrusu doğduğundan beriymiş.”

-“Nasıl? Siz görmediniz mi?”

-“Yakutcuğum istersen sen arkadaşlarının yanına gidip bugün için vedalaş. Tatil ya haftaya göreceksin.”

-“Olur baba.”

                Kız ilerledikten sonra merdivenlerden de inen adam, teyzeyle beraber daha düzayak bir yere geçip konuşmaya devam etti:

-“Teyzem biz Yakut’u bir kurumdan evlat edindik. Zavallım öksüz kalmış. Elinde de bu kolyesi.”

-“Bu kız sizin değil mi? Gerçekten bu kız senin öz çocuğun değil mi?”

-“Dur anne sakinleş! Lütfen sakinleş! Beyefendi gerçekten sizin çocuğunuz değil mi?”

-“Değil hanımefendi. Evlat edindik.”

-“Beyefendi bu kolye annemin, kaybolan kız kardeşim için çocukken yaptığı kolye. Eğer bu dedikleriniz doğruysa”

-“Doğru kızın doğru. Ben yaptığım kolyemi mi bilmem? Ne şimdi benim Ayselim ölmüş mü? Ayselim’in öldüğüne mi bana yadigar bir torun bıraktığına mı?” derken oracıkta bayıldı.

                Apar topar çağırılan ambulansa binerken ise kızı, adamın telefon numarasını alıp, daha sonra buluşmak için sözleşti. Kızıyla beraber ambulansa binip hastaneye gittiler. Akıllarında bin bir soru…  


GALİP UÇAR


Öykü Edebi Dergi'nin Nisan 2026 sayısında yer almıştır



15 Ocak 2026 Perşembe

ARAYIŞ

     Kaç günlük uykusuzluğundan dolayı göz altı morluklarının üstünden, yeşile yakın ela gözbebekleri ağlamamaya direnen doluluğunun içinden etrafa derin derin bakıyordu. Gayrı ihtiyari sol elini yüzüne koydu. Avuç içi ağzının çoğunu kapatıyordu. Diyecekleri elbette çoktu ama belki de bedeni ağzına avucunu refleks olarak bilinçli göndermiş, söyleme, diyordu.

     Metroda gidenleri uzun uzun, derin sessizliğiyle süzdü. Yanıbaşında bağıra çağıra konuşan iki adamın sözleri flu bir arka fondan ibaretti. İç sesi zaten başka sesleri duymasına izin vermiyor, konuşuyor da konuşuyordu.
     Uzun boylu olmasının avantajı olarak, metronun diğer vagonlarının uzaklarını da oturduğu yerden, yanında oturanların tepeleri üstünden görebiliyordu. Zaten bu hal de uzun boyundan dolayı başına gelmemiş miydi? Şimdi o uzun boy mütemadiyen içini kemiren soruların cevabını arayan, karanlık içinde dikilmiş bir deniz feneri gibi ayrıntı görmeye çalışan gözlerine alan açmaktan başka pek de işine yaramıyordu.
     İleride duran kahverengi pantolonlu, krem gömlekli kumral kadına baktı. Ten renginden çok kıyafetine uyumlu fondotenini fark etse de ayrıntılara takılma zamanı değildi. Sonra sarı bereli, gözlüklü, esmer, kıvırcık saçlı kadına ve ona harıl harıl bir şeyler anlatan şişmanca yanaklı, kalın gözlük çerçeveleri olan, gri şişme montlu kadına. Ağzını büzerek içinden: " Yok olmaz" dedi. Kafasını geriye doğru eğip, cama doğru yasladı. Bunalmıştı. Hafif gerindikten sonra bu defa da diğer tarafa doğru bakındı. Yanındaki adamlar hala konuşuyordu. Kelliklerinin altında karşılıklı sözleriyle bir şeyleri anlatıyor, karşılıklı cevaplıyorlardı. Umurunda bile değildi. Hatta yanındaki tepesi daha az kel adamın anlatırken yerinden kalkıp oturmaları bile normalde sinir olacağı bir hareket olsa da umruna gelmiyordu.
     Aniden metronun kapıları açıldı, bir grup insan istasyonda inerken, bir grup da; belli ki havaalanına gidecekler, ellerinde renk renk bavullarıyla metroya bindiler. Bir de lacivert eteği ve yeleği, içine giydiği beyaz gömleği, abartılı makyajıyla ve bereye benzeyen lacivert şapkasıyla bir hostes de olduğu vagona girdi. Hostesi baştan ayağa süzmesi sonrasında: " Bundan da olmaz. Bu mu? Hah!" diye içinden geçirerek gözlerini diğer vagona doğru dikti. Ağırlıkla erkeklerin oturduğu bir vagondu. Ayaktakilerin de çoğunluğu erkekti. Arada yer verilmesini bekleyen yaşlı kadınlar da vardı. Muhtemeldir ki muhacirlerden biri olan, sahte sarışın, açık tenli, kahverengi güneş gözlüğü camları olan, seksenlerden arta kalmış gibi duran kadına bakınca da: "Yok artık! O kadar da değil" dedi kendine ve gözünü başka yerlere dikti.
Yanındaki adamların gürültüden ibaret gelen konuşmalarının haricinde metroda yapılan anonslar da umuruna gelmediğinden o gürültüye karışıp gidiyordu. Bir ara sol dizinin arkası kaşındı. Gözünü vagondaki insanlardan ayırmadan sol elini uzatıp, hafif yaylanarak kaşımaya başladı.
Tam o an yanında oturan yaşlı kadının elinin önüne doğru uzandığını fark etti. Kafasını ona doğru çevirdi. Kadın telefonundan görüntülü olarak biriyle konuşmaya başlamıştı. Bir de onların yüksek tonlu konuşmaları, yeni gürültü olarak ortama eklenmiş oldu. Telefonun ekranına bakıp kendinin de görünüp görünmediğine baktı, ne olur ne olmaz diye biraz daha sağına doğru kendini çekti.
     Yeni istasyon da gelmişti. Yine inenler ve binenler oldu. Bu sefer gözüne metroya binen, muhtemelen Çinli iki kız takıldı. Normalde minik bilinseler de çok da minik olmayan boylarıyla adım adım ortaya doğru ilerlediler. Simsiyah giyinmişlerdi. Saçlarının üstüne doğru yerleştirdikleri güneş gözlükleri de gözleri gibi çekik bir modeldi. Sonra arkalarında belli belirsiz görünen yeşil türbanlı kadına baktı. Gözlerini çok tutmadan başka yere çevirdi. Bu sefer de parlak kırmızı rujuyla, kahverengi saçları omuzlarına dökülen, beyaz tenli, muhtemelen üniversiteli kızı gördü. Elindeki kot kumaşından çantasını diğer eliyle karıştırıp bir şeyler aranıyordu. Yine içinden: "Toy bu be! Yok bu da ı ı" dedi.
     Nihayet metro Kozyatağı'na vardığında ise koltuğundan kalkıp, ağır adımlarla metrodan indi. Yürüyen merdivenlere yürüdü. Yürüyen merdivenlerden bir basamağa binip, durdu. Hem önündekileri hem de yan taraftaki yürüyen merdivenlerden inen kadınları gözlüyordu. Merdiven turnikeye katına ulaştığında ise yine ağır adımlarla yürüyerek ve açık mavi örgü beresini başına takarak istasyonun çıkışına doğru ilerledi.
İstasyondan onu çıkaracak olan yürüyen merdivenin basamağına bindiğide ise  bir sesle irkilip kendine geldi: " Çi vanu see see...". Ardına dönüp baktığında, metrodaki Çinli kızların olduğunu ve birinin şarkı söylediğini fark etti. Önüne döndübsonra da tepeye doğru baktı. Gökyüzü bulutluydu. İçinden yine konuşmaya başladı: " Hangisiyle aldattı beni? Neyine göre anlayayım ki? Belki de yan yana oturduk. Yok yok bunlardan hiç biri bence olamaz..."
   
GALİP UÇAR.              OCAK 2026

Hikâye 15 Ocak 2026 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır

Şubat 2026 sayısında YENİ YAZAR adlı dergide yayınlanmıştır





31 Ağustos 2022 Çarşamba

Baharın Müjdecisi Ülke

 Uzak diyarların derin ormanlarında, karların eriyip, nehirleri coşturduğu, şelalelerin çılgınlar gibi akmaya başladığı, otların yeşerip, çiçek olmak için toprağı yırtan fidanların güneşi selamladığı günler gelmişti.

Kahverengi ayılar; olanca gürültülü esnemeleriyle ormanı titrete titrete uyanırken, Leylekler, göç ettikleri sıcak diyarlardan aldıkları egzotik eşyalar ve değişik kıyafetleriyle bulutların altında süzülmeye başlamıştı.

Karıncalar ve böcekler, hangi delikten dünyaya tekrar çıksak diye düşünürken, ışığı kovalama yarışında birinci olmaya uğraşıyorlardı. Ormana çıkacak, yavaş yavaş ağaçlara tırmanıp, kendilerine sıcak mevsimde geçirecekleri yeri ayarlayacaklar ve ağaç altlarında kümelenip, gelecek kışın hazırlıklarına imece usulüyle başlayacaklardı. Liderleri bütün kış onlara neler yapacaklarını, nasıl örgütlü çalışacaklarını, ne zamanlar dinlenmeleri gerektiğini, kaldıramayacakları bir ağırlık yahut zorluk olduğunda örgütlü çalıştıklarında her zorluğun üstesinden gelip, başaracaklarını anlatmıştı.

Irmaklarda buzlar çözülüp, sular ısınmaya başladığında balıklar da canlanmıştı. Artık o soğuk buz kütlesinin altındaki derin ıssızlık bitmiş, gürül gürül şelalelerden akan kar sularının, soğuk da olsa hızlı dalgalarına kendilerini bırakmıştı. Uzak diyarlara göç etmiş balıklar da artık geri dönmüştü.

Ağaçkakanlar, yeni keşfettikleri ağaçları gagalarken, yuvalarına yumurtalarını bırakan diğer kuşlar da onları büyütme ve yiyecek bulma hazırlıklarına girişmişlerdi. Kartallar, atmacalar, şahinler yüksek kayalıklar ve dağlarda uçuşurken, kanaryalar ve papağanlar ağaçların yücelerinde cıvıldaşıyordu. Şaşkın baykuş ise kafasını bir o yana bir bu yana çevirerek olan biteni izliyordu. Tam da o an, etrafı izlediği dala tutunan bir maymun, henüz olgunlaşmamış yeşil muzu elinde sallanıyor, sallandıkça dalı da sarsarak baykuşu rahatsız ediyordu. Goril ailesi ve filler de yavaş yavaş ormanın merkezine doğru ilerliyorlardı.

Zebralar ve yaban atları, dört nala koşarak, renkleri birbirine karışa karışa, artlarında bıraktıkları tozların arasından, kırılmış dalların üstünden atlayarak ormanın karanlığını yara yara geliyordu.

Bu sırada ormanın yücesindeki kayaların etrafından kartalların ve biraz aşağısından kanaryaların kaçıştığı görüldü. Baykuş korkusundan başını içine sindirdi. Gölgeyi gören timsah, başını yosunların arasına sakladı.

Gölge yavaş yavaş kayalığın ucuna doğru yaklaştı. En sonunda görüldü ki, sapsarı tacı ve kıpkırmızı peleriniyle, heybetli yeleleri ve büyük pençeleriyle, mağrur kral aslan gelmişti. Gözlerini açıp, etrafa uzun uzun baktı. Tüm orman onundu. Kral oydu. Adaletli ama disiplininden taviz vermeyen bir kraldı.

Bunca başarıyı, pençelerindeki tırnakları kırıla kırıla, avuç içleri ezile ezile, yıka yıka elde etmişti. Sırtlanların, çakalların oyunlarını bir bir kırarak, hepsini ezerek, tüm ormanın kralı olmuştu. En karanlık köşeler de, uzak göllerdeki adalar da, denizlere varan ırmaklar da hep onundu.

Yüklerini taşıyan leylekler, tüneklerine kondu. Flamingolar ve turnalar, göçün verdiği yorgunlukla, ağır ağır da olsa, uzun bacaklarını ırmağın sığ yanına bastı ve başlarını krallarına döndürdü. Onun ne diyeceğini bütün orman merak ediyordu.

Aslan, kayalığın en ucuna geldi ve sol pençesini kaldırıp, halkını selamladı. Hepsi başını eğip, onu selamladı. Tüm gün hazırlıkları tamamlanmış, yakında batacak güneşin hemen öncesinde, krallarının bir yaz güneşi gibi yeni sıcak mevsimlerin başlangıcı için yapacak konuşmasını bekliyorlardı.

Aslan, pençesini indirdi ve konuşmaya başladı:

-“Ey halkım! Ey ülkemin bütün hayvanları! Büyüğünüz, küçüğünüz ayırt etmeden, hepinizi selamlıyorum. Koskoca ve karanlık bir kışı, tüm soğuğu ve cansızlığına rağmen canlı atlattık. Beyazı yeri geldi gözümüzü kör etti. Yeri geldi iliklerimize kadar üşüttü. Zar zor karnımızı doyurduk. Yeri geldi, bu beyaz görünümlü karanlık mevsim, bizi bize düşman etti. Birbirimize göz diktik. Ama size müjdedir ki, işte koskocaman güneş orada. İşte sıcak mevsimlerin müjdecisi güneşin, büyüyüp de üstümüze doğuşunun ilk batışı, o yemyeşil dalların ardından gerçekleşiyor.”

Bütün hayvanlar, krallarının eliyle gösterdiği yöne bakıp, güneşin sarıdan turuncuya dönüşünü izledi. Kral Aslan devam etti:

-“Ben ki; kralınızım ve bütün bu orman ve uzak adaları dahi benim, ama size hep adaletle, eşitlikle yaklaştım. Sizlerin farklılıklarını zenginlik saydım. Kış gelince göçmek istediniz, izin verdim. Üşüyüp, zayıf düşeceğinize, başka sıcak diyarlara gidip, oraları görün, oraların da zenginliğini alıp bizlere getirin istedim. Şimdi de sizlere diyorum ki. Şu ardımda maviden beyaza dönen ay birazdan dolunay olarak doğacak. Gecelerimizi derin derin aydınlatacak. Sabahında ise o kocaman sarı güneş, bizi iliklerimize kadar ısıtacak. Toprak, tüm verimiyle bize çiçeklerimizi, bitkilerimizi, meyvelerimizi verecek. Ağaçlar yapraklarını genişletecek ve gölgesiyle bizi, benden de daha kral, benden de daha kızıl güneşin kızgınlığından koruyacak. İşte siz de artık, gittiğiniz yerlerden getirdiklerinizi, öğrendiklerinizi, ormanımıza kazandıracak, yenilikleri getirecek ve herkese anlatıp, öğreteceksiniz. Biz bu dünyanın en uzak diyarının da, gözümüzün önünde olup, göremediğimizin de eşiti olacağız. Hepiniz de o diyarlardaki mutlu kişiler gibi mutlu olacak, onlar gibi yaşayacaksınız. Kültürünüzü de bu yeniliklere katıp, daha güzel ve çok daha mutlu bir orman yaratacaksınız. Ben de sizleri bu heyecan ve adaletle yönetip, daha huzur ve refah içinde bir ülkenin kralı olarak yöneteceğim. İşte şimdi, bu başlangıcın kutlama vaktidir. Getirin meydana uzak diyarlardan getirdiklerinizi, kurun masaları. Kutlama başlasın. Ey bülbüller başlayın şarkıları söylemeye, siz farelere ve ağaçkakanlar, tahtalara vurun, ritim tutun. Şenlik başlasın.”

Kral aslan; bunları söylerken, ardından dört parlak yıldız belirdi. Güneş batmıştı, karanlık ise bu yıldızların ve koskocaman dolun ayın ışığıyla ormanı parlatıyordu. Leylekler ve turnalar; uzak diyarlardan getirdikleri yiyecekleri önce koydu ortaya. Sonra ayılar ve samurlar, ırmağın derinliğinden bulduklarını. Arılar, uzak dağların göğsünden topladıkları nektarlardan olan balları döktüler. Filler, Hindistan’dan getirdikleri cevizleri koydular.

Ortaya kocaman bir ateş yakıldı. Ateş neredeyse yıldızlara ulaşacaktı. Bu ateşe, geçip biten kışa dayanamamış ve canlarını vermiş ağaçların kalanları atıldı. Bu onların cenaze törenleri, yerlerinde yeşeren fidanların ise doğum törenleriydi. Ateş yükseldikçe yükseldi. Kral aslan mağrur bir şekilde, altın varaklı koltuğunda, tüm hayvanları, kraliyet ailesiyle izleyerek, onlara yukarıdan ödüller dağıtıyordu. Uzak diyarlardan kazandığı ödüllerin, ele geçirdiği ganimetlerin, halkının hak ettiği payını halkına dağıtıyordu.

Üç gün, üç gece şenlik devam etti. Daha sonrasında ise, prenses aslanın elinden tutan kral aslan yine uçurumun kenarına geldi. Güneş en tepedeyken halkına tekrar seslendi:

-“Ey benim, çalışkan, güzel halkım. Baharı selamlamamız burada bitiyor. Artık hepimiz daha çok çalışacak ve gelecek olan o soğuk kışın, bizi yenememesi için elimizden geleni yapacağız. Ama size bir müjdem daha var. İşte prensesiniz, benim büyük, güzel kızım. O da uzak diyarlara gitti ve başarılarını elde etti. Yıldızları onun olsun, güneş baş tacı olsun. İşte şimdi bu güzel prensesimin de o uzak diyarlardan bir prens bulup, onunla evlenmek üzere olduğunu sizlere müjdeliyorum. Şimdi dört elle çalışın, biriktirin, üretin. Kışın yiyeceklerinizi toplayın. Kendinize ve ailenize, evinizle beraber çekidüzen verin. Yakında düğünümüz var. O düğün için de kendinize en güzel kıyafetleri hazırlayın.

Ormanın halkı, geçirip, kurtuldukları büyük kışın ardından, suların coştuğu, dalların yeşerdiği, toprağın doğurganlığıyla bire bin verdiği bu yeni dönemi, şenlikler yaparak selamladıktan sonra işlerine güçlerine dört elle sarıldılar. Bahar, yaza dönerken öyle çok üretmişlerdi ki, kışın asla aç kalmayacaklarını gördüler ve çok mutlu oldular. Krallarından gelecek haberi ve o büyük düğün için giyinecekleri elbiseleri hazırlayarak, yine üreterek ve refah içinde beklediler. Ülkelerini öyle çok sevdiler öyle çok sevdiler ki, onu üreterek hep güçlü tuttular. Başka kralların ve başka ülkelerin yardımına hiç muhtaç bırakmadılar. Hiç korkmadılar, hiç yılmadılar, hep ürettiler. Onlara önder olan ülkelerinin kurucusu kral aslanın, onlara öğrettiklerini hiç unutmayıp, ülkelerini ellerinin üstünde tuttular, hep yücelttiler. Kültürlerini geliştirdiler, eğitimlerini hep ileri götürdüler. Hep okudular, öğrendiler. Hep çalıştılar, ürettiler, başardılar.

GALİP UÇAR     2022 İSTANBUL

31 Ağustos 2022 tarihinde Zamansız Dergi'de yayınlanmıştır


Öyküyü okuma linki: BAHARIN MÜJDECİSİ ÜLKE


23 Ekim 2021 Cumartesi

AY DÜŞÜNCE

 AY DÜŞÜNCE


Ayın en karanlık olduğu gece, sadece adaların altın renkli ışıkları varken ayın en karanlık gecesini yaşıyordu. Elinde bira şişesi, yanı başında daha geçen gün baş döndürürcesine esen lodosun kalıntıları, yoldaşı, deniz kabukları, midyeler. Maviliği kaybolmuş denizin dalga seslerinin "sâbâ makamında" söylediği şarkıya martı çığlıkları eşlik ediyorken uzaktan bir küçük tekne göründü. Elini kaldırıp selamlayası geldi, vazgeçti. Hem o karanlıkta ve o kadar uzakken teknedekiler onu nereden görecekti ki... Bir yudum daha aldı içkisinden, artık içki de pek etki etmiyordu. Hani gençlik yıllarında ağız buruşturan ya da keyif aldıran bir tat da kalmamıştı damağında. Su gibi içip gidiyordu.

İçinden, Demek ki yaşanılanlar daha acıymış, kaybedilenler ise keyiflermiş, diye geçirdi. Gecenin dördüne geliyorken dakikalarca aralıkla, koşan insanların adım sesleri haricinde sadece dalganın "sâbâ makamı" duyuluyordu. Şimdi başkasına anlatsa, dalganın da makamı mı olurmuş derler diye kimseye de söylemiyordu. Ama insan gece yalnızcen en çok bulur ya kendini, işte o anlardan biriydi. Çok gelmişti bu kıyıya. Çok içmişti şu taşların üstünde. Taşlar dayanıksızdı. Her lodos vurduğunda illa kayboluyordu bir küçük parça yahut kütle kütle büyük parçalar. Yani her gelişinde aslında başka yerlere oturuyordu ve derdini başka şeyler dinliyordu. Aslında matematiğe de pek inanmayışı bundandı. Nasıl yani, şimdi bir kurşunkalemin yanına bir kalın ve renkli tahta kalemini koyduğunda nasıl iki ederdi ki? Bu kalın kaleme haksızlık değil miydi? O ki diğerine göre dünyada daha çok yer kaplıyordu. Yani iki olabilmek için 1 ve 1 gibi aynı gözükmeliydi ona göre her şey. Hatta elle yazılmış 1 ve 1 dahi ne kadar ikiydi ki. Belki yazılan kalemin ucu birinde daha aşağı kaymış ya da daha sert bastırılıp koyu olmuş olamaz mıydı? Kısacası dünya haksızlık üzerine kuruluydu. En çok inandığı da buydu. Bu haksızlık yüzünden zorunlu alışverişleri haricinde matematiğe inanmazdı.

Belki basketbol oynadığı anlarda, ki çok ama çok eskidendi o günler, parabole inanabilirdi. Sonuçta topun havalanması ve düşmesi bununla açıklanabilirdi. Ama zaten bırakmıştı basketbolu da. Hem zırt pırt sakatlık yaşıyor, oynadığına da pişman oluyordu her defasında. Akşama çektiği ayak ağrıları, yorgun argın eve gelmeler, maç oynanırken güzel de sonrası kötüydü. Zaten her şeyin sonrası kötüydü. Konsere gidersin, mükemmel bir ses dinlersin, sonrasında geç saatte eve dönmesi eziyet; aşk yaşarsın, başın döner, gözün kör olur, seversin seversin, kendinden verirsin, sonrası bir bahaneden kavga, küçük bir kabahatten ayrılık. Hep yani sonrası kötü oluyordu onun için. Şimdi de bira bittikten sonrası yine kötü olacaktı.

Çantasındaki tüm biralar bitmiş ama daha sabah olmamıştı. Aydınlıktan bir gıdım dahi haber yoktu. İnadına gözlerini Çamlıca'ya doğru çevirdi. Genellikle güneş önce o taraftan ışığını salardı İstanbul'un üzerine. Aslında neden oradaydı, niye içiyordu, ne derdi vardı ya da ne keyfi gelmişti de içesi tutmuştu, o da bilmiyordu. Anlamsızlığına içiyordu sanırım. Cuma akşamı bir yere gitmemiş, biralarını almış, sahile gelmiş, biraz çerez, eşliğinde uzun uzun karanlık ufuklara bakıyordu. O da birazdan sabah olunca bitecekti. Üşümüş müydü? Hayır. Yorgun muydu? Evet, hatta bir evet yetmez, çok yorgundu. Hayat çok yormuştu. İşini iyi yapsa da hak ettiği yerde değildi, ülkedeki çoğu kişi gibi. Maaş desen tabii ki hak ettiğini almıyor ve hak ettiği gibi harcayamıyordu. Ama illa ki güzel şeyler alıyordu hem kendine hem almak istediği kişilere. Ama insanlar da çok yoruyordu.

Takıntıları çoktu. Ne bileyim bir şeyler olmak istiyorlar, bir şeylere katılmak istiyorlar, kendilerini kanıtlamak istiyorlar. Yahu durun. N'apıyorsunuz. Belki birazdan bir deprem olacak, tsunamisi, yok dolgu alan çökmesi, enkaz altında kalması bir şekilde bu dünyadan kopup gideceksiniz. Bu neyin koşuşturması. Şu sahil boyundan yürüyenlerin kaçı denize dönüp bakıyordu. Hep aynı yer, aynı manzara diye, bir hedefe kilitlenilmiş, ya muhabbet, ya koşu hedefleri, denize bakmadan geçip gidiyorlardı. Şu çimenliklere denize sırtı dönük oturanlar vardı yahu. Ayıptır, hangi şey böylesi huzur verir? Ne de var böyle uçsuz bucaksız rahatlama?

Deniz bu deniz, neyle kıyas edilebilir ki? Tam da bu nedenle her haftanın sonunda, evi yerine geceleri soluğunu burada alması. Tam da bu nedenle derdini kimseye değil de denize dökmesi. Tam da bu nedenle denize bakıp da hiç konuşmaması. Konuşmazdı çünkü deniz her şeyi anlardı. Deniz bakardı o sahil kıyısında oturana ve ona uygun "sâbâ makamında" şarkısını çalardı. Son bir yudum daha aldı içkisinden, uzakta adalara baktı. Sokaklarındaki lambaları ışıl ışıldı. Evlerin ışıkları ise ölüm gibi karanlık. Kapattı gözünü, biranın son damlalarının tadını çıkardı ve göğe dikip başını açtı gözlerini. Ay düşmüştü gecesine, en parlağından. En karanlık geceye ay doğduğunu görünce, haksızlıklar gözünün önünden geçti. Yaptıkları, yaşadıkları, yaşatıldıkları. Derin derin baktı aya, öylece kaldı. Birkaç özür diledi kendince ama hiçbir özür duymadı...

GALİP UÇAR

Hikaye 19.02.2020 tarihinde Oggito Dergisi'nde yayınlanmıştır

Hikayeyi okumak için: Hikaye Linki

O ÂNI BİR DAHA GÖREN OLMADI

 O ÂNI BİR DAHA GÖREN OLMADI


Vodina Caddesi'ni ağır adımlarla geçerken eski evlerin solgun ışıkları üstüne vuruyordu. Mutlu değildi. O da biliyordu ki ait olduğu yer orası değildi. Mutsuzluğu her halinden belli oluyordu. Daha sabahleyin işyerinde saçma sapan bir nedenden sinir patlamaları yaşamış, haklı da olsa kendini haksız duruma sokmuştu. Sonrasında yol cehennem gibi geçmişti. Hayatında ilk defa, yolda olmayı ve etrafı izlemeyi bu kadar çok seven adam, trende uyuklamıştı ve hatta neredeyse ineceği durağı kaçıracak olmuştu. Sağındaki banka atm'sine baktı. Elini pantolonunun sağ cebine attı, birkaç bozuk para vardı, sol cebini kurcaladı. Parmağındaki aslanlı yüzüğünün ağzında yer alan dişler yüzünden eli tam olarak cebine giremedi. Buna da çok sinirlendi.

"Öfff" diye bir ses çıkararak yürümeye devam etti. İçinden, Zaten bugün de yatmamıştır. Neyi bekliyorum ki, diye geçirdi. İlerideki karanlık sokaktan içeri girdi. Balat'ın eski cumbalı evlerinin arasından adım adım geçerken birden aklına, döndüğü yer geldi. Hafiften bir iç geçirdi. Sonra daha derin bir solukla iç geçirdi. Anlamsızca etrafına baktı. Kesinlikle buraya ait değildi. Ne bu evler ne bu sokaklar oydu. Sokağın üzerinde yer alan oval ışık rüzgârdan bir o yana, bir bu yana sallanırken, mutsuzluğu da içinde deliler gibi sallanıyordu. Hayır başı dönmüyordu ama içini sanki bir şeyler kemiriyor ve içten içe onu eritiyordu.

Sokak ayrımına geldiğinde tulumbacının önünde biraz durdu. Tatlıları seyretti. Aç değildi, canı da aslında tatlı çekmiyordu ama tulumbayı yemeyi de çok ama çok severdi. Zaten canı çekse de dükkân kapalıydı. Sanırım sadece onu sevindiren bir şeyleri görüp, azıcık da olsa mutlu olmaktı amacı. İkiye ayrılan yolun sağ tarafından yürüdü. İrili ufaklı kafelerin arasından geçti ve işkembe kokularının arasında trafik ışıklarına vardı. Gecenin soğukluğunu burada, trafik ışıklarında dururken iyice hissetti. Sonuçta karşısı Haliç'ti ve deniz kıyısında, bu yağmursuz kış gününün soğuğu daha da beter olacaktı. Ama içinden, Deniz illa ki iyi gelir, denize varmalı, deniz havasından iyisi var mı, diye söylenirken yeşil ışık yandı. Hızlı adımlarla ilk caddeyi geçip otobüs durağının oraya vardı. Diğer caddeye gidene kadar yine kırmızı ışık yanmıştı. Şöylece etrafına baktı. Rüzgârdan savrulan ağaçlar, karanlık, yıldızsız bir gece, yerlerde dal kırıkları, tek tük geçen arabalar... Hiçbirinin bir anlamı yoktu onun için. Sonra arkasını döndü. Balat'a baktı. Eski, bakımsız evlere, kör bakışlarla karanlık bakan dükkânlara, tepelerdeki çarpık apartmanlara, hepsine iyice, derin derin baktı. Yaşadığı evin yokuşuna doğru gözlerini çevirdi. Apartmanların arasında evini seçemedi. o kadar kalabalıktı, o kadar yığın yığındı ki bakarken dahi boğulur gibi oldu.

Oysa evin terasından baktığında Üsküdar'dan süzüle süzüle gelen vapuru ve onun bir o kadar aheste dalgalarının maviliklerde yayılışını seyrederdi. Bu seyir hali belki de onun, buradaki en ve tek mutlu olduğu anlardı. Ama o anlara da ancak çamaşırları asarken sahip olabiliyordu. Hani kaç ay olmuştu bir kez dahi çıkıp da terasta, elinde kahve, Haliç'i ve yedi tepeyi izlememişti, sadece keyfi olsun diye. Ya terası yıkarken, ki martılar sağ olsun çok pisletirlerdi ama o da onları ekmeklerle ve bulgurla beslemeyi çok severdi ve mükafat olarak da martılar dışkılarıyla ödüllendirirdi ya da çamaşır asarken ancak teras keyfini çıkarırdı. Zaten o an sevdiği kadın da evi topluyor ya da temizliyor olurdu. İşbölümü yaptıklarında yükte hafif ama canı da en yakan, özellikle de içi yakan işler hep ona düşerdi. Çünkü alışık olduğu yaşam tepelerin ardında, göklere uzanan yüksek binalardaydı. Zaten bu saatte de çıkıp gezme nedeni oydu. Onu bu ülkede hiçbir zaman anlamayıp, sıkıntılara düşüren insan kitlesiyle aynı yerde yaşıyor ve orada da farklı giyinip, farklı sözlerle konuştuğundan garipseniyordu. Kısacası birkaç kilometre ötede alıştığı yaşamdan uzakta, sanki çok uzak bir gurbetin garibiymiş gibi yaşıyordu. Işıklar yanında yine ağır adımlarla karşıya geçti ve inşaat sahasının içinden geçip, halı sahanın yanındaki kaldırımdan sahile doğru yürüdü. O an, sanki ona hoş geldin der gibi bir ağaç rüzgârın sertliğine kapılıp aşağı yukarı dallarını eğdi. Bulutların arasından parlak bir yarım ay belirdi. Adım adım denize yaklaştı. Derin bir nefes çekti, başına ağrılar girdi. Geçsin diye daha derin bir nefes çekti, İçi yandı, başı daha da ağrıdı. "Off," dedi, denize baktı. "Bana bu denizin bu yakası haram sanki, bana bu evler, bu semt haram." Mutsuzluğunu yanı başına oturduğu Haliç'e anlattı. O ânı bir daha gören olmadı


GALİP UÇAR

Hikaye 4.02.2020 tarihinde Oggito Dergisi'nde yayınlanmıştır

Hikayeyi okumak için: Hikaye Linki

İÇİNDEKİ AŞKALE

 İÇİNDEKİ AŞKALE


Sakin sakin, tren garına doğru yürüdü. Mor çantasının fermuarını aheste bir şekilde açıp, içini karıştırdı. Sırada bekleyen yoktu, acele etmesine de gerek yoktu. Tren daha gelmemişti. Sabahın bu saatlerinde, yaz günü zaten pek kimse kullanmazdı bu istasyonu. Bir iki defa daha karıştırdıktan sonra ulaşım kartını buldu, turnikeye bastı. Aheste adımlarının sesi boş istasyonun içinde yankılandı. Kalın topuklu, kırmızı ayakkabısıyla yürüdükçe sanki bir askerin postallarının sert sesi yankılanıyordu. Bir duvarın köşesine doğru geçip sırtını yasladı. Ulaşım kartını çantasına yerleştirdi ve kapadı. Camlardan içeri sızan güneşin yarattığı gölgeler gözüne takıldı. Önce gölgelere, sonra gölgesinin düştüğü objelere doğru gözlerini dikti. Biraz seyretti. Aslında her zaman gördüğü şeylerdi, istasyondaki direk ve cama yapıştırılmış afişin gölgesiydi bu. Çantasını sol koluna takıp diğer eliyle elbisesinin kalın askısını aşağı yukarı okşar gibi yapıp sıkıntısını geçirmeye çalıştı. Saatine baktı, daha birkaç dakika geçmişti. Cama baktı. Bu temmuz sıcağında içeride beklemenin daha serinletici olduğunu düşündü ama loş istasyon gittikçe onu boğuyordu. Zaten gece geç saatlere kadar çalışmıştı. Gece eve dönmek yerine ilk tren kalkana kadar beklemiş, masasındaki kâğıtlara bir şeyler karalamış, çoğunu da beğenmeyip, buruşturup çöpe atmıştı. Bir gıdım bile uykusu gelmemişti ama. Çünkü geceleri o kadar çok severdi ki; çoğu kez şafak vaktini izlemek için uyumadığı olurdu. Şafak vaktinin o mordan maviye dönen gökyüzü, ona heyecanların en büyüğünü yaşatırdı. Aynı lacivert geceden doğan turuncu güneşi izlemenin verdiği hazzın yaşattığı gibi, her şafak, ister kış, ister yaz olsun ona böyle duygular yaşatırdı. Hayatı boyunca çok izlemişti. Orta okuldan beri bunu alışkanlık edinmişti. Bazen ders çalıştığı masanın durduğu pencerenin önünden, bazen sevgisini açamadığı bir sevgiliyi özlediği ve sabahı ettiği; odasındaki tek kişilik koltuğundan, bazen sevemeyip onu çok sevdiğini bildiği ve ona teslim olduğu bir sevgilinin kolları arasında yatağından, çokça güneşin şafak vakti ufku yırtıp doğuşuna şahit olmuştu. Ama bugün başkaydı. Bambaşka bir duygu vardı içinde, bambaşka bir özlem. Pencereye dalıp gitti. Sonra aniden irkildi. Onu hayalinden döndüren ne diye etrafa bakındı, bulamadı. Bir an, minik siyah bir kedidir, sevip, oyalanırım diye düşündü. Bulamayınca üzüldü. O da bir kedi gibiydi. İçinde vahşi bir sarı kaplan yatarken, o minicik bir bedene sığınmış kara kediydi. İstasyona girdiği gibi aheste adımlarla binanın dışına doğru yürüdü. Ahşap kapıyı itip dışarı çıktı. Hava henüz çok ısınmamıştı. Görünmeyen denizin binaların arasında sızan serinliği raylara doğru esiyordu. Gökyüzüne baktı, hava apaçıktı. Bir tek bulut yoktu. O an sadece kendinin duyduğu bir türkünün girişi çaldı. Sonra sesi heyecanlı ve ürkek bir kadın sesi ilk sözlerini söyledi türkünün: “Ambela para para...” Türküyü mırıldanarak istasyonda bir o yana bir bu yana yürüdü. Sonra durdu, çantasını açtı, telefonunu eline aldı. Çalışırken sesini kapar, titreşim moduna alırdı, sesli hale getirdi. Bu arada mesaj var mı, yok mu? kontrol etti. Saatine baktı, sonra rayların uzağına. Trenden bir iz aradı, tam o an raylardan demirin ağır ve gürültülü sesi geldi ve nihayet uzakta trenin lokomotifinin görüntüsü. O bu sabah ne kadar ahesteyse, tren de sabaha inat o kadar hızlı yanaştı istasyona. Sert bir hidrolik sesiyle kapıları açıldı. İçeri girdi. Tüm koltuklar boştu ama oturmadı. Gidip bir pencerenin önüne, iki kolunu üst üste koydu. Onların üstüne de başını, ilerleyen trenin delip geçtiği semtlerin seyrine daldı. Hâlâ kulağında aynı türkü, hâlâ o kadının sesi sürekli dönüyordu. “Ambela para para...” Kendi de türküyü söylemeye devam etti. Siyah saçlarından kaşlarına doğru bir ter aktı. Tren hızla diğer istasyona ilerlerken Samatya civarındaki evleri seyretti. Tren raylara değdikçe koca bir tokmağın, raylara çiviyi sertçe mıhlarcasına çıkarttığı sese benzer bir ses çıkarıyordu. Durmadan çakıyor, çakıyor, çakıyordu. Terleyen alnı bir an buz kesti. Kulağında aynı sözler, “Ambela para para”, kulağında duyduğu dudağına ulaşıyor o da söylüyordu. Tren raylara vurdukça yaz günü üşüyordu. Türkünün sözleri dilinden daha sert dökülüyor, gözleri Samatya’ya daha donuk, yorgun bakıyordu. O an yaslandığı pencere kollarını dondurur gibi oldu. İçi ürperdi, korktu. İçinde bir boşluk oldu, ağlayası geldi. Bir şeyleri özler gibiydi. Birilerini özler gibi. Bir şeyler teninden yaz günü soğukla intikam alıyor gibi hissetti. Sığınacak bir yer aradı, kendini soluk soluğa bir koltuğa attı. Her nefesinin arasında o türkünün sözleri dökülüyordu dilinden: “Ambela para para...” Tren hızlanıp, raylara vurdukça nefesi de hızlanıyordu. Korkulu gözlerle sanki dehşet yaşamış gibi camdan Samatya’ya doğru bakıyordu. Kendini sakinleştirmeye çalıştı, yapamadı. Rayların sesinin ritminde, kulağındaki türküyü söylemeye devam etti: “Ambela para para, neylim aman, neylim aman…” Tren sert bir frenle istasyonda durdu. Hızlıca koltuktan kalkıp kendini dışarı attı. Gökyüzüne baktı. Bir tane bile bulut yoktu, hava sıcaktı. Temmuz sıcağı güne bastırmaya başlıyordu. Ama elleri kolları donmuş, içi buz gibiydi. İliklerine kadar titriyordu. Yaz günü Aşkale’nin dondurucu soğuğunu yaşadı o an. “Doğru yerde miyim,” diye istasyonun tabelasına baktı. Kocamustafapaşa İstasyonu’ndaydı. Biraz kendini toparlayıp istasyonun çıkışına doğru ilerledi. Kapıda bekleyen istasyon görevlisi onu gördü ve sordu: “Tanya iyi misin? Ne oldu sana böyle?” “İyiyim, iyiyim sanırım,” dedi. O sırada tren aniden kalktı, Tren demir raylara vurduğu an yüreği hopladı yine. Sanki üzerine bir kar yağdı, elinde eldivensiz tuttuğu, demir saplı bir çekiç, raylara kendi vuruyor gibiydi. Alnından akan ter kara kaşlarına gelmeden donuyordu. Eksi kırk derecede, bedelinin ne zaman biteceğini bilmediği bir sürgün gibi hissetti o an. Uzaklaşan trenin düdüğüyle irkilip kendine geldi. Görevliye derin ve ürkek baktı. Kafasıyla iyiyim gibi bir hareket yapıp merdivenlerden ağır ağır Samatya’ya doğru yürüdü.

GALİP UÇAR

Hikaye 26.12.2017 tarihinde Oggito Dergisi'nde yayınlanmıştır

Hikayeyi okumak için: Hikaye Linki

7 Haziran 2021 Pazartesi

KENDİNİ GÖTÜREN

 KENDİNİ GÖTÜREN

Kalbinin içine nice şeyleri sığdırdığı günlerden biriydi. Bavulu toplu, sırt çantası; en az hayat kadar, onu aşağıya doğru çekiyordu. Uzun yolları severdi, uzun yollar onu hep çekerdi. Ardına bakmazdı, ardına baka baka bakmamaya alışmıştı. Ardına bakmazdı ama bir şekilde, bir şeyler ardında kalırdı. O da arda kalanlardan kalan anıları da yükleyip, giderdi.

Saatine baktı. Trenin kalkmasına on beş dakika vardı. Bir iki sigara içimlik vakit varmış diye içinden geçirdi. Ama sadece içinden geçirdi, çünkü sigara içmezdi. Belki de sigara içmediğinden, tüm dertleri içine atar, yürek yangınından bir alaz koyup, midesi çevresinde yakardı. Sonra günlerce alev alev yanardı mide çevresi. Ne kadar kül olsa da tortusu kalırdı hep. Hayatın içinden birçok şeyi madde endeksleriyle tartardı. Ne bileyim sabahleyin aldığı tren biletini mesela. Tren bileti 75 Lira’ydı, o da 7 bira parası diye kendi içinde tartar, yedi biranın ona vereceği keyif ya da rahatlamayla, yolculuğun ona vereceği hazzı; yedi biranın içimi sonrası onun zihnen oluşacağı yorgunluk haliyle, yolculuğun yorgunluk halini karşılaştırır ona göre rotalarına karar verirdi. En çok da bu endeksi birayla yaptığından buna “Bira Lira Endeksi” derdi.

Küçük adımlarla istasyonun içinde, raylara yakın konumda yürüdü. Bineceği konpartman merkezde olmak koşuluyla, iki üç vagon ileri gidip, geliyor, o an aklına ne geliyorsa düşünüyordu. İlla dolu şeyler olmak zorunda değilse de o, illa ki o düşündüğü şeyi hayatta bir şeye adapte ediyor ve anlam katmaya çalışıyordu.

Herkes onu mutsuz biri olarak biliyordu. Rutin bir hayatı olsa da, aslında çoğu kişinin yapamayacağı marjinal şeyleri de yapmıştı. Çoğunlukla evde vaktini geçiren ya da rutin rotalarda, rutin görüşmeler ve yahut gezmeler yapan biri olarak bilinse de o bir kez kendini bu rutinin dışına çıkarttı mı da, çoğu kişinin girmeye dahi cesaret edemediği yerler, saklı, gizli noktalar, yahut şehrin en bilinmez yerlerinde kendini bulabiliyordu. Bazen saatlerce yürüdüğü olabiliyordu. Yürürken o yolun uzunluğunu anlaması ancak gecenin köründe, bedeni artık hata verip, onu ani bir uykuya daldırıp, on dakika kadar uyutup, uyandırdığında, sendeliye sendeliye yatağa giderken, uyluklarında ve baldırlarındaki ağrılardan sonra olurdu.

Ne kadar yorgun olsa da televizyonun başında sızıp kaldığı çok ama çok azdır. Zaten gece eğer ki ülke gündemini takip ettiği siyasi tartışma programları dışında, çoğunluk halkın itici bulduğu sohbet programları da bittiyse, yine kuytu diyarları ya da vahşi yaşamı anlatan bir belgeseli  izler, saat üçe doğru yatağa geçerdi. Ama tam manasıyla uyuması sabah ezanıyla oluyordu. Sabah ezanını bilinçli olarak seçmemişti. Ama Saba Makamı’nda okunmasından belki ona bir rahatlama veriyor, tam olarak uyku haline geçmesini sağlıyordu. Kısacası asıl uykuyu evden çıkacağı vakitten yarım saat öncesine kadar, sabah aydınlanmasında uyuyabiliyordu. Çok içse de, çok yorulsa da bu böyle oluyordu.

Hep farklı farklı yerlerle adı anılsa da aslında evinin olduğu yerde yıllarca otururdu. Ev değişse de semti değişmez, il hiç değişmezdi. Gerçekten kaybettiği büyük şeyler olursa bir ya da daha çok sene içindeki acının dinmesi ya da nefretini yok etmek için şehirden gitmişliği olur ama yine bir bahaneyle eski şehrine döner ve alıştığı mekanların çevresinde yaşardı. Evrensel bir yaşam görüşü olsa da muhafazakar bir yönü olduğunu da inkar etmezdi. Aslında onun zihniyetindekiler bunu reddetse de bir gerçek vardı ki bir şeyleri muhafaza edebilmek içindi mücadeleleri. En basiti elde ettikleri özgürlüğü muhafaza etmek gibi. Aslında yeni ve ileri mücadeleleri, var olanı geliştirmek, güncellemek, devinimsel olarak ilerletmek, çağ ile uyuşturmak içindi. Yoksa hadi bir anda yıkalım, yakalım, devirelim dendiğinde, zaten hayatı zar zor oturttuğu için belki de düzeni bozulmasın diye ilk karşı çıkacak kişi oydu.  Zaten çok zor yollardan bir şekilde hem karakterini, hem düzenini oturtmuştu. Sonuçta acılardan, yorgunluklardan, mücadelelerden ve çoğunlukla yenilgilerden arta kalandan ibaretti yaşamı. Kendini benimsetmek, kendini kendine kanıtlamak, özgüvenini sağlamak, belli bir çevre edinmek, onları taşımak, yaşamak ve birçok şey süreçle olmuştu. Evet varoluşçulukla oluşmuştu. İnsan kendini hayat içinde var etmek için, ben de buradayım demek için uğraş vermişti hep. Gele gele ise bugünkü kendine gelebilmişti. Sisli, puslu belirsiz bir hayat yolunun en azından görüş mesafesini kendi için bu zamana dek oluşturabilmişti. Kör sürüşünü bir nebze olsa yok edebilmişti. Yeni bir değişim, devirimle yine sis kütlesini kim sokmak isterdi ki hayatına. İşte tam da bu yüzden asıl muhafazakarlık da kendindeydi. Kendini muhafaza, elde ettiklerini muhafaza edip, başkalarının eline vermeme muhafazakarlığıydı.

Bunları düşünürken, bir anda trenin ışıkları yandı, dalgın yürüyüşünden hafif hafif kendine geldi. Saatine baktı, beş dakika kalmıştı. Bavullarının olduğu, istasyon sütununun yanına doğru ilerledi. Üstün körü çalınmış, kaybolmuş bir şey var mı diye kontrol etti. Yoktu. Zaten çalsalar da değerli bir şeyi de yoktu. Sırt çantasını taktı, bavulunu aldı. Kompartmanının olduğu kapıya doğru ilerledi. Trenin demir merdivenlerinden ilkine sertçe ve sağlam bir adımla bastı. Öne doğru kendini iteklerken, bir ayağı havada, son kez istasyonun ucundan şehre baktı. Döneceğini bile bile, sanki son kezmişcesine derin bir iç çekişle süzdü. Bir nefes daha, derince, içine çekip, diğer merdivene bastı ve trene bindi.

Bir şeyleri geride bırakır gibi, hızlı adımlarla trenin koridorunda ilerledi. Bilet numarasıyla, kompartman önlerindeki, pirinç levhalara yazılı numaraları karşılaştıra karşılaştıra, sırt çantasını çarpa çarpa, oturacağı yere geldi. Eşyalarını koyu, kendi de oturdu. Genellikle üşüyen biriydi. Hava on derecenin altına indi mi, bir de geceyse kesin üşürdü. Bunun için sırt çantasını açıp, bu zaman için hazırladığı küçük battaniyesini çıkarttı. Oyalanacağı başka şeyleri de. Kitabı, müzik çaları, atıştıracağı şeyleri çıkarttı masaya koydu.

Sonra dertlerini, düşüncelerini, yorgunluklarını, kırgınlıklarını, kaçış nedenlerini pencerenin önüne serip, kafasını pencereye dayadı. Yorgun bir bakışla, trenin dışındaki kişileri izledi. Bu sırada istasyon görevlisinin düdüğü çaldı, yine de irkilmedi, kafasını camdan kaldırmadı. Hatta gözleri istasyon görevlisine dahi kaymadı. Öylece dışarıyı izledi. Sonra trenin düdüğü ve lokomotifin hareket sesiyle, bakışlarının dongunluğunda şehir yavaş yavaş ilerledi. Cam önündeki ögeler, ne sarsıldı, ne yere düştü. Kasabaların, ilçelerin içinden her geçişte, yine onun içine düştü. Bakışları yollar uzadıkça, daha da dondu. Masa üstünde duran kitap sallandı, müzik çalar kitaba yaslandı ama o cama yasladığı kafasını saatlerce kaldırmadı. Şehirler geçti, kasabalar geçti, köyler geçti, iklim değişti, bitki örtüsüyle beraber, onun içindekilerin alazı, midesinin köşesinde geçmedi.

Her şey geride kalsa da, gittiği yerlerde bıraksa da eşyalarını, dostlarını, hatıralarını, acılarını, yorgunluklarını, gittiği yere kendisini götürdüğünden dolayı, aslında birer ve daha büyük kopyalarını beraberinde götürüyordu. Belki yaşadıkları eski yerlerde kalıyorsa da, gittiği her yerde onların adları başka, biçimleri başka, acı yoğunlukları başka hallerini yaşıyordu. Kısacası o, acılarını da, hatalarını da muhafaza ediyordu. Değişen tek şey değişim olsa da temelde hiçbir şey değişmiyordu. O, başka şeyler düşünse, hayal etse de hayat kendi senaryosunda onu başrollere koyuyor, bazen onu filmin kahramanı yaparken bir şekilde yine zorlukları ona yazıyordu. Daha rahat biten bir bölümü olmamıştı. Olmayacaktı da muhtemelen. Ona da alışmıştı ve onu da düşündükçe aslında demek ki her şey yolunda ve ben hala benim diyordu.

Düşüncelere iyice dalmışken, tren aniden, sert bir fren sesiyle durdu. İrkildi ve kendine geldi. Cama yaslı başını geriye doğru çekti. Etrafına baktı sonra koridora doğru baktı. Sersemlik hali geçtikten sonra hangi istasyonda olduğunu anlamak için başını biraz yukarı kaldırıp, camın açılabilir yerini açarak dışarıya sarktı. İstasyonun adını göremedi. O an aşağıdan sarı, çizgili bir kedinin, gözlerini keskince ve hiç ayırmaksızın ona baktığını fark etti. Kedinin gözlerinin içine baktı. İstasyon amiri düdüğünü çaldı, tren hafif hafif hareket ederek, istasyondan kalktı. O ise camdan içeri başını sokup, yerine oturdu. Müzik çalarını aldı, Playlistlerinden bir tanesini onayladı ve kulaklığını taktı. Müzik çalmaya başladığı an sol kolunu sıvadı. Sol kolundaki siyah kedi dövmesinin altında yazan yazı dövmesine baktı, güldü. Dövmede “Fernweh”  yazıyordu.

GALİP UÇAR

Hikaye Mart 2021 tarihinde Sis Edebiyat Dergisi'nde yayınlanmıştır

hikaye linki





14 Ocak 2021 Perşembe

SONBAHARDAN ESİNTİLER

 

                                                         SONBAHARDAN ESİNTİLER

 

            Hiçbir zaman adını koymayı sevmedim yazdığım yazıların. Ne de yarattığım karakterlere ad vermek geldi içimden. Nedense sevemedim ad vermeyi bir şeylere. O, olduğu gibi bir şey halinde şey gibi kalmalı. Ta ki bu zamana kadar. En rahat başlığı attım bu yazıma. Sonbahardan Esintiler.

            İlginç haftaların, ilginçliklerinin verdiği monoton yaşamın ardından, çok da anlamadan yazın nasıl geçip gittiğini, bir sabah uyandım ki, hafiften yağmur çiseliyor. Pek de manidar gelmedi, niye gelsin ki kaç senedir gördüğüm aynı yağmurlar, aynı şehir, aynı gri örtüsü ve asfalttan kayıp giden sular.

            Yaprakları gördüm sonra. Çoğu hala ağaçların tepesinde yemyeşilken sağımdan solumdan birkaç sarı yaprağın kendilerinden geçip, rüzgara teslim olmuş biçimde taklalar attıklarını fark ettim.

            Takvim kullanmayı sevmem. Hele ki uzun süre pek de uğraşacak bir şeyim yoksa tarihleri unutmayı, günlerimi günlerimin üzerine dizip sadece ayları takip etmeyi tercih ederim. Çok da manası yok mevsimlerin artık. Eskiden olsa, öğrencilikte diyelim kış ayları okul ayları, yaz ayları tatil aylarıydı ve kimse beni İstanbul dışına kaçmamam için tutamazdı.

            Birkaç adım sonra onu fark ettim bu sene çıkmamışım İstanbul dışına. En çok da ona şaşırdım. Sözde 150 liralık bir tren kartı alıp, yaz aylarından birinde tüm ülkeyi dolaşacaktım. O an, bir şekilde tarihe bakasım geldi. Cidden tahmin etmiyordum bu kadar erken geleceğini. Meğer eylülün başı bile çoktan geçmeyedurmuş.

            Her şeyi bırakın ben nerden bu yaz gribi buldum da virüsünü içime çektim diye gırtlağımın ağrısıyla uğraşırken, biraz nefes almak için dışarı çıktığımda, gayet saçma sapan nedenlerle öğrendiğim tarih sayesinde babamın ölüm yıldönümü olduğunu bile zar zor anladım. Normal olarak hiçbir akrabama da gidemedim. Hem halim yoktu, hem benim takvimimde babamın ölüm günü gelmemişti.

            Beyin uyuşukluğunda geçirdim, 7 Eylül gününü. Saçma sapan diye hep içimden geçirdim. Ben, ne zaman yerde salınan ve koşarcasına taklalarla yanımdan geçen bir yaprak görsem, hep Hasan Hüseyin’in çok sevdiğim şiirinin ilk dizesini mırıldanırdım içimden: “GİTME SONBAHAR OLUYORUM SONRASI HİÇ”

            O dizeyi bile mırıldanmadım içimden. O kadar benimseyemedim bu sonbaharı anlayacağınız. Tam gün bitecek derken, on ikiyi biraz geçe uzun süredir hasta bir akrabamızın ölüm haberi geldi. Ertesi gün apar topar cenazeye.

            İşte ne olduysa o caminin orada oldu. Bir anda beş senem gözümün önünden geldi ve geçti. Yaşadıklarım, zorlanmalarım, nefessiz kalışlarım, gülüşlerim, sinirliliklerim, hırslarım, kaybedişlerim. Dört göz geçti gözümün önünden. İkisi apartmanlardan bakıyordu bana, ikisi ise çimenler üzerine konuşlandırılmış banklardan bakıyordu bana. Ben apartmana bakamadım, oturakların oradan bakan iki göze daldım gittim.

            O an bir yağmur çiselemeye başladı, hava karardı, ben beş sene önce sebepsiz ve anlamsızca yitirdiğim o tanıdık gözlere odaklanmış bir halde kilitlendim kaldım. Üzerimde sonbahar çiseltisi, ıslak çimlerin kokusu, kapkara giyinmiş insanlar ve yanaklarından süzülen gözyaşları, ayağıma çarpıp giden yarısı sarı, yarısı kızarmış yapraklar ve dudağımda o dize: “GİTME SONBAHAR OLUYORUM SONRASI HİÇ”

            Ezan sesiyle irkildim o an, gözlerden başka yüzler de görünmeye başladı. Göründüler ve kayboldular. Ben caminin dış duvarlarının demir parmaklıkları arasından beş sene önceki gözlere bakıyordum hâlâ. Sonra sorular sorular. Beş sene önceden bugüne kadar kim bilir neler neler olurdu. Şu an kim bilir ben nasıl bir konumda olacaktım, belki bambaşka bir ciddiyet katacaktı bana bakan karanlık içindeki o gözler. Belki de şu an ki ben gibi olmayacaktım. Belki tarihleri sayıyor olacaktım, bir altın yüzük parlağı gözümde parıldayacaktı her sabah uyandığımda.

            Gömülen insanın ardından bir kova su dökülür ya, gök yarıldı ve milyonlarca kova su döktü o gün. Biz bir gidenin ardından karalar bağlarken, ne bilirdik birkaç kilometre ötemizde nelerin olduğunu. Odadaki insanlar ölesiye karanlıklarında tutarlarken yasını ve hayatla ilişkimiz kesilmişken ölü evinde, ne bilirdik ki kıyametin birkaç kilometre ötesinde yaslandığımızı.

            Nedense her rolde bulunmak geldi içimden. Beş senenin kaybını belki bir günlük yaşayabilmek, tekrar o role bürünebilmek. Herkesin aklında gidenin ardından yas vardı. Hem o odada, hem birkaç kilometre ötede. Ben ise mucize bekliyordum, bir gidişin ardından dönüşler muhtemel midir? Diye.

            Karanlık gözler hâlâ beş yıldır değişmeyen karanlığında. Ve ben hep hayranımdır karanlık bakışlara. Ama karanlık bakışlar yetmez 1.80 uzanmalı papatya tarlasında, sonbahar olsa da yaz sıcağı koynunda.         


GALİP UÇAR 2017




ÇARŞIDA

 

Çarşıda

Çarşıda ellerinde torbalarıyla yürürken, balıkçının önünde durdu. Tezgâhtaki balıkları gözlerinin kırmızısına, pullarının parlaklığına değin süzdü. Sonra etiketlere ilişti gözleri: “Hamsi 25 TL, Çipura 40″… 

Kendi kendine, “Ulan bu mevsim de balık yiyemeyeceksek ne zaman yiyeceğiz” diye söylendi. Zaten elim kolum dolu bir de bunu mu ekleyeceğim,  boş ver diye içinden geçirip meyhanenin oraya doğru adımlarını attı. Meyhanenin önünde her zamanki klasik kalabalık vardı.

 Dört yol ağzında birbirine yol vermeyen insanlara bakan erken öğle saatlerinde rakılarını yudumlayan insanların ve genellikle de turistlerin hayret dolu bakışları arasından sola dönüp yokuştan aşağıya yürüdü. Petshop yine kapısının önüne papağanı koymuştu. Arkadaş, o ne lanet papağandı. Hem gelene geçene sataşıyor hem de biraz seveyim desen parmağını kapıyordu. Zaten adı semtte “Kelpeten” e çıkmıştı. Tuttu mu da bırakmıyordu şerefsiz. Bu sırada papağana şaşkın bakışlarıyla, kesintisiz bakan, üzerinde bej bir mont, boynunda kırmızı bir fularla 6 belki 7 yaşlarında, kıvırcık sarı saçlı, beyaz tenli, mavi gözlü çocuğu gördü. O an ne papağan, ne yokuş, ne deminki kalabalık… 

Her şey aklından çıkmıştı. Kızın o hayret dolu bakışlarındaki şaşkınlık ve mutluluğun tarifi yoktu. Biraz köşeye çekilip bir iki dakika onu izledi. Kız soluk almadan, sanki dünyaca ünlü bir operanın en önemli sahnesini izliyormuş gibi papağana odaklanmış, onun her hareketini hayretle izliyordu. Sanki başka bir gezegenden yeni bir canlı türü gelmiş de karşısına çıkmıştı ve o da bu şokla öyle donakalmıştı. İçinden, “Baksana, bir çocuk böylesi mutlu olabiliyorsa yine de umut var” diye geçirdi ve yokuştan aşağı yürümeye devam etti. Nedense kızın o kırmızı fuları onu bambaşka yerlere götürmüştü. En son böyle bir fuları mitingde çevresindeki insanlarda görmüştü. O an yer çekimine sürekli yenik düşen top sakalı biraz olsun doğruldu, yüzünde hafiften bir gülümseme, “Yahu nasıl da kazandık yıllar sonra İstanbul’u” diye mutlu oldu. 

Birkaç saniye sürdü bu gülüşü, sonra seçimin ardından siyasi sahneden çekilip, biraz daha pasif yaşadığı aklına geldi. E, yorulmuştu, normaldi. Dile kolay on üç yaşından beri içindeydi siyasetin. Ne pisliklerini görmüştü. Dedikoducusu mu dersin, alt kazanı mı, safı mı, salağı mı, rantçısı mı, anti-sosyal olup sadece sosyalleşmeye geleni mi? Her şeyini görmüştü bu yolun. Sadece kendi cenahı değil başka cenahları da, fraksiyonları da… O an kendine kızdı. Niye seviniyordu ki? Sevinmesi normaldi aslında, yıllardır verdiği mücadelede nihayet bir zafer yaşamıştı. Öyle böyle değil ama en büyük şehri almışlardı. Bir şehri almak yeter miydi peki? Tek bir şehir… Tamam, en kalabalık olanıydı, tamam en büyük bütçeliydi, tamam en gözle gözükeniydi, en büyük sahneydi belki ama tek bir şehir! Hatta ülkenin en kozmopolit köyüydü. Kültürünü kaybetmiş, sömürülmüş, sömürmüş, yenilmiş, her yeri rant alanına dönmüş, yeşili gitmiş, suyu kirlenmiş, denizleri mahvolmuş… Tek bir şehir… Bu sefer alaycı bir gülüşle, “Arkadaş Fenerbahçeli de değilim ki! Sadece Galatasaray’ı yeneyim de şampiyon olmasam da olur diye siyasi bir mantık mı olur. Bir şehri almak değil mesele. Mesele tüm ülkeyi kurtarmak, özgürleştirmek değil mi?” diye içinden geçirdi. Siyasete tekrar başlamalı. Acaba ilk toplantı ne zamandı. Şöyle sağdaki sokaktan dönüp bir partiye mi uğrasam dedi, vazgeçti. Elindeki torbalara baktı. Azıcık da olsa kıyma almıştı. Oyalansa bozulurdu. Hem daha alacağı çok şey de vardı. Aşağıdaki markete uğrayacaktı. Kesin oraya girmeden de birkaç arkadaşına rastlar ayaküstü muhabbet, sohbet falan, zaten akşamüstü illa ki akşama dönerdi. Partinin sokağına giden dönemece bakakalıp, yokuştan aşağıya doğru yürüdü. Hava kış olmasına rağmen güzeldi. Bere takmamıştı. Normalde tüm kış başı üşürdü. Elindeki torbaları iyice kavradı ve yokuşunda yürümeye devam etti…

GALİP UÇAR 2020

Mart 2020'de Zamansız Dergi'de yayınlanmıştır

hikaye linki



GÜN GELİR UNUTULURMUŞ TÜM EMEKLER

 

Gün Gelir Unutulurmuş Tüm Emekler

Yaz sıcağının yavaş yavaş bastırdığı günlerde, artık ellili yaşlara yaklaşmak da üzereyken, iki elindeki torbalar ki hayatı boyunca da hep ağır gelmişti, daha da ağır gelmeye başlamıştı. Yokuşu çıkarken daha yorgun, daha halsizdi artık. Attığı her adımda, özellikle de köşe başlarını dönerken, otuzlu yaşlarında uzun yürüyüşleri geliyordu aklına. Otuzlu yaşlarda genellikle insanlar hayatlarını oturtur, bir düzene girer, malını mülkünü edinirken; o, tüm hayatını sıfırlamış, yeni yerlere yelken açmış, eski yaşamına sünger çekmiş, daha umursamaz, daha asabi, daha asi olmuştu. O zamana dek edindiği ne var ne yoksa kaybettiğinden de geçmiş yaşamına lanet etmişti. Onlu yaşlarını otobüsle, yirmili yaşlarını arabalarıyla, otuzlu yaşlarını ise tekrar toplu taşımayı ama çoğu zaman da ayaklarını kullanarak geçirmişti. O dönemlerden idmanlı olduğunu ve yaşlılık evrelerinde de güçlü ve dayanıklı ayaklara sahip olacağını düşünürken, daha marketten üç dört sokak yokuş yürüyemez haldeydi. Buralara taşındığında ilk başlarda böyle olmuştu. Nefes nefese kalıyor, yorgunluktan titreyen elleriyle anahtarı zar zor kapı deliğine sokup, çevirebiliyordu. Bir ay sonrasında ise ne yokuş, ne merdivenler hiçbir şey onu zorlamaz hale gelmişti. Yolu adım adım yürürken, bir yanda avuçlarındaki ağırlığın ağrısı, bir yandan da poşetlerin kestiği parmak aralarındaki çökmelerden zar zor yürüyordu. Birinci yokuşu aştı, gözleri etrafta dinlenecek yer ararken, o gözlerine hâkim olup, zihnine, “Hadi ne kaldı ki” komutları vere vere ikinci yokuşa ulaştı. Buranın köşe başında biraz durdu. Torbaları yere koymak istemiyordu. Torbalar kirlenmesin diye. Ömrü boyunca da hep böyle yapmıştı. Ondan dolayı da o torbalar hep daha ağırlaşarak ellerinde eve kadar gidiyordu. Hatta kendi için böyle kıyaklar geçmediğinden defalarca fıtıklar çıkarmıştı. Hani on bilemediniz on beş saniye dinlense belki üç, dört ay fıtık ağrısı çekmeyecek, aylarca tedavi için koşuştura koşuştura hastanede kendini bulmayacaktı. Daha birkaç sene önce yine aynı nedenle şu ara sokaktan topuğuna basamaz halde aksaya aksaya eve gitmek zorunda kalmış. Dört ay tedavi görmüştü de yine de uslanmamıştı. Ama bu sefer torbayı yere koydu.

Gerçekten yaşlanıyordu. Artık bedeni hatalar vermeye başlamıştı. Oysa mesleği gereği gençlerle vakit geçirdiğinden, güncel olaylara ve dile hâkimdi. Bir türlü ruhen büyüyemiyordu. Tam da bu sebepten belki de hayatı boyunca iyi bir düzen tutturamamıştı. Beden yaşlanmak için elinden geleni yaparken, o zihnini hep genç tutup, gençlerin yaptıklarını ya da gençken yaptıklarını devam ettiriyordu. Doğal olarak da beden buna uyum sağlayamıyordu. Üç dört dakika soluklandıktan sonra yerden torbalarını eline aldı. Eline aldığı anda yine içinden, “Keşke koymasaydım, bunları da çöp niyetine illa bir yerde kullanırdım” diye geçirip, ağır adımlarla ikinci yokuşu tırmandı. Tekrar köşeyi dönüp, yoluna devam etti. İki sokak boyunca, elindeki ağırlıkların da etkisiyle havayı daha da yoğun ve sıcak hissetti. Teri kaşlarının arasından damlaya damlaya gözüne giriyordu. Bir gözünü açamıyor üstüne üstük de o gözü terinin tuzundan fena şekilde yanıyordu. Birkaç dakika sonra evinin merdivenlerine ulaştı. Torbaları yere koydu. Tshirtünün kolunu gözüne götürerek birkaç defa sildi. Gözünü biraz açabildi. Bu sefer parmaklarıyla ovuşturarak daha da açmaya çalıştı. Başaramadı. Tekrar tshirtünün kolunu sürerek temizledi. Biraz daha görmeye başlayınca da anahtarını çıkarıp, apartmanının dış kapısını açtı. Ayağını kapının önüne kapanmasın diye koydu ve torbalarını aldı.  Apartman eskiydi ve asansörü yoktu. Oturduğu bu bölgenin geneli de böyleydi. Derin bir nefes alarak, eliyle torbaları da iyice sıkıp, çıkacağı beş katın ilk merdivenine ayağını attı. Yine gençliğinden kalan bir özellik yüzünden, beş katı da dinlenmeden ve merdivenleri saya saya çıktı. Son üç merdivende gerçekten takati kalmadığından biraz durakladı. Torbaları uzanıp kapının ön tarafındaki düzlüğe koydu. Kızarmış ve çöküntüler oluşmuş ellerini ovuşturdu. Parmaklarındaki çöküntüleri düzeltmeye çalıştı. Sonra beline iki elini yerleştirip, arkaya doğru iki üç kere esnedi. Beli ki biraz rahatlamış gibi olunca da son üç merdiveni tırmandı ve cebinden anahtarını çıkarıp kapıyı açtı. Torbaları alıp kapının yan tarafındaki boşluğa koydu. Sonra ayakkabılarını dışarıda çıkartıp, eline aldı ve ayakkabılarını da ayakkabılığa yerleştirdi. Ağır itişlerle kapıyı kapattı. Arkasını döndü. Camdan dışarıya baktı. Uzaklara doğru baktı. Uzaktaki köprüden geçen arabalara, denizden geçen gemiye baktı bir üç dakika kadar. Sonra torbaları alıp mutfağa taşıdı. Mutfağa girdiğinde ise gerçekten ne kadar yorgun olduğunu hissetti ki torbaları sadece tezgâhın önüne koyup, içindekileri çıkarmadı. Daha sonra yaparım dedi ve salona geçti. Kanepeye boylu boyunca uzandı. Eline kumandasını alıp televizyonu açtı. Her zaman izlediği haber kanalına gelince elindeki kumandayı sehpaya koyup, izlemeye koyuldu. Kendi kendine, “Bu ülkede bir gün de karmaşa olmasın, bir gün de siyasi etki her alana yayılıp kaos yaratmasın” diye geçire geçire izledi günün gelişmelerini. Kırk dakika kadar sonra kapısı sert bir şekilde, yumruklana yumruklana çalınınca koltuktan irkilerek kalktı ve kapıyı açtı. Karşısında beş tane polis duruyordu:

Polis:

 – Bay G

G:

– Evet buyurun.

Polis:

– Hakkınızda halkın bir bölümünü devlete karşı kışkırtma, ülkenin itibarını zedeleyici açıklamalar yaparak, ülkeyi ve düzenini küçük düşürücü sözler sarf etme ve bunun gibi bir kaç suçtan şikâyet var

G; şaşkınca bir tavırla, “Ne zaman ve kimi kışkırtmışım?”

Polis, “Müsaadenizle içeriye girebilir miyiz? Evi arama emrimiz mevcut. İsterseniz bakıp, okuyabilirsiniz.” diyerek elindeki kâğıdı uzatıp içeri girdiler.

Bu sırada ne yapacağını bilmediğinden apar topar avukat öğrencilerinden birkaç tanesine ulaşmak istedi. Ancak dördüncü telefondan ilk öğretmenlik yıllarında öğrencisi olan bir avukata ulaşıp, onu acilen evine çağırdı. Avukat gelene kadar polisler her yeri aradı. Bilgisayarındaki tüm arşivleri, yazılarını, akademik makalelerini, sunumlarını. Sosyal medya hesaplarını gerek bilgisayardan, gerekse de cep telefonundan inceledi. İki tanesi ise odaları derinlemesine aradı. Bu sırada ona emri gösteren polis yanına yanaştı,

Polis, “Hocam beni hatırlamadınız herhalde?” diye sordu

G, “Yok çıkaramadım.”

Polis, “Hocam yirmi beş sene kadar önce sizin iki sene öğrenciniz olmuştum. Ferah Mahallesi’ndeki okulda”

G; derinlemesine polisin yüzüne bakıp, anlamaya çalışarak, “Hala çıkaramadım kusura bakma”

Polis, ” Hocam o zamanlar ben on birinci sınıfa gidiyordum. Hatta siz baya bana yardım etmiştiniz. Okula geç gelmelerim oluyordu. Durumumuz pekiyi değildi. Ben de akşamları bazı barlarda, kafelerde geç saatlere dek müzik yapıyordum. O sebepten sabahları pek uyanamıyordum. Bir de malum bar ortamı illa ki yaşımız tutmasa da ya öncesi ya sonrası içki içtiğimiz de olunca, okula da geldiğimde yine uyukluyordum.”

G, “Hatırlar gibiyim. Doğru senin bir arkadaşında daha vardı. Neydi soyadı? Kestane mi Ceviz mi? İkiniz de hep uyukluyordunuz. Sınıftakiler de sürekli sorun yaratıyordu. Uyuyanlara neden laf etmiyorsunuz. Oh onlar keyif sürerken, biz enayi gibi yazıyoruz diye”

Polis, “Evet hocam aynen öyle.”

G, “Demek polis oldun?”

Polis, “Evet hocam ama ilk sizin dediğiniz gibi yaptım. İlk polis olmadım.”

G; şaşkın bir halde, ” Ben ne demiştim ki?”

Polis, “Hocam hatırlarsanız gerçekten yokluktaydım ve derslerim de çok kötüydü. Siz sağ olun biraz çalışma yöntemi anlatıp, bir de program verip dersinizi toparlatmıştınız. Geri kalanı beni hep dışlamış, itmiş kakmışlardı. Okuldan kaç kere atmaya kalmışlardı, belki hatırlarsınız. O zaman size asker olmak istiyorum demiştim. Siz de bana şu zaman sınavları oluyor, genel sınavdan şu notu alırsan, şu sınava gireceksin ama seni şunlar bekliyor diye yönlendirmiştiniz. Ben de son sene; siz okuldan tayin olduktan sonra, dediklerinizi yaptım ve askeriyeyi kazandım. Ama biliyorsunuz belki, pek disiplinli değildim. Bir şekilde askeri okulu bitirdim, subay da çıktım ama sonra o disiplin beni boğdu. Ama sağ olun sizin sayenizde hem o dönem iyi para kazandım, hem de güvenlik ve memuriyet işlerini iyi de öğrenmiş oldum. Şu an bir evim varsa sizin yönlendirmenizle askeriyede kaldığım altı yedi senedendir.”

G, “Bravo. Kendini bir şekilde kurtarmışsın. Daha iyi durumdakilerin çoğu hayata tutunamadılar.”

Polis, “Aynen hocam. Sonra da o mesleği biliyorken bari ona yakın bir meslekte devam edeyim dedim. Memuriyeti kazanana dek güvenlik görevliliği yaptım. İki sene sonra da puanı yetirip, polis oldum. Şimdi de gördüğünüz gibi amirliğe kadar yükseldim”

G, “Ne diyebilirim ki? Emek vermişsin. Emeğinle bir yere gelmişsin.”

Polis, “Hocam siz de hiç uslanmamışsınız. Derste de böyle atar tutardınız devlete mevlete. Yok, iyi günler, güzel günler. O zaman da derdim bu adam dışarıda zor gezer. Rahat koymazlar diye. Bakın yapmışsınız kendinize yapacağınızı.”

G: “E ne yapmışım onu da demiyorsunuz ki?”

Polis: “Hocam onu emniyete gidince öğrenirsiniz. Ama yani muhalif olunur mu hiç devlete? Yani gerçekler de gerçekler. Devletten başka gerçek mi var? Seni besleyen, doyuran devlet değil mi? Ne konuşursun hocam. Şimdi yok; davasıydı, mahkûmiyetiydi. Vallahi yedi sekiz yıldan bahsediyorlar. Yani gelmişsin yaşını başını almışsın. Allah’a şükredip, namazını niyazını yapıp, evinde sessiz sakin yaşasaydın. Para biriktirip, haccına gidip, bu devlet karşıtlığına tövbekâr olup dönseydin. Yedi kere tavaf etmek yedi yıl hapis yatmaktan daha iyi şey değil mi hocam?”

Cevap vermedi bu sözlere. Belli ki durum düşündüğünden daha ciddiydi. Odasına gidip, spor çantasının içine eşofman, birkaç tshirt, pantolon, havlu, terlik vs. koydu. Bu zamanlar tatil için hazırlandığı bu odadan şimdi belki de uzun süre geri dönemeyecek şekilde ayrılacaktı. Oysa bu aylarda tatile gittiği yerden buraya geri dönerken, “Ah biraz daha uzun kalabilsem de dönmesem”  diye düşünerek gelirdi. Şimdi ise evinden ayakları gitmeye gitmeye ayrılmak durumundaydı.

Polis, “Hocam hadi artık oyalanmayalım. Alacağınızı da alın gidelim. Arkadaşlar siz de tüm dökümanları alıp aşağıya indirin.” dedi ve önüne katıp aşağı indiler.

Merdivenlerden aşağı inerken, aklına marketten aldıkları geldi. Hepsini de dışarıda bırakmıştı. Oysa içinde tavuk vardı. Hem de en sevdiği tavuk pirzolayı almıştı. Akşam onu ızgarada pişirecek yanına da patates, biber kızartıp, ızgaraya en son soğanı da atıp, tavukla beraber yiyecekti. Apartmandan dışarı çıktığında, onlarca yıldır komşuları olan kişiler, sessizce polis arabasına bindirilişini ve gidişini izlediler. Polis arabası mahalledeki yokuşları hızla indi ve gitti.

GALİP UÇAR 2020

Mayıs 2020'de Zamansız Dergi'de yayınlanmıştır

hikaye linki

Merak Edenler İçin Not: Çalıştığım okulda çok sevdiğim ve sanata yetenekli bir öğrencimin, tahmini şubat ayı gibi, sanat okumak yerine, devlete kapak atarak, orada da en garanti meslek olarak gördüğü Polislik için uğraştığı sanatı bırakacağını duymam üzerine gelen ilhamla, okul bitimine bir saat kala ofiste yazdığım bir hikayedir