Blog Ziyaretçi Sayısı

Ara ve Bul

Blog Site Translation

short story etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
short story etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Temmuz 2026 Salı

ANİ İŞLER

Evinin bulunduğu apartmandan çıkıp, yokuştan aşağıya doğru yürüdü. Köşeyi dönmeden önce, pastaneden gelen poğaça ve tatlı kokuları onu mutlu etmiş, sokakta daha sakin yürümeye başlamıştı. Genellikle sokağa çıktığında huzursuz olurdu. Karakterinin mi psikolojisinin mi getirdiği bir şeydi bu? Bilinmez. Yokuşu indikten sonra ana caddeye çıktı. Hafta sonu kalabalığı toplanmıştı bile. Zaten saat de öğleni bulmuştu. Geç uyanmıştı. Genellikle hafta sonu hep geç uyanırdı. Akşamları geceleri hatta sabahları bulan bir uykusuzluk ya da aktivite düzeni olurdu. Dün gece de zaten üst mahalledeki tarihi yerlerin orada, eski bir binanın yıkık duvarlı avlusuna oturmuş, denizi tam gören bir noktada yer fıstığının eşlik ettiği içkisini yudumlamıştı. Aslında o saatlerde aşağıdaki barlar, kafeler dolu olur, bilhassa da maç izlemeye gelen kişiler oraları doldurur ve maç bitiminde başlayan canlı müzikle beraber de eğlenceler saat ikiye kadar sürerdi. Oralara da gittiği olmuştu ama o geceleri genellikle sakin bir yerden şehrin hareketliliğini izlemeyi severdi. Dün akşam da o akşamlardan biriydi. Birkaç şişe içkisini almış, çok sevdiği yer fıstığından da yarım kilodan fazla yanına alıp, midesi kazınırsa diye büyükçe bir çiğ köfte dürümü de yanında getirmişti. Artık çoğu kişi kullanmasa da, antikacıdan aldığı küçük radyosunu da yanında getirmiş ve sakin müzikler çalan bir radyo istasyonunu açmıştı. Sonbahar olmasına rağmen sıcak denilebilecek bir geceyi, o avluda, içkilerini bitirip, müziğini dinleyip, şehri seyrederek geçirmiş, sabaha doğru yan basa basa evine gelmişti.
Pastaneden gelen sakinleştirici kokulara dayanamayıp, kahvaltısını da doğru düzgün yapmadığından, pastaneden içeri girdi:
-Selamlar
- Selam. Nasılsın Savaş, baban nasıl oldu?
-İyi iyi çok daha iyi
-Geçen gün sizi gördüm, alelacele hastaneye gidiyordunuz sanırım?
- Evet. Geçen gün kötü oldu, apar topar gittik.
-Şimdi nasıl peki?
-Evde yatıyor. Dinlenmesi lazım.
-Dükkana sen mi bakıyorsun?
-Bazen ben bazen de çırağı açıyor.
-Anladım. Ne istersin ne vereyim sana?
-Valla yokuştan acayip güzel kokular geldi. Sen bana bir dereotlu poğaça, bir de susamlılardan bir tanesini versene
-Hangisinden olsun susamlı
-Ne bileyim neler var?
-Sosisli, kaşarlı, sade, peynirli
-Kaşarlı ver sen
-Çay ister misin?
-Büyük bardakta olursa iyi olur
- Tamam sen otur ben getiriyorum
Dükkanın önünde, köşede duran masaya oturdu. Orası hem caddeyi, hem alt caddeyi, hem de evinin bulunduğu yokuşu görüyor ve bir çok konuma hakim olabiliyordu. Otururken çevredeki esnafla başıyla selamlaştı. Bir dakika sonra da önüne gelen siparişlerini büyük keyifle yemeye başladı. Kesilip de getirilmiş olan poğaça ve susamlıdan bir lokma alıyor, tam boğazına gidiyorken bir yudum çay içiyordu. O sırada da mahallede ne oluyor, ne bitiyor izliyordu. Çocukluğundan beri bu masaya oturur, mahallede olan biteni izlerdi. Mahalledeki değişimler ise onu hem heyecanlandırıyor, hem de korkutuyordu. Tanımadığı kişiler, farklı giyimli, farklı konuşmalı, farklı yaşamlı insanlar mahalleye gelip, evleri tamir edip, oturuyordu. Oysa insanlar bu mahalleden, iyi bir iş bulup kurtulmak ve daha yeni evlerde oturmayı arzu ediyorlardı. Bu kişiler ise buraları duyduklarından beri, varlarını yoklarını buralara getirip, evler satın alıp, çoğu zaman da bu evlerle beraber dükkanlar da satın alıp, buralarda yaşıyor, buralarda çalışıyordu.
Ağır ağır yemekleri yedikten sonra hesabı ödeyip, masadan kalktı. Midesini fazlaca doldurmasa da dün geceden kalan bir ağırlık ve yanma vardı. Bunu geçirmek için, yeni açılan marketin önünden geçerek, ilerideki bakkala gitti:
-İmdat Abi burada mısın?
-Bekle bekle
-Abi soda alacağım
-Bekle geliyorum. Yedi aylık mı doğdun? İşimiz var ki orada değiliz
-Abi alayım ben sodayı, koyayım paranı tezgaha
-Yahu bekle
-Abi işim var
-Aman
Arka taraftan üstü başı toz içinde, tezgaha doğru gelip:
-Yahu Savaş bir beklemeyi öğrenemedin
-Abi
-Ne abisi. Ne alacaksın sen?
-Şu limonlu sodalardan alacağım
-E alsaydın
-İmdat Abi dedim ya alıp, parayı koyayım
-Ya arkadan duyuluyor mu sesin? Bir şeyler vıdı vıdı ediyordun bekle dedim
-Abi ne kadar bu
-1. 25 o
-Abi market daha ucuza satıyor
-E git o zaman. Market orada
-Abi müşteri kaybedersin adam 75 kuruşa satıyor sen 1.25’e
-Napayım? Almak isteyen ondan alır, isteyen benden alır.
-Al abi. Şu 1 şu da 25 kuruş
-Baban napıyor baban? Görünmüyor hiç?
-Nolsun hastalıkla uğraşıyor işte
-Bir iyileşemedi. Götürmüyor musun düzgün doktora?
-Götürmez olur muyum? Daha geçen gün apar topar gittik hastaneye
-Hastane demiyorum. Düzgün doktora götürmüyor musun?
-Abi iyi doktorlara götürüyorum. Elimden geldiğince, duyduğum en iyilerine götürüyorum.
-Yazık oldu adama. Kaç senedir sürünüyor adamcağız. Şu arkadaki İzak Efendiye niye götürmüyorsun?
-Anlar mı ki?
-Oğlum adam neredeyse mahalle kuruldu kurulalı burada doktor.
-Abi onun gözü görmüyordur?
-Oğlum makineler yokken adam eliyle makinelerin yaptıklarını anlıyordu. Mahallede kaç kişiyi ölüm döşeğinden döndürdü. O iyi doktordur bir de ona götür.
-Olur abi götürürüm bir ara.
-Ne bir arası. Adamı al götür. İzah iyi adamdır, işinin ehlidir.
-Peki İmdat Abi götürürüm.
Sodasını konuşurken içtikten sonra dükkandan çıkıp, mahallede yürümeye devam etti. Cadde üzerine yeni açılmış tatlı ve kahve ağırlıklı şeyler satan, açıldığından beri de içi de dışı da dolu olan dükkana baktı. Sonra yeni açılmış büfeye. Karşısındaki markete, ki oradaki en büyük markettir, sebze ve meyveler indirilip, taşınırken, manavın oturup, sigara içerken bacak bacak üstüne atıp, izlemesini gördü. Manava başıyla selam verdi, manav da elindeki sigarasını başının hizasına kaldırıp, elini hafif oynatarak karşılık verdi. Birkaç adım attıktan sonra cebinden listeyi çıkardı. Kasaba girdi. Kasap yerinde yoktu. Oğlu oraya bakıyordu. İçeri girdi:
-Selam Savaş Abi nasılsın?
-Nolsun aynı işte. Bildiğin gibi. Pek değişmiyor bizde bir şey.
-Abi ne vereyim sana?
-Sen bana bir kilo, yok yok bir buçuk kilo çıtır yap.
-Hemen abi.
-Sizde fiyatlar mı düştü?
-Evet abi ya. Dayanacak güç kalmadı.
-Daha geçen gün göğsü senden yirmiye almamış mıydım ben?
-Evet abi. Yirmiydi. Şimdi on altıya indirdik.
-Büyük indirmemiş misiniz?
-Abi piyasası yirmi de millette para mı kaldı? Şu etlere baksana öylece kalakaldı. Anca tavuk ve ciğer gidiyor. Biraz da incikle, boyun.
-E baban memnundu durumdan?
-Ya abi babam boş konuşuyor. Millette para mı kaldı? Haftada bir ödeme geliyor. Toptancıya kalemi kalemine ödüyoruz, malı da alıyoruz. Sonuç? Kesilmese melum melum bakacak koyunu kuzusu, önümde et parçası olarak bakıyor bana.
-Çok mu azaldı satış?
-Öyle böyle değil. Kilo oranları da düştü, et almayıp, tavuk alanlar da.
-Vay anasını. Siz de böyle yakınacakmışsınız ya?
-Abi babam bile söylenir oldu düşün.
-Sen o zaman bana iki kilo göğüs de ver.
-Tamam abi.
-Hatta sen… Pirzola kaça indi?
-17 oldu abi.
-Bir kilo da pirzola ver sen bana
-Etten ister misin?
-Yok ya şu sıralar çok zor? Belki hafta içi kıyma almaya gelirim
-Tamam abi. Sen otur ben hemen hazırlıyorum.
Oturup, on dakika kadar bekledi. Sonra cebinde titreyen telefonunu aldı, açtı. Konuştu.
Hemen ayağa kalkıp:
-Sen şu benim siparişleri dolabında tutsan da ben bir, iki saate gelip alsam olur mu?
- Olur abi de hayırdır. Babaya bir şey olmadı inşallah?
-Yok yok. Hayır bu sefer.
-Olur abi tutarım. Kapatma saatini biliyorsun alırsın ondan önce
-Ayda yılda bir, bir iş görüşmesi geldi onu da kaptırmayayım.
-Aman abi koş koş. Bu dönemde ekmek aslanın ağzında.
-Valla bak siz imanlı ailesiniz. Bir dua mua et de olsun şu iş.
-Büyük bir iş mi abi?
-Kendi alanımda olmayan bir iş. Ama ben bu işten alır yürürüm gibi. Öyle hissediyorum.
-Tamam abi istediğin dua olsun. Tabi ederim.
-Sağol kardeşim.
- Abi senin tavukları şu ciğerlerin arkasına koyuyorum. Ödemeyi şimdi mi yaparsın gelince mi?
-Vereyim şimdi.
-Tamam abi. Kartla mı?
-Yok sen şu nakitten al. Hemen gideyim.
-Tamam abi. Abi ben olmazsam Nergiz burada olur. Ablamdan alırsın.
- Tamam.
- Hadi abi hayırlısıyla şu işini de al da. Umduğun gibi olsun. Görüşürüz abi, işin gücün rast gelsin
-Eyvallah kardeşim
Tam dükkandan çıkıyordu ki:
-Abi
-Efendim kardeşim
-Abi ama sinir minir. Aman abim biraz orada kontrol et. Ban hep kendine yapıyorsun.
-Merak etme kardeşim sen. Sen işine gücüne bak
-Abi haddimiz değil ama. Bak heveslenmişsin, heyecanlanmışsın. Kontrol et de şu sinirini al bu işi
-Tamam hadi hadi işine bak. Akşam alırken malları konuşuruz oyalama beni

Dedikten sonra çıktı ve hızlı adımlarla caddede yürüyüp, sağ taraftaki caddeye döndü. Oradaki küçük esnafların önünden giden dar sokaktan ana caddeye çıktı ve otobüs durağına vardı. Görüşmeye gideceği otobüsü beklemeye başladı. Durakta ayakta duruyordu ama heyecandan bacağı sallanıp duruyordu. Belli süre ayakta bekledi, sonra oturdu. Karşıdaki iskeleye yanaşan vapura baktı. Sonra ilerideki ışıklarda duran otobüsü gördü, ayaklandı ve asfalta doğru indi. Onu görsün diye elini kaldırıp, otobüsün gelmesini bekledi.

GALİP UÇAR

Hikâye 6 Temmuz 2026 tarihinde Boyalıkelimeler sitesinde yayınlanmıştır




 

25 Haziran 2026 Perşembe

3 GÜL HİKÂYE SERİSİ / 1- GÜLSÜM 2- GÜLAY 3- GÜLENDAM

 GALİP UÇAR'ın 3'lü hikâye serisi olarak tek kahraman üzerinden yazdığı 3 GÜL hikâye serisi boyalıkelimeler sitesi üzerinden yayında

1- GÜLSÜM

GÜLSÜM

GÜLSÜM

            Sabahları böyle erken uyanmayı hiç sevmezdi. Hele ki haftanın ilk günü, nefret ederdi sabahlardan. Yorganı üzerinden yavaş yavaş soluna doğru attı. Bir gözü kapalı olarak odayı tek gözüyle süzdü. Her şey yerli yerindeydi. Uyuduğu vakti hatırlamıyordu. Hatta yatakta olduğunu dahi kestirememişti. Kendi kendine: “Helal olsun be! Yatağı bulabilmişim” dedi.

            Hafif bir hareketle doğruldu, oturur pozisyona geldi. Beyaz tülün ardından dışarıya baktı. Apartmanlar, hep apartmanlar. Hepsi de yerinde duruyordu. Mahalle eski bir mahalle olsa da evler yakın zamanda yenilendiği için ve nasıl başarıldıysa; bulunduğu sokağın tamamındaki evler tamamen yenilendiği için, mahalle eski olsa da evler yeniydi. Yeni olduğu kadar da grilerdi. Nasıl da pazartesiye yaraşır bir görüntüydü bu. Eskiye özlem duyayım dese, o da olmazdı. O evlerin tamamı eskiden de griydi ama daha açık griydi. Şimdi tek farkı yeni gri ve yenilenmiş olmalarıydı.

            Yine yavaş hareketlerle bacaklarını yere uzattı. Ellerini saçının üzerinde gezdirdi ve at kuyruğu yaparcasına bir yerde avuç içinde saçlarını sıkıştırdı. Gözlerini kapadı kısa bir süre, tekrar açtı. Bunu yaparken kafası öne eğik, sırtı kambur pozisyondaydı. Gözlerini açtığı an dik durdu. Tekrar gözlerini kapattı. Burnundan derince bir nefes çekti, ağzından hızla üfledi. Sonra bir derin nefes daha. İçerisinde biraz tuttuktan sonra bu sefer hafifçe dışarıya saldı nefesini. Gözlerini açtı. Karşısında ayna duruyordu. Aynadan gözlerinin içine baktı. Henüz ayılamamış ve hala şiş gözlerini gördü. Bir şey yapmadı. Ayağa kalktı, yavaş yavaş dolaba doğru yürüdü. Dolabı açtı. Birinci çekmecesini kendine doğru çekti. Telefonunu oraya koymuştu. Açma düğmesine bastı. Biraz açılmasını bekledi. Şifreyi girdi. Şifresini girdikten sonra telefonunun açılmasını beklerken bir yandan da gözleriyle dolabın içini süzdü. Hafif kül rengi, küt saçlarına uygun ne giyebilirdi, onu düşündü. Bu sırada telefon tamamen açılmış ve bildirimler arka arkaya gelmeye başlamıştı.

            Geceleri telefonu açık yatmazdı. Her zaman uyku öncesinde illa kapardı. Bir de hiçbir zaman başkasının evinde kalmazdı. Gece biriyle kalacak olsa da gün ışımadan önce illa evine gelir ve odasında yatardı. Bu onun değişmez kuralıydı. Çocukluktan beri tembihliydi. Eğer ki evinin olduğu şehirdeyse, o gece taksi ya da illa bir ulaşım aracı bulunur ve eve dönülürdü. Onun çevresinde olacak kişiler de bunun bilinciyle onunla ilişkilerini kurardı. Eve erken gelmezdi, erken de yatmayı hiç sevmezdi ama gece illa o yatakta geçecek ve odasının lambası sönecekti. He bir kuralı daha vardı. O yatakta sabah yalnız uyanacak ve odasında güne yalnız merhaba diyecekti. Bu sebeptendir ki sevgilisi olan kişilerle her zaman sorun yaşamıştı. Onların evinde kaldıysa bile gece illa dönmüş kalmamıştı. Kendi evine gelenleri de gün ışımadan bir saat öncesinde evinden kovarcasına göndermişti. Dayanabilen birkaç kişi olmuştu. Şu an olan da onlardan biriydi.

            Aslında onun da dayanabilme sebebi evli olmasıydı. Çalıştığı firmanın rakip firmasında üst düzey bir yöneticiydi. Çocukları ve hala mutlu giden bir evliliğini sandığı karısı vardı. Firmalar arasındaki hırs ve rekabetle geçen toplantıların birinde Gülsüm’ün müthiş sunumları ve savunmalarını görmüş ve onun bu karizmatik hallerine hayran kalmıştı. İşte böyle bir günde daha tekliflerin sunulup, ihale bitiminde bir cesaret, Gülsüm’ün yanına gelmiş ve yemeğe çıkmayı teklif etmişti. Gülsüm’ün kabul edeceğini hiç beklemiyorken, kabul edilen teklifiyle şaşırsa da bunun bir iş taktiği olduğunu düşünüp, akşamki yemeğe tedbirli gelmişti. Lakin gel zaman git zaman, ilişkinin boyutu değişmiş, aşk ilişkisi olmasa da karşılıklı keyif ve zevk çıkarı doğrultusunda bir ilişki oturmuştu.

            Bu ilişkinin kurallarının olması gerektiğini ilk gün Gülsüm ona söylemişti. Bu kurallardan da ilki; haftada bir gün görüşülecek ve o gün hep sabit olacaktı. O gün de haftanın en yorucu günü olan pazartesi günü olmalıydı. Çünkü pazartesi günü, hem haftaya başlamanın stresi, hem hafta sonundan kalan iş birikmişliği, klasik olacak belki ama sendromları olan ama daha önemlisi zihince de atlatılıp ne kadar eğlenilmeye en elverişsiz gün olsa da asıl eğlenilmesi ve zihnin boşaltılması gereken gündü. Tabi aynı zaman da stres yaşamın bedenin de rahatlaması, gevşemesi gereken gündü. Bu sebepten görüşülecek gün, sebep ya da mazeret asla kabul edilmemek koşuluyla pazartesi olmalıydı. İş gezileri, yıldönümleri, doğumgünleri dahi olsa o gün asla bir başka yere gidilmeyecekti. Hasta dahi olunulsa yan yana gelinilecek ve beraber yaşanılacaktı. Buna karşılık evli olması ve çocuklarının olması kabullenilerek geri kalan altı gün onlara bırakılacaktı. İkinci koşul ise asla ve asla saçının rengi ve şekline karışılmayacaktı. O, kül saç rengini seviyor ve yirmili yaşlarında dahi o renge boyatıyordu saçlarını. Hatta üniversitenin ilk senesinden itibaren kül rengi ve küt saçlarını hiç değiştirmemişti

            Gerekli hazırlıklarını yaparken bir yandan da sevgilisinden gelen sabah mesajlarını ve akşam nerede buluşacaklarına dair mesajları okudu. Hızlıca da cevabını yazdı. Daha sonra ağır adımlarla koridorda duran sehpanın yanına gitti. Arabasının anahtarını aldı. Sonra da duvarda asılı duran evinin anahtarını. Kapıyı kapatıp, kilitledi. Asansörü çağırırken bir yandan da telefonundan gelen mesajları ve mailleri kontrol ediyordu. Asansör geldiğinde ise ilk adımını atar atmaz tekrar aynaya baktı. Saçını düzeltti. Kül rengi saçına uygun olarak beyaz blazer ceket, içine kül rengi ama aralarında açık yeşil tonlar olan bir gömlek giymiş, altına da beyaz diz üstünde biten bir etek giyinmişti. Ayakkabıları ise ince topuklu ve gömleğinin detayındaki renkte bir yeşil ayakkabıydı. O kendini incelerken, nihayet asansör arabanın bulunduğu otopark katına gelmişti.

            Yine ağır adımlarla ve topuk sesi boş otoparkta yankılana yankılana yürüdü. Arabasının yanına geldi. Kapıyı açtı, koltuğa oturdu. Aynaya baktı. Dikiz aynası daha büyük gösterdiği için makyajındaki ayrıntıları daha iyi görüyordu. Ruju hoşuna gitmemişti. Çantasından çıkartıp, biraz daha sürdü. Sonra telefonunu eline aldı ve konuşmaya başladı:

-“Selam Meryem. Ben şimdi yola çıkıyorum. Sen randevularımı düzenledin umarım… Unutma asla ve asla saat beşi geçmeyecek şekilde takvimimi ayarlayacaksın. Akşam Çengelköy’deki yeni açılan yerde randevumuz olacak, sen orayı ara, zaten biliyorlar ama her zaman yediğim yemek ve içkiyi hazırlasınlar. Kesinlikle gecikme istemiyorum. Bir de lütfen ben gelmeden odamda double espresso hazır olsun. Asla ve asla bugün uykum açılmadı. Sert bir şey içmem gerekiyor. Raporlar umarım hazırdır ama raporlardan önce atılacak imzalar varsa masamın ortasına koy ve en geç yarım saat içinde odamdan teslim al. Sanırım yirmi dakika içinde orada olurum. Bir de lütfen saat on bir civarındaki ara öğünüm için o sevdiğim meyvelerden bir tabak hazırla ve otuz yedinci kattaki boğaza bakan masaya koy. Beni anladığın ve asiste ettiğin için tekrar teşekkürler, bu sözleri biliyorsun ki telefonda söylemek zorundayım, ofiste üstün olarak emirlerim arka arkaya gelecek ve benden pek güzel bir söz duyamayacaksın; her zamanki gibi, bu sebepten kapatmadan önce kolay bir gün geçirmeni diliyorum” dedi ve arabasının kontağını açtı. Yavaş yavaş arabasının hareket ettirirken, caz müziği çalan bir radyo frekansını ayarlayarak, hafif piyano solosu eşliğinde şehrin kaosunun içine daldı. Gün uzundu ve gece yine burada bitmeliydi…  

2- GÜLAY

GÜLAY

            Öğle vaktine doğru uyandığı için her zaman olduğu gibi bugün de dinç kalkmıştı. Enerjik bir şekilde hızlıca mutfağa gitti. Masanın üzerinde duran limon, salatalık, maden suyu, maydanoz karışımı suyu, büyükçe bir bardağa doldurdu ve yudum yudum içti. Ferahlamıştı. Nedense, gece derin ve sakin bir uyku geçirmesine rağmen içi yanarak uyanmıştı. Üzerinde masmavi saten bir pijama vardı. Çok seviyordu. Durduk yere o pijamasını okşayıp, keyif alabiliyordu.

            Aslında bu okşama huyu her zaman da ona zevk vermişti. Sevgilisinin de en çok saçlarını okşamayı seviyordu. Onu öpmeden önce saçlarını uzun uzun karıştırır sonra öperdi. Dün gece de sinema dönüşünde arabada uzun uzun saçlarını okşamış sonra da onun evine gitmişlerdi. Hatta o kadar fazla okşamıştı ki adam doğru düzgün filmi bile takip edememişti. Hele ki aksiyon bölümlerinde; saçının çekilmesi ve başının itilmesinden dolayı, en heyecanlı sahnelerin çoğunu kaçırmıştı. Ama okşamak, Gülay’ın en sevdiği şeydi. Haz aldığı nokta okşamaktı.

            Gariptir ki okşanmayı hiç sevmedi. Sevgilisi dahi olsa kendisini, özellikle de saçlarını asla okşatmazdı. Siyah saçlarına dokunulmaması onun için çok önemliydi. Saçları düzdü ve omzunun biraz altına kadar uzunluktaydı. Kendisi bile saçlarına dokunmazdı. Her zamanki doğal haliyle kalmasını isterdi.

            Suyu bittikten sonra dolaba doğru yöneldi. Dolaptan probiyotikli yoğurdunu aldı, buzdolabını kapısını kapattı. Daha sonra üst tarafta bulunun dolap kapağını açtı. Oradan doğranmış kuru meyvelerin bulunduğu kavanozu indirdi. Diğer eliyle de hemen dizinin ucundaki çekmeceyi çekip, kaşık aldık. Kavanozu açtıktan sonra kaşığı iki kere dolu dolu kavanoza doldurup kuru meyveleri tezgahtaki tabağına koydu. Sonra üzerine yoğurdu döktü. Birkaç adım attıktan sonra balkon kapısının yanındaki kapağı açtı, oradan chia tohumu olan kavanozu aldı. Ondan da bir kaşık dolusu alarak tabağına koydu. Sonra onu bırakıp aynı yerdeki yulaf dolu kavanozu aldı. Yulaftan üç kaşık kadar koydu ve kavanozu yerine bıraktı. Hızlıca tabaktakileri karıştırdıktan sonra masanın üzerine bıraktı ve odasına doğru yürüdü.

            Odasına geldiğinde ilk önce camı açtı. Karşısında ne kadar apartmanlar olsa da odaya temiz hava dolsun diye sonuna kadar camı açmıştı. Camı açtıktan sonra hemen camın yanındaki koltuğa oturdu. Biraz dışarıya baktı. Sonra dik pozisyona gelip, gözlerini kapattı. Camdan gelen serin havayı derince burnundan içine çekti. Sonra hızlıca ağzından dışarıya üfledi. Sonra bir derin nefes daha çekti, biraz içinde tuttu. Sonrasında ağzından hafif hafif üfleyerek gözlerini açtı. Biraz başı dönse de ferahlamıştı. Saatine baktı. Neredeyse saat on iki olmak üzereydi. Salı günleri sokak bu saatlerde dingin oluyordu. Hemen koltuktan kalkıp, dolabına yöneldi. Kapıyı açtı. Gözleriyle kıyafetlerini süzdü. Parlament mavisi taytı ve üzerine de parlament mavisi çizgileri olan siyah tişörtünü giymeye karar verdi. Onları dolaptan alıp, yatağının üzerine koydu.

            Ardından tekrar dolabına yöneldi. Koltuk altlarını kokladı, ter kokuyordu. Göğsüne doğru da kokladı. Hatta daha iyi koku alabilmek için üzerindeki pijamanın göbeğine kadar olan düğmelerini açtı. Sutyen takmamıştı. Gece yatarken sevmezdi. Zaten sanırım eve de sutyensiz gelmişti. Dün gece sevgilisinin evinde üç dört kadeh içki içmiş, daha sonra gecenin ortalarına kadar hayli yoğun ve yorucu bir sevişme yaşamışlardı. Hala da bunun ağrısını kasıklarında hissediyordu. İçinde: “Birazdan sporu yapar, sonra da yoga yapar gevşetirim kendimi, zaten dünkü sevişme sonrası hayli esnedim” diye geçirdi. Eve geldiğinde ise neredeyse güneş doğmak üzereydi. Üç, dört saatlik uykuyla olmasına rağmen kendini zinde hissediyordu. Zaten her Salı günü böyle geçiyordu.

            Dolabın önünde kendini koklaması bittikten sonra dolabında yer alan çekmecelerden ikincisini açtı. Gün içinde kullanacağı eşyaları buraya koyuyordu. Hatta o kadar içmişti ki, sesler onu rahatsız eder olmuştu. Gece bu sebepten dolayıdır yüzüklerini de kolyesini de hatta cüzdanını dahi buraya koymuştu. Telefonu da buradaydı. Telefonunu açtı. Gelen mesajlara baktı. Kafasında kendince bir takvim oluşturdu.  Sonra yatağına dönüp seçtiği kıyafetleri giyindi.

            Giyinme işlemi bittikten sonra tuvalete gitti ve orada her zaman olduğu gibi güneş kremini yüzüne sürdü. Daha sonra parlak ve renk değiştiren sportif güneş gözlüğünü taktı ve kapının önüne geldi. Parlak ve renk değiştiren şeyleri çok severdi. Spor ayakkabısı da bu nedenle böyle renklerden oluşuyordu. Böyle bir spor ayakkabı ya da kıyafet bulduğu an, parası neymiş, fazla mıymış, kullanışlı mıymış bakmadan hemen satın alırdı. Bu ayakkabıya da ciddi bir rakam ödemişti. Umurunda değildi. Spor yapmadan önce her Salı günü bu ayakkabıyı giyer öyle çıkardı. Hemen kapının orada duran sehpadan evin anahtarını ve telefonla konuşması için kulaklığını aldı. Anahtarı ve telefonunu bel çantasına koydu. Telefonla, kulaklığın bağlantısını gerçekleştirip, kulaklığı da sağ kulağına taktı. Mutfağa doğru yönelip, spor yaptığında kullandığı mavi su matarasını aldı. Onu da bel çantasının yanındaki özel bölüme koydu. Kapıyı açtı ve hızlı adımlarla merdivenden indi.

            Bu sırada sevgilisini aradı. Telefonu açmadı. Mesaj atmaya karar verdi. Apartmanın kapısından çıktığı an, hemen sağ tarafa geçti ve sevgilisine mesaj attı:

            “Bugün spor salonunu saat üç gibi açacağım. Arka arkaya özel çalışmalar var bir de kapatmadan önce bir ritmik dans isteyen kişi. Bu nedenle dışarıda yemek yemeye gerek yok. Ben sanırım on gibi çıkabileceğim. Spor salonunda yemek yerim. Sen saat on buçuk gibi benim evin önünde gelirsin, eve beraber gireriz. Evde vakit geçirmek güzel olacaktır. Bu akşam sakinlik ve romantiklik istiyorum. Zaten sabaha enerjik başladım. Aynı sakinlikle devam ederiz ama sonrası… unutma ona göre kendini hazırla.”

            Mesajını yazdıktan sonra sokağı ilerisindeki parka doğru hafif tempoyla koşmaya başladı. Bir yandan da saatinden koşu temposuna uygun, enstrümantal şarkıları ayarlıyordu. Parkın içinde girip, dört tur attı, sonra biraz ilerideki yeşillik alana doğru temposunu hızlandırarak ilerledi. Siyah saçları, o koştukça omzuna vuruyordu. Belki okşanmayı sevmiyordu ama saçlarının omzunu dövmesi onu kamçılıyordu. Saçı omzuna vurdukça daha bir tempolu ve daha da konsantre olarak koşuyordu.

            O hırslıydı ve koştukça sanki bir şeylerin, onu yoran, onu sıkan, onun peşinden gelip ona baskı uygulayan bazı şeylerin de üzerine basıp, onları ezip, parçalayıp geçiyordu. O güçlü bir kadındı, romantikti de. Ama biliyordu ki bu dönem romantizmin dönemi değildi. Dönem güçlü olmanın, güç gösterisinin dönemiydi.



3- GÜLENDAM

GÜLENDAM

GÜLENDAM

            Saatin zilinin çalmasıyla beraber koşa koşa dolabına koştu. İlk çekmeceden yeni iç çamaşırlarını aldı. Bol ve rahat olanlarından seçti. Sadece sutyenini sporcu sutyeni olanlarından taktı. Hareket ettiğinde göğüslerinin oynamasını istemiyordu. Hem kendisi rahatsız oluyordu, hem de çevrenin ona bakmasını istemiyordu.

            Daha sonra üçüncü çekmeceyi açarak oradan telefonunu aldı. Düğmesine bastı. Açılmasını beklerken, sehpanın üstünde duran defterini karıştırdı. O günün tarihine geldi. Gideceği yer Tarabya’daydı. Yolu biraz uzundu ama işini de yapmak zorundaydı.

            Altına şalvarımsı, geniş bir eşofman altı giyindi, üstüne ise fuşya renginde bir tişört. Sonra da büyükçe çantasını alarak yola koyuldu. Evinden çıktıktan sonra etrafa selam vere vere, ana caddenin üzerinden yürüdü. On dakika kadar yürüdükten sonra sahile inen minibüslerin kalktığı durağa gelmişti. İlk minibüs doluydu ama biraz daha vakti olduğundan binmek zorunda da değildi. bir sonraki minibüsü bekleme kararı aldı. Çantasını açıp, ince, uzun sigarasından bir dal çıkarttı. Dudağına koydu ve çantasının içerisinde uzunca bir vakit çakmağını aradı. Bulamadı. Ceplerini yokladı. Orada da yoktu. En sonunda çantasının içindeki küçük cüzdana koyduğunu hatırladı ve ona ulaştı. Fermuarını hızlı bir hamleyle açıp, içinden mor renkli çakmağını çıkarttı. Sertçe bir hamleyle çakmağı çakıp, sigarasını yaktı. Bu sırada ilk minibüs de kalkmıştı. İkinci minibüs de yanaşmasına karşın, sigarası bitmedi diye hemen binmedi. Etrafı süze süze sigarasını içti. Minibüs dolmakta olsa da kendisine son yer kalana dek sigarasından vazgeçmedi. Minibüs neredeyse tamamen dolmak üzereyken sigarasını yere attı ve boş olan son iki koltuktan birine oturdu.

            Sarsıla sarsıla yaptığı yolculuktan sonra nihayet sahile ulaşmıştı. Oradaki durağa geldiğinde minibüs şoförüne müsait bir yerde inmek istediğini söyledi. Zar zor da olsa durağa yakın bir yere yanaşan minibüsten, kapı önüne yığılmış insanları ite ite çıkabildi. Minibüsten indiğinde ise derin bir nefes aldı. Tekrar çantasını yokladı, yeni bir sigara çıkarttı ve sigarasını yaktı. Durağa doğru sakin adımlarla yürüdü. Durakta bulunan tabeladan Tarabya’ya gideceği otobüsün numarasına ve kaç dakika sonra geleceğine baktı. Sekiz dakikası vardı. Durak içinde sigara içilmesi yasak olduğu için, durağın yan tarafına geçti ve sigarasını içmeye devam etti.  Nihayet otobüs geldiğinde ise sigarası çoktan bitmişti.

            Otobüsle yaklaşık yarım saatlik bir yolculuk yaptıktan sonra Tarabya’ya ulaştı. Beş dakika kadar daha yürüme mesafesi vardı. Aslında sahile yakın olsa da ev yokuşta olduğu için beş dakika sürüyordu. Evin kapısına geldiğinde ise kapının yanındaki siyah camdan kendini kontrol edip, üstünü başını düzeltti. Eliyle kapıyı iki kere tıklattı. Duyan olmadı. Zil çalmayı hiç sevmezdi. Hele ki sabah saatlerinde zilin çalması onu rahatsız ettiğinden kimseye de bu eziyeti yapmak istemezdi. Ama çalmak zorunda kaldı. Bir dakika kadar sonra ise kapı açıldı, içeriye buyur edildi. Ağır adımlarla kısa üç merdivenden aşağıya inerek salona ulaştı. Karşısında duran, altmışlı yaşlarda, sarı boyalı, omuzlarında biten saçlı, simsiyah bir takım giyinmiş kadın ona seslendi:

-“Hoş geldin. Lütfen rahat ol.”

-“Rahatım zaten hanımım. Gecikmedim değil mi?”

-“Yok yok gecikmedin. Merak etme. Üstünü değiştirmek iste misin?”

-“Yok hanımım ona göre giyindim geldim. Çıkışta giyinir çıkarım.”

-“Nereden başlayacaksın?”

-“Siz nereden istersiniz?”

-“Aslında odalardan başlasan iyi olur. Sonra salona girersin. En son da mutfakta akşam yemeğini hazırlarsın bir de orayı temizler çıkarsın.”

-“Olur hanımım sorun değil.”

-“Normalden biraz fazla para bırakacağım. Şaşırma. Piyasa fiyatını biliyorum ama ben paranın çok daha iyi işler yapabileceğini ve memnun olan birinin çok daha iyi çalışacağını kendi şirketimden biliyorum. O sebepten piyasadan yarı fiyat daha fazla parayı vestiyerin oradaki kalemliğin içine bırakacağım. İşini bitirdiğinden, onu da alır, kapıyı çeker çıkarsın.”

-“Tabi hanımım. Yemek olarak ne emredersiniz?”

-“Buzdolabının üzerinde bir liste var. Malzemelerinin de tamamı buzdolabının içinde mevcut. Mümkün olduğunca bol zeytinyağı kullan. Hee unutmadan. Çıkmadan yaptığın yemeklerden sen de ye öylece çık. Benim evimden kimse ne emeğini almadan çıkar, ne de karnı doymadan.”

-“Teşekkür ederim hanımım.”

-“Ben şirkete geçiyorum. Evde çalışanlardan da yardım istersin ama acil bir şey olursa beni direk ara. Eğer toplantılardan birinde değilsem zaten hemen dönerim, eğer açamadıysam da asistanım açacaktır. Ona da istediğin gibi anlat bana bir yolunu bulup ulaşır.”

-“Tamam hanımım. Çok teşekkür ederim.”

-“Hadi o zaman kolaylıklar dilerim. Umarım kazasız belasız, kendini de çok yormadan işini yaparsın. Memnun olursak da tabi ki devam ederiz.”

-“İnşallah hanımım.”

            Kadın konuşması bittikten sonra sert ve hızlı adımlarla evden çıktı. Bir dakika kadar sonra da hızlıca kalkan bir arabanın sesi duyuldu.

            Gülendam söylendiği gibi, çok da dağınık olmayan odalardan temizliğe küçük küçük başladı. O sırada yanına gelen bir kişi ona seslendi:

-“Şey, Gülendamdı değil mi?”

O sırada ona seslenildiğini anlamadı

-“Gülendamdı değil mi? Gülendam”

Arkasını dönüp baktı. Evde çalışanlardan biriydi

-“Evet Gülendam. Buyrun.”

-“Biz genellikle çalışırken müzik dinleriz de eğer sen de istersen sana da bir kulaklık verelim. Merkezi sistemden onu da bağlayalım sen de müzik dinleyerek çalışmana devam et.”

-“E olur. Çok da güzel olur”

-“Tamam. O zaman birazdan sisteme bağlayıp getiriyorum. Nasıl olsun kulak içi mi, baş üstü mü?”

-“Vallahi baş üstü olursa sevinirim. Kulak içinde güm güm rahat edemiyom.”

-“Tamam bekle geliyorum.”  

            Yatağı toplamış, yandaki komodinlerin tozunu alırken aynı kişi elinde kulaklıkla girdi. Kulaklığı uzattı. Gümbür gümbür sesler geliyordu. Teşekkür edip, elinden aldı. Kulağına taktı. Hızlıca bir pop müzik çalmaktaydı. Yavaş yavaş müziğin de temposuna uyarak toz almaya devam etti.

            Yaklaşık altı saat sonra ise mutfakta işlerini bitirmiş ve kadının dediği gibi yemeklerden kendine kadar olanı da yemişti. Onları da toparladıktan sonra tuvalete doğru gitti. Çantasını da yanına almıştı. Çantasında çıkışta giyeceği kıyafetleri çıkarttı ve üzerini değişti. Sonra makyaj malzemelerini çıkarttı. Kıpkırmızı bir ruj sürdü. Pembece bir allıkla yanaklarını derinleştirecek şekilde makyajına devam etti. Sonra göz kenarlarından yukarıya doğru çizgisel rimelini de çekti.

            Tuvaletten çıktığında, ona kulaklığı getiren çalışan öylece bakakaldı. Yabancı biri sanmıştı.

-“Kimsiniz? Nasıl eve girdiniz?”

-“Abla tanımadın mı? Ben Gülendam Gülendam.”

-“Gülendam mı? Nasıl bu kadar değişebildin?”

-“Eh makyaj bu. Kadının mucizesi değil mi?”

            Kadının şaşkın bakışları arasında vestiyerin oraya gitti ve kendisine söylenen kalemliği aldı. İçine açıp bakmadan çantasına koydu. Ayakkabılarını giyinip, dışarıya çıktı. Evden sahile kadar yürüdü. Sahilden biraz daha ilerledi. Beş dakika sonra bir banka oturup, telefonunu çıkarttı. Birisini aradı:

-“ Alo! Nasılsın? Ben hazırım. Napalım? Sarıyer’de o sahildeki mekana mı gidelim? Ben çok yakınındayım. On, on beş dakika kadar sonra orada olurum. Ama merkezde önce bir bankaya uğrayayım da şu imzaları atıp, işlemleri başlatayım olur mu? Tamam biz otuz, otuz beş dakika sonra diyelim o zaman. Tamam öptüm. Merak etme gecesi de çok güzel olacak.” 



1 Haziran 2026 Pazartesi

İMSOMNİK GECELERİN ÖYKÜLERİ İKİNCİ BASKISIYLA OKUYUCUSUNU BEKLİYOR

 Galip Uçar'ın Mart 2023 tarihinde yayınlanan ilk hikâye kitabı İMSOMNİK GECELERİN ÖYKÜLERİ, ikinci ve yepyeni baskısıyla KİBA Yayınlarından, okuyucusuyla buluşuyor.

İnternet kitapçıları ve eticaret sitelerinden edinebilirsiniz



5 Nisan 2026 Pazar

YAKUT

 

                                                                               YAKUT

                Uzun yıllar sonra, cesaretini toplayıp da, kaç gündür boncuk gözleriyle ve dudağını bükerek yanına gelip: “Sen de geleceksin dimi nine?” diye soru soran torununu kırmamak için, en güzel döpiyesini giyerek lakin bir ruj, az allıkla kendini çok da göstermeden gitmeye karar vermişti.

                Büyük kızı, onun bu kararına hayli şaşırsa da o, boncuk torununu asla kıramazdı. Seçtiği elbise de zaten abartılı değildi. Kahverengi bir ceket ve yine aynı renk diz altında biten bir etek, içine de arasında mavi tonlar olan beyaz bir gömlek.

                Tabi bir de o sabah uyanıp, çekmecesini açıp da, belki yirmi küsür yıldır takmadığı, yakuttan kolyesini takmıştı. Eskiden de bir yere gidecek olsa, kendisinin yaptığı bu yakuttan kolyeyi takmadan gitmezdi. Onun için yakut dünyadaki en özel taştı. Sevdiklerine de bu taştan kolyeler yapardı. Her çocuğunun da bu taştan takıları vardı. Hepsini de kendisi yapmıştı.

                Kızı ve torunu erkenden prova için okula gitmişti bile. Kendisi de hafif bir kahvaltı yaptıktan sonra sofrayı toplamış ve hazırlanmıştı. Elbisesine uygun kahverengi deri bir çantayı da koluna takıp, yavaş yavaş okul yolunda ilerlemişti.

                Okula vardığında ise bahçenin hınca hınç dolu olduğunu gördü. Kapının eşiğinden sandalyeleri süzdü. Kızının ona ayırdığı yeri bulmaya çalıştı. Nihayetinde kızı da onu aradığı için annesini fark edip el sallamıştı. Görüp oraya doğru ilerledi. Yavaş yavaş sandalye aralarından geçerek ve her geçişte; biraz da kilolu olmasından dolayı, özür dileye dileye kendine ait yere gelip, oturdu.

                Gösterilerin başlamasıyla birlikte de çocukların bol heyecanlı ve bol hatalı ama illa ki hoş görülen sevimlilikle yaptıkları gösterileri, güle güle izledi. Sıra torununun olduğu gruba gelince ise sandalyesinde iyice bir doğrulup, sahneye kendini hizaladı. Öylesi bir heyecanla izliyordu ki gözünü sahneden alamıyordu. İşin gerçeği torununun dışında da gözüne pek de başka çocuk takılmıyordu.

                Torununun gösterisi bittikten sonra kızı yanından ayrılıp, torununun hazırlandığı yere giderken, sahneye çıkmak üzere olan başka bir çocuk gözüne takıldı. Boynunda kendisinde de olan yakut taşından kolye vardı. İşin daha ilginci bu kolyeyi bir yerden hatırlar gibiydi. Gösteri boyunca o çocuğa gözünü sabitleyip, kolyeye dikkatlice baktı. Hatta gösterinin sonuna doğru daha iyi görebilmek için yerinden kalkıp, sahneye doğru ilerledi.

                Sahneye yaklaştıkça da yürek atışları daha da arttı. Bu kolye… Bu kolye onun yaptığı kolyeydi. Hatta bu kolye…

                Tam da o an kızı ona seslendi: “Anne ne yapıyorsun orada? Gelsene.  Otursana.” Tam seslendiği anda da gösteri bitip, çocuklar okulun içine doğru ilerledi. Kızının yanına mı dönse, kızın peşine mi gitse arada kaldı. Ama sonunda içeri gidip kızı bulmaya karar verdi. Tabi kızı da arkasından koştu.

                O yaşlı ayakları uzun zaman sonra bu kadar hızlı adımlar atıyor, okulun bir sınıfından başka sınıfına bakıyordu. Her girdiği sınıfta: “O kız burada mı? Boynuna yakut kolye olan kız. Burada mı o kız?” diye soruyor, bulamadıkça başka sınıfa geçiyordu.

                Tam ümidi kesip de artık sınıflara girmeyecek kadar yorulduğu an, merdivenlerden bir adamın elinden tutarak, o çocuğun indiğini gördü. Derin bir nefes alıp, kendini doğrulttu ve yanlarına gitti:

-“Durun, durun!”

-“Aman teyzeciğim aman! İyi misin? Dur, dur sakinleş!”

-“Anne iyi misin?”

-“Dur be kızım!” kızın yüzüne bakıp, sonra da boynunu işaret ederek “Bu güzel kızım ne güzel de kolye takmış. Nereden aldınız? Bak güzel kızım bende de var o taştan.”

-“Teyzem iyisin kesin değil mi? Teyzem bu kolye doğduğundan beri Yakut’ta. İsmi de ondan gelme.”

-“Doğduğundan beri ha!”

-“Evet doğduğundan beri. Daha doğrusu doğduğundan beriymiş.”

-“Nasıl? Siz görmediniz mi?”

-“Yakutcuğum istersen sen arkadaşlarının yanına gidip bugün için vedalaş. Tatil ya haftaya göreceksin.”

-“Olur baba.”

                Kız ilerledikten sonra merdivenlerden de inen adam, teyzeyle beraber daha düzayak bir yere geçip konuşmaya devam etti:

-“Teyzem biz Yakut’u bir kurumdan evlat edindik. Zavallım öksüz kalmış. Elinde de bu kolyesi.”

-“Bu kız sizin değil mi? Gerçekten bu kız senin öz çocuğun değil mi?”

-“Dur anne sakinleş! Lütfen sakinleş! Beyefendi gerçekten sizin çocuğunuz değil mi?”

-“Değil hanımefendi. Evlat edindik.”

-“Beyefendi bu kolye annemin, kaybolan kız kardeşim için çocukken yaptığı kolye. Eğer bu dedikleriniz doğruysa”

-“Doğru kızın doğru. Ben yaptığım kolyemi mi bilmem? Ne şimdi benim Ayselim ölmüş mü? Ayselim’in öldüğüne mi bana yadigar bir torun bıraktığına mı?” derken oracıkta bayıldı.

                Apar topar çağırılan ambulansa binerken ise kızı, adamın telefon numarasını alıp, daha sonra buluşmak için sözleşti. Kızıyla beraber ambulansa binip hastaneye gittiler. Akıllarında bin bir soru…  


GALİP UÇAR


Öykü Edebi Dergi'nin Nisan 2026 sayısında yer almıştır



15 Ocak 2026 Perşembe

ARAYIŞ

     Kaç günlük uykusuzluğundan dolayı göz altı morluklarının üstünden, yeşile yakın ela gözbebekleri ağlamamaya direnen doluluğunun içinden etrafa derin derin bakıyordu. Gayrı ihtiyari sol elini yüzüne koydu. Avuç içi ağzının çoğunu kapatıyordu. Diyecekleri elbette çoktu ama belki de bedeni ağzına avucunu refleks olarak bilinçli göndermiş, söyleme, diyordu.

     Metroda gidenleri uzun uzun, derin sessizliğiyle süzdü. Yanıbaşında bağıra çağıra konuşan iki adamın sözleri flu bir arka fondan ibaretti. İç sesi zaten başka sesleri duymasına izin vermiyor, konuşuyor da konuşuyordu.
     Uzun boylu olmasının avantajı olarak, metronun diğer vagonlarının uzaklarını da oturduğu yerden, yanında oturanların tepeleri üstünden görebiliyordu. Zaten bu hal de uzun boyundan dolayı başına gelmemiş miydi? Şimdi o uzun boy mütemadiyen içini kemiren soruların cevabını arayan, karanlık içinde dikilmiş bir deniz feneri gibi ayrıntı görmeye çalışan gözlerine alan açmaktan başka pek de işine yaramıyordu.
     İleride duran kahverengi pantolonlu, krem gömlekli kumral kadına baktı. Ten renginden çok kıyafetine uyumlu fondotenini fark etse de ayrıntılara takılma zamanı değildi. Sonra sarı bereli, gözlüklü, esmer, kıvırcık saçlı kadına ve ona harıl harıl bir şeyler anlatan şişmanca yanaklı, kalın gözlük çerçeveleri olan, gri şişme montlu kadına. Ağzını büzerek içinden: " Yok olmaz" dedi. Kafasını geriye doğru eğip, cama doğru yasladı. Bunalmıştı. Hafif gerindikten sonra bu defa da diğer tarafa doğru bakındı. Yanındaki adamlar hala konuşuyordu. Kelliklerinin altında karşılıklı sözleriyle bir şeyleri anlatıyor, karşılıklı cevaplıyorlardı. Umurunda bile değildi. Hatta yanındaki tepesi daha az kel adamın anlatırken yerinden kalkıp oturmaları bile normalde sinir olacağı bir hareket olsa da umruna gelmiyordu.
     Aniden metronun kapıları açıldı, bir grup insan istasyonda inerken, bir grup da; belli ki havaalanına gidecekler, ellerinde renk renk bavullarıyla metroya bindiler. Bir de lacivert eteği ve yeleği, içine giydiği beyaz gömleği, abartılı makyajıyla ve bereye benzeyen lacivert şapkasıyla bir hostes de olduğu vagona girdi. Hostesi baştan ayağa süzmesi sonrasında: " Bundan da olmaz. Bu mu? Hah!" diye içinden geçirerek gözlerini diğer vagona doğru dikti. Ağırlıkla erkeklerin oturduğu bir vagondu. Ayaktakilerin de çoğunluğu erkekti. Arada yer verilmesini bekleyen yaşlı kadınlar da vardı. Muhtemeldir ki muhacirlerden biri olan, sahte sarışın, açık tenli, kahverengi güneş gözlüğü camları olan, seksenlerden arta kalmış gibi duran kadına bakınca da: "Yok artık! O kadar da değil" dedi kendine ve gözünü başka yerlere dikti.
Yanındaki adamların gürültüden ibaret gelen konuşmalarının haricinde metroda yapılan anonslar da umuruna gelmediğinden o gürültüye karışıp gidiyordu. Bir ara sol dizinin arkası kaşındı. Gözünü vagondaki insanlardan ayırmadan sol elini uzatıp, hafif yaylanarak kaşımaya başladı.
Tam o an yanında oturan yaşlı kadının elinin önüne doğru uzandığını fark etti. Kafasını ona doğru çevirdi. Kadın telefonundan görüntülü olarak biriyle konuşmaya başlamıştı. Bir de onların yüksek tonlu konuşmaları, yeni gürültü olarak ortama eklenmiş oldu. Telefonun ekranına bakıp kendinin de görünüp görünmediğine baktı, ne olur ne olmaz diye biraz daha sağına doğru kendini çekti.
     Yeni istasyon da gelmişti. Yine inenler ve binenler oldu. Bu sefer gözüne metroya binen, muhtemelen Çinli iki kız takıldı. Normalde minik bilinseler de çok da minik olmayan boylarıyla adım adım ortaya doğru ilerlediler. Simsiyah giyinmişlerdi. Saçlarının üstüne doğru yerleştirdikleri güneş gözlükleri de gözleri gibi çekik bir modeldi. Sonra arkalarında belli belirsiz görünen yeşil türbanlı kadına baktı. Gözlerini çok tutmadan başka yere çevirdi. Bu sefer de parlak kırmızı rujuyla, kahverengi saçları omuzlarına dökülen, beyaz tenli, muhtemelen üniversiteli kızı gördü. Elindeki kot kumaşından çantasını diğer eliyle karıştırıp bir şeyler aranıyordu. Yine içinden: "Toy bu be! Yok bu da ı ı" dedi.
     Nihayet metro Kozyatağı'na vardığında ise koltuğundan kalkıp, ağır adımlarla metrodan indi. Yürüyen merdivenlere yürüdü. Yürüyen merdivenlerden bir basamağa binip, durdu. Hem önündekileri hem de yan taraftaki yürüyen merdivenlerden inen kadınları gözlüyordu. Merdiven turnikeye katına ulaştığında ise yine ağır adımlarla yürüyerek ve açık mavi örgü beresini başına takarak istasyonun çıkışına doğru ilerledi.
İstasyondan onu çıkaracak olan yürüyen merdivenin basamağına bindiğide ise  bir sesle irkilip kendine geldi: " Çi vanu see see...". Ardına dönüp baktığında, metrodaki Çinli kızların olduğunu ve birinin şarkı söylediğini fark etti. Önüne döndübsonra da tepeye doğru baktı. Gökyüzü bulutluydu. İçinden yine konuşmaya başladı: " Hangisiyle aldattı beni? Neyine göre anlayayım ki? Belki de yan yana oturduk. Yok yok bunlardan hiç biri bence olamaz..."
   
GALİP UÇAR.              OCAK 2026

Hikâye 15 Ocak 2026 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır

Şubat 2026 sayısında YENİ YAZAR adlı dergide yayınlanmıştır





31 Ağustos 2022 Çarşamba

Baharın Müjdecisi Ülke

 Uzak diyarların derin ormanlarında, karların eriyip, nehirleri coşturduğu, şelalelerin çılgınlar gibi akmaya başladığı, otların yeşerip, çiçek olmak için toprağı yırtan fidanların güneşi selamladığı günler gelmişti.

Kahverengi ayılar; olanca gürültülü esnemeleriyle ormanı titrete titrete uyanırken, Leylekler, göç ettikleri sıcak diyarlardan aldıkları egzotik eşyalar ve değişik kıyafetleriyle bulutların altında süzülmeye başlamıştı.

Karıncalar ve böcekler, hangi delikten dünyaya tekrar çıksak diye düşünürken, ışığı kovalama yarışında birinci olmaya uğraşıyorlardı. Ormana çıkacak, yavaş yavaş ağaçlara tırmanıp, kendilerine sıcak mevsimde geçirecekleri yeri ayarlayacaklar ve ağaç altlarında kümelenip, gelecek kışın hazırlıklarına imece usulüyle başlayacaklardı. Liderleri bütün kış onlara neler yapacaklarını, nasıl örgütlü çalışacaklarını, ne zamanlar dinlenmeleri gerektiğini, kaldıramayacakları bir ağırlık yahut zorluk olduğunda örgütlü çalıştıklarında her zorluğun üstesinden gelip, başaracaklarını anlatmıştı.

Irmaklarda buzlar çözülüp, sular ısınmaya başladığında balıklar da canlanmıştı. Artık o soğuk buz kütlesinin altındaki derin ıssızlık bitmiş, gürül gürül şelalelerden akan kar sularının, soğuk da olsa hızlı dalgalarına kendilerini bırakmıştı. Uzak diyarlara göç etmiş balıklar da artık geri dönmüştü.

Ağaçkakanlar, yeni keşfettikleri ağaçları gagalarken, yuvalarına yumurtalarını bırakan diğer kuşlar da onları büyütme ve yiyecek bulma hazırlıklarına girişmişlerdi. Kartallar, atmacalar, şahinler yüksek kayalıklar ve dağlarda uçuşurken, kanaryalar ve papağanlar ağaçların yücelerinde cıvıldaşıyordu. Şaşkın baykuş ise kafasını bir o yana bir bu yana çevirerek olan biteni izliyordu. Tam da o an, etrafı izlediği dala tutunan bir maymun, henüz olgunlaşmamış yeşil muzu elinde sallanıyor, sallandıkça dalı da sarsarak baykuşu rahatsız ediyordu. Goril ailesi ve filler de yavaş yavaş ormanın merkezine doğru ilerliyorlardı.

Zebralar ve yaban atları, dört nala koşarak, renkleri birbirine karışa karışa, artlarında bıraktıkları tozların arasından, kırılmış dalların üstünden atlayarak ormanın karanlığını yara yara geliyordu.

Bu sırada ormanın yücesindeki kayaların etrafından kartalların ve biraz aşağısından kanaryaların kaçıştığı görüldü. Baykuş korkusundan başını içine sindirdi. Gölgeyi gören timsah, başını yosunların arasına sakladı.

Gölge yavaş yavaş kayalığın ucuna doğru yaklaştı. En sonunda görüldü ki, sapsarı tacı ve kıpkırmızı peleriniyle, heybetli yeleleri ve büyük pençeleriyle, mağrur kral aslan gelmişti. Gözlerini açıp, etrafa uzun uzun baktı. Tüm orman onundu. Kral oydu. Adaletli ama disiplininden taviz vermeyen bir kraldı.

Bunca başarıyı, pençelerindeki tırnakları kırıla kırıla, avuç içleri ezile ezile, yıka yıka elde etmişti. Sırtlanların, çakalların oyunlarını bir bir kırarak, hepsini ezerek, tüm ormanın kralı olmuştu. En karanlık köşeler de, uzak göllerdeki adalar da, denizlere varan ırmaklar da hep onundu.

Yüklerini taşıyan leylekler, tüneklerine kondu. Flamingolar ve turnalar, göçün verdiği yorgunlukla, ağır ağır da olsa, uzun bacaklarını ırmağın sığ yanına bastı ve başlarını krallarına döndürdü. Onun ne diyeceğini bütün orman merak ediyordu.

Aslan, kayalığın en ucuna geldi ve sol pençesini kaldırıp, halkını selamladı. Hepsi başını eğip, onu selamladı. Tüm gün hazırlıkları tamamlanmış, yakında batacak güneşin hemen öncesinde, krallarının bir yaz güneşi gibi yeni sıcak mevsimlerin başlangıcı için yapacak konuşmasını bekliyorlardı.

Aslan, pençesini indirdi ve konuşmaya başladı:

-“Ey halkım! Ey ülkemin bütün hayvanları! Büyüğünüz, küçüğünüz ayırt etmeden, hepinizi selamlıyorum. Koskoca ve karanlık bir kışı, tüm soğuğu ve cansızlığına rağmen canlı atlattık. Beyazı yeri geldi gözümüzü kör etti. Yeri geldi iliklerimize kadar üşüttü. Zar zor karnımızı doyurduk. Yeri geldi, bu beyaz görünümlü karanlık mevsim, bizi bize düşman etti. Birbirimize göz diktik. Ama size müjdedir ki, işte koskocaman güneş orada. İşte sıcak mevsimlerin müjdecisi güneşin, büyüyüp de üstümüze doğuşunun ilk batışı, o yemyeşil dalların ardından gerçekleşiyor.”

Bütün hayvanlar, krallarının eliyle gösterdiği yöne bakıp, güneşin sarıdan turuncuya dönüşünü izledi. Kral Aslan devam etti:

-“Ben ki; kralınızım ve bütün bu orman ve uzak adaları dahi benim, ama size hep adaletle, eşitlikle yaklaştım. Sizlerin farklılıklarını zenginlik saydım. Kış gelince göçmek istediniz, izin verdim. Üşüyüp, zayıf düşeceğinize, başka sıcak diyarlara gidip, oraları görün, oraların da zenginliğini alıp bizlere getirin istedim. Şimdi de sizlere diyorum ki. Şu ardımda maviden beyaza dönen ay birazdan dolunay olarak doğacak. Gecelerimizi derin derin aydınlatacak. Sabahında ise o kocaman sarı güneş, bizi iliklerimize kadar ısıtacak. Toprak, tüm verimiyle bize çiçeklerimizi, bitkilerimizi, meyvelerimizi verecek. Ağaçlar yapraklarını genişletecek ve gölgesiyle bizi, benden de daha kral, benden de daha kızıl güneşin kızgınlığından koruyacak. İşte siz de artık, gittiğiniz yerlerden getirdiklerinizi, öğrendiklerinizi, ormanımıza kazandıracak, yenilikleri getirecek ve herkese anlatıp, öğreteceksiniz. Biz bu dünyanın en uzak diyarının da, gözümüzün önünde olup, göremediğimizin de eşiti olacağız. Hepiniz de o diyarlardaki mutlu kişiler gibi mutlu olacak, onlar gibi yaşayacaksınız. Kültürünüzü de bu yeniliklere katıp, daha güzel ve çok daha mutlu bir orman yaratacaksınız. Ben de sizleri bu heyecan ve adaletle yönetip, daha huzur ve refah içinde bir ülkenin kralı olarak yöneteceğim. İşte şimdi, bu başlangıcın kutlama vaktidir. Getirin meydana uzak diyarlardan getirdiklerinizi, kurun masaları. Kutlama başlasın. Ey bülbüller başlayın şarkıları söylemeye, siz farelere ve ağaçkakanlar, tahtalara vurun, ritim tutun. Şenlik başlasın.”

Kral aslan; bunları söylerken, ardından dört parlak yıldız belirdi. Güneş batmıştı, karanlık ise bu yıldızların ve koskocaman dolun ayın ışığıyla ormanı parlatıyordu. Leylekler ve turnalar; uzak diyarlardan getirdikleri yiyecekleri önce koydu ortaya. Sonra ayılar ve samurlar, ırmağın derinliğinden bulduklarını. Arılar, uzak dağların göğsünden topladıkları nektarlardan olan balları döktüler. Filler, Hindistan’dan getirdikleri cevizleri koydular.

Ortaya kocaman bir ateş yakıldı. Ateş neredeyse yıldızlara ulaşacaktı. Bu ateşe, geçip biten kışa dayanamamış ve canlarını vermiş ağaçların kalanları atıldı. Bu onların cenaze törenleri, yerlerinde yeşeren fidanların ise doğum törenleriydi. Ateş yükseldikçe yükseldi. Kral aslan mağrur bir şekilde, altın varaklı koltuğunda, tüm hayvanları, kraliyet ailesiyle izleyerek, onlara yukarıdan ödüller dağıtıyordu. Uzak diyarlardan kazandığı ödüllerin, ele geçirdiği ganimetlerin, halkının hak ettiği payını halkına dağıtıyordu.

Üç gün, üç gece şenlik devam etti. Daha sonrasında ise, prenses aslanın elinden tutan kral aslan yine uçurumun kenarına geldi. Güneş en tepedeyken halkına tekrar seslendi:

-“Ey benim, çalışkan, güzel halkım. Baharı selamlamamız burada bitiyor. Artık hepimiz daha çok çalışacak ve gelecek olan o soğuk kışın, bizi yenememesi için elimizden geleni yapacağız. Ama size bir müjdem daha var. İşte prensesiniz, benim büyük, güzel kızım. O da uzak diyarlara gitti ve başarılarını elde etti. Yıldızları onun olsun, güneş baş tacı olsun. İşte şimdi bu güzel prensesimin de o uzak diyarlardan bir prens bulup, onunla evlenmek üzere olduğunu sizlere müjdeliyorum. Şimdi dört elle çalışın, biriktirin, üretin. Kışın yiyeceklerinizi toplayın. Kendinize ve ailenize, evinizle beraber çekidüzen verin. Yakında düğünümüz var. O düğün için de kendinize en güzel kıyafetleri hazırlayın.

Ormanın halkı, geçirip, kurtuldukları büyük kışın ardından, suların coştuğu, dalların yeşerdiği, toprağın doğurganlığıyla bire bin verdiği bu yeni dönemi, şenlikler yaparak selamladıktan sonra işlerine güçlerine dört elle sarıldılar. Bahar, yaza dönerken öyle çok üretmişlerdi ki, kışın asla aç kalmayacaklarını gördüler ve çok mutlu oldular. Krallarından gelecek haberi ve o büyük düğün için giyinecekleri elbiseleri hazırlayarak, yine üreterek ve refah içinde beklediler. Ülkelerini öyle çok sevdiler öyle çok sevdiler ki, onu üreterek hep güçlü tuttular. Başka kralların ve başka ülkelerin yardımına hiç muhtaç bırakmadılar. Hiç korkmadılar, hiç yılmadılar, hep ürettiler. Onlara önder olan ülkelerinin kurucusu kral aslanın, onlara öğrettiklerini hiç unutmayıp, ülkelerini ellerinin üstünde tuttular, hep yücelttiler. Kültürlerini geliştirdiler, eğitimlerini hep ileri götürdüler. Hep okudular, öğrendiler. Hep çalıştılar, ürettiler, başardılar.

GALİP UÇAR     2022 İSTANBUL

31 Ağustos 2022 tarihinde Zamansız Dergi'de yayınlanmıştır


Öyküyü okuma linki: BAHARIN MÜJDECİSİ ÜLKE


23 Ekim 2021 Cumartesi

AY DÜŞÜNCE

 AY DÜŞÜNCE


Ayın en karanlık olduğu gece, sadece adaların altın renkli ışıkları varken ayın en karanlık gecesini yaşıyordu. Elinde bira şişesi, yanı başında daha geçen gün baş döndürürcesine esen lodosun kalıntıları, yoldaşı, deniz kabukları, midyeler. Maviliği kaybolmuş denizin dalga seslerinin "sâbâ makamında" söylediği şarkıya martı çığlıkları eşlik ediyorken uzaktan bir küçük tekne göründü. Elini kaldırıp selamlayası geldi, vazgeçti. Hem o karanlıkta ve o kadar uzakken teknedekiler onu nereden görecekti ki... Bir yudum daha aldı içkisinden, artık içki de pek etki etmiyordu. Hani gençlik yıllarında ağız buruşturan ya da keyif aldıran bir tat da kalmamıştı damağında. Su gibi içip gidiyordu.

İçinden, Demek ki yaşanılanlar daha acıymış, kaybedilenler ise keyiflermiş, diye geçirdi. Gecenin dördüne geliyorken dakikalarca aralıkla, koşan insanların adım sesleri haricinde sadece dalganın "sâbâ makamı" duyuluyordu. Şimdi başkasına anlatsa, dalganın da makamı mı olurmuş derler diye kimseye de söylemiyordu. Ama insan gece yalnızcen en çok bulur ya kendini, işte o anlardan biriydi. Çok gelmişti bu kıyıya. Çok içmişti şu taşların üstünde. Taşlar dayanıksızdı. Her lodos vurduğunda illa kayboluyordu bir küçük parça yahut kütle kütle büyük parçalar. Yani her gelişinde aslında başka yerlere oturuyordu ve derdini başka şeyler dinliyordu. Aslında matematiğe de pek inanmayışı bundandı. Nasıl yani, şimdi bir kurşunkalemin yanına bir kalın ve renkli tahta kalemini koyduğunda nasıl iki ederdi ki? Bu kalın kaleme haksızlık değil miydi? O ki diğerine göre dünyada daha çok yer kaplıyordu. Yani iki olabilmek için 1 ve 1 gibi aynı gözükmeliydi ona göre her şey. Hatta elle yazılmış 1 ve 1 dahi ne kadar ikiydi ki. Belki yazılan kalemin ucu birinde daha aşağı kaymış ya da daha sert bastırılıp koyu olmuş olamaz mıydı? Kısacası dünya haksızlık üzerine kuruluydu. En çok inandığı da buydu. Bu haksızlık yüzünden zorunlu alışverişleri haricinde matematiğe inanmazdı.

Belki basketbol oynadığı anlarda, ki çok ama çok eskidendi o günler, parabole inanabilirdi. Sonuçta topun havalanması ve düşmesi bununla açıklanabilirdi. Ama zaten bırakmıştı basketbolu da. Hem zırt pırt sakatlık yaşıyor, oynadığına da pişman oluyordu her defasında. Akşama çektiği ayak ağrıları, yorgun argın eve gelmeler, maç oynanırken güzel de sonrası kötüydü. Zaten her şeyin sonrası kötüydü. Konsere gidersin, mükemmel bir ses dinlersin, sonrasında geç saatte eve dönmesi eziyet; aşk yaşarsın, başın döner, gözün kör olur, seversin seversin, kendinden verirsin, sonrası bir bahaneden kavga, küçük bir kabahatten ayrılık. Hep yani sonrası kötü oluyordu onun için. Şimdi de bira bittikten sonrası yine kötü olacaktı.

Çantasındaki tüm biralar bitmiş ama daha sabah olmamıştı. Aydınlıktan bir gıdım dahi haber yoktu. İnadına gözlerini Çamlıca'ya doğru çevirdi. Genellikle güneş önce o taraftan ışığını salardı İstanbul'un üzerine. Aslında neden oradaydı, niye içiyordu, ne derdi vardı ya da ne keyfi gelmişti de içesi tutmuştu, o da bilmiyordu. Anlamsızlığına içiyordu sanırım. Cuma akşamı bir yere gitmemiş, biralarını almış, sahile gelmiş, biraz çerez, eşliğinde uzun uzun karanlık ufuklara bakıyordu. O da birazdan sabah olunca bitecekti. Üşümüş müydü? Hayır. Yorgun muydu? Evet, hatta bir evet yetmez, çok yorgundu. Hayat çok yormuştu. İşini iyi yapsa da hak ettiği yerde değildi, ülkedeki çoğu kişi gibi. Maaş desen tabii ki hak ettiğini almıyor ve hak ettiği gibi harcayamıyordu. Ama illa ki güzel şeyler alıyordu hem kendine hem almak istediği kişilere. Ama insanlar da çok yoruyordu.

Takıntıları çoktu. Ne bileyim bir şeyler olmak istiyorlar, bir şeylere katılmak istiyorlar, kendilerini kanıtlamak istiyorlar. Yahu durun. N'apıyorsunuz. Belki birazdan bir deprem olacak, tsunamisi, yok dolgu alan çökmesi, enkaz altında kalması bir şekilde bu dünyadan kopup gideceksiniz. Bu neyin koşuşturması. Şu sahil boyundan yürüyenlerin kaçı denize dönüp bakıyordu. Hep aynı yer, aynı manzara diye, bir hedefe kilitlenilmiş, ya muhabbet, ya koşu hedefleri, denize bakmadan geçip gidiyorlardı. Şu çimenliklere denize sırtı dönük oturanlar vardı yahu. Ayıptır, hangi şey böylesi huzur verir? Ne de var böyle uçsuz bucaksız rahatlama?

Deniz bu deniz, neyle kıyas edilebilir ki? Tam da bu nedenle her haftanın sonunda, evi yerine geceleri soluğunu burada alması. Tam da bu nedenle derdini kimseye değil de denize dökmesi. Tam da bu nedenle denize bakıp da hiç konuşmaması. Konuşmazdı çünkü deniz her şeyi anlardı. Deniz bakardı o sahil kıyısında oturana ve ona uygun "sâbâ makamında" şarkısını çalardı. Son bir yudum daha aldı içkisinden, uzakta adalara baktı. Sokaklarındaki lambaları ışıl ışıldı. Evlerin ışıkları ise ölüm gibi karanlık. Kapattı gözünü, biranın son damlalarının tadını çıkardı ve göğe dikip başını açtı gözlerini. Ay düşmüştü gecesine, en parlağından. En karanlık geceye ay doğduğunu görünce, haksızlıklar gözünün önünden geçti. Yaptıkları, yaşadıkları, yaşatıldıkları. Derin derin baktı aya, öylece kaldı. Birkaç özür diledi kendince ama hiçbir özür duymadı...

GALİP UÇAR

Hikaye 19.02.2020 tarihinde Oggito Dergisi'nde yayınlanmıştır

Hikayeyi okumak için: Hikaye Linki