GALİP UÇAR
GALİP UÇAR'ın 3'lü hikâye serisi olarak tek kahraman üzerinden yazdığı 3 GÜL hikâye serisi boyalıkelimeler sitesi üzerinden yayında
1- GÜLSÜM
GÜLSÜM
Sabahları böyle erken uyanmayı hiç sevmezdi. Hele ki
haftanın ilk günü, nefret ederdi sabahlardan. Yorganı üzerinden yavaş yavaş
soluna doğru attı. Bir gözü kapalı olarak odayı tek gözüyle süzdü. Her şey
yerli yerindeydi. Uyuduğu vakti hatırlamıyordu. Hatta yatakta olduğunu dahi
kestirememişti. Kendi kendine: “Helal olsun be! Yatağı bulabilmişim” dedi.
Hafif bir hareketle doğruldu, oturur
pozisyona geldi. Beyaz tülün ardından dışarıya baktı. Apartmanlar, hep
apartmanlar. Hepsi de yerinde duruyordu. Mahalle eski bir mahalle olsa da evler
yakın zamanda yenilendiği için ve nasıl başarıldıysa; bulunduğu sokağın
tamamındaki evler tamamen yenilendiği için, mahalle eski olsa da evler yeniydi.
Yeni olduğu kadar da grilerdi. Nasıl da pazartesiye yaraşır bir görüntüydü bu.
Eskiye özlem duyayım dese, o da olmazdı. O evlerin tamamı eskiden de griydi ama
daha açık griydi. Şimdi tek farkı yeni gri ve yenilenmiş olmalarıydı.
Yine yavaş hareketlerle bacaklarını
yere uzattı. Ellerini saçının üzerinde gezdirdi ve at kuyruğu yaparcasına bir
yerde avuç içinde saçlarını sıkıştırdı. Gözlerini kapadı kısa bir süre, tekrar
açtı. Bunu yaparken kafası öne eğik, sırtı kambur pozisyondaydı. Gözlerini
açtığı an dik durdu. Tekrar gözlerini kapattı. Burnundan derince bir nefes
çekti, ağzından hızla üfledi. Sonra bir derin nefes daha. İçerisinde biraz
tuttuktan sonra bu sefer hafifçe dışarıya saldı nefesini. Gözlerini açtı.
Karşısında ayna duruyordu. Aynadan gözlerinin içine baktı. Henüz ayılamamış ve
hala şiş gözlerini gördü. Bir şey yapmadı. Ayağa kalktı, yavaş yavaş dolaba
doğru yürüdü. Dolabı açtı. Birinci çekmecesini kendine doğru çekti. Telefonunu
oraya koymuştu. Açma düğmesine bastı. Biraz açılmasını bekledi. Şifreyi girdi.
Şifresini girdikten sonra telefonunun açılmasını beklerken bir yandan da
gözleriyle dolabın içini süzdü. Hafif kül rengi, küt saçlarına uygun ne
giyebilirdi, onu düşündü. Bu sırada telefon tamamen açılmış ve bildirimler arka
arkaya gelmeye başlamıştı.
Geceleri telefonu açık yatmazdı. Her
zaman uyku öncesinde illa kapardı. Bir de hiçbir zaman başkasının evinde
kalmazdı. Gece biriyle kalacak olsa da gün ışımadan önce illa evine gelir ve odasında
yatardı. Bu onun değişmez kuralıydı. Çocukluktan beri tembihliydi. Eğer ki
evinin olduğu şehirdeyse, o gece taksi ya da illa bir ulaşım aracı bulunur ve
eve dönülürdü. Onun çevresinde olacak kişiler de bunun bilinciyle onunla
ilişkilerini kurardı. Eve erken gelmezdi, erken de yatmayı hiç sevmezdi ama
gece illa o yatakta geçecek ve odasının lambası sönecekti. He bir kuralı daha
vardı. O yatakta sabah yalnız uyanacak ve odasında güne yalnız merhaba
diyecekti. Bu sebeptendir ki sevgilisi olan kişilerle her zaman sorun
yaşamıştı. Onların evinde kaldıysa bile gece illa dönmüş kalmamıştı. Kendi
evine gelenleri de gün ışımadan bir saat öncesinde evinden kovarcasına
göndermişti. Dayanabilen birkaç kişi olmuştu. Şu an olan da onlardan biriydi.
Aslında onun da dayanabilme sebebi
evli olmasıydı. Çalıştığı firmanın rakip firmasında üst düzey bir yöneticiydi.
Çocukları ve hala mutlu giden bir evliliğini sandığı karısı vardı. Firmalar
arasındaki hırs ve rekabetle geçen toplantıların birinde Gülsüm’ün müthiş sunumları
ve savunmalarını görmüş ve onun bu karizmatik hallerine hayran kalmıştı. İşte
böyle bir günde daha tekliflerin sunulup, ihale bitiminde bir cesaret,
Gülsüm’ün yanına gelmiş ve yemeğe çıkmayı teklif etmişti. Gülsüm’ün kabul
edeceğini hiç beklemiyorken, kabul edilen teklifiyle şaşırsa da bunun bir iş
taktiği olduğunu düşünüp, akşamki yemeğe tedbirli gelmişti. Lakin gel zaman git
zaman, ilişkinin boyutu değişmiş, aşk ilişkisi olmasa da karşılıklı keyif ve
zevk çıkarı doğrultusunda bir ilişki oturmuştu.
Bu ilişkinin kurallarının olması
gerektiğini ilk gün Gülsüm ona söylemişti. Bu kurallardan da ilki; haftada bir
gün görüşülecek ve o gün hep sabit olacaktı. O gün de haftanın en yorucu günü
olan pazartesi günü olmalıydı. Çünkü pazartesi günü, hem haftaya başlamanın
stresi, hem hafta sonundan kalan iş birikmişliği, klasik olacak belki ama
sendromları olan ama daha önemlisi zihince de atlatılıp ne kadar eğlenilmeye en
elverişsiz gün olsa da asıl eğlenilmesi ve zihnin boşaltılması gereken gündü.
Tabi aynı zaman da stres yaşamın bedenin de rahatlaması, gevşemesi gereken
gündü. Bu sebepten görüşülecek gün, sebep ya da mazeret asla kabul edilmemek
koşuluyla pazartesi olmalıydı. İş gezileri, yıldönümleri, doğumgünleri dahi
olsa o gün asla bir başka yere gidilmeyecekti. Hasta dahi olunulsa yan yana
gelinilecek ve beraber yaşanılacaktı. Buna karşılık evli olması ve çocuklarının
olması kabullenilerek geri kalan altı gün onlara bırakılacaktı. İkinci koşul
ise asla ve asla saçının rengi ve şekline karışılmayacaktı. O, kül saç rengini
seviyor ve yirmili yaşlarında dahi o renge boyatıyordu saçlarını. Hatta
üniversitenin ilk senesinden itibaren kül rengi ve küt saçlarını hiç
değiştirmemişti
Gerekli hazırlıklarını yaparken bir
yandan da sevgilisinden gelen sabah mesajlarını ve akşam nerede buluşacaklarına
dair mesajları okudu. Hızlıca da cevabını yazdı. Daha sonra ağır adımlarla
koridorda duran sehpanın yanına gitti. Arabasının anahtarını aldı. Sonra da
duvarda asılı duran evinin anahtarını. Kapıyı kapatıp, kilitledi. Asansörü çağırırken
bir yandan da telefonundan gelen mesajları ve mailleri kontrol ediyordu.
Asansör geldiğinde ise ilk adımını atar atmaz tekrar aynaya baktı. Saçını
düzeltti. Kül rengi saçına uygun olarak beyaz blazer ceket, içine kül rengi ama
aralarında açık yeşil tonlar olan bir gömlek giymiş, altına da beyaz diz
üstünde biten bir etek giyinmişti. Ayakkabıları ise ince topuklu ve gömleğinin
detayındaki renkte bir yeşil ayakkabıydı. O kendini incelerken, nihayet asansör
arabanın bulunduğu otopark katına gelmişti.
Yine ağır adımlarla ve topuk sesi
boş otoparkta yankılana yankılana yürüdü. Arabasının yanına geldi. Kapıyı açtı,
koltuğa oturdu. Aynaya baktı. Dikiz aynası daha büyük gösterdiği için
makyajındaki ayrıntıları daha iyi görüyordu. Ruju hoşuna gitmemişti.
Çantasından çıkartıp, biraz daha sürdü. Sonra telefonunu eline aldı ve
konuşmaya başladı:
-“Selam
Meryem. Ben şimdi yola çıkıyorum. Sen randevularımı düzenledin umarım… Unutma
asla ve asla saat beşi geçmeyecek şekilde takvimimi ayarlayacaksın. Akşam Çengelköy’deki
yeni açılan yerde randevumuz olacak, sen orayı ara, zaten biliyorlar ama her
zaman yediğim yemek ve içkiyi hazırlasınlar. Kesinlikle gecikme istemiyorum.
Bir de lütfen ben gelmeden odamda double espresso hazır olsun. Asla ve asla
bugün uykum açılmadı. Sert bir şey içmem gerekiyor. Raporlar umarım hazırdır
ama raporlardan önce atılacak imzalar varsa masamın ortasına koy ve en geç
yarım saat içinde odamdan teslim al. Sanırım yirmi dakika içinde orada olurum.
Bir de lütfen saat on bir civarındaki ara öğünüm için o sevdiğim meyvelerden
bir tabak hazırla ve otuz yedinci kattaki boğaza bakan masaya koy. Beni
anladığın ve asiste ettiğin için tekrar teşekkürler, bu sözleri biliyorsun ki
telefonda söylemek zorundayım, ofiste üstün olarak emirlerim arka arkaya
gelecek ve benden pek güzel bir söz duyamayacaksın; her zamanki gibi, bu
sebepten kapatmadan önce kolay bir gün geçirmeni diliyorum” dedi ve arabasının
kontağını açtı. Yavaş yavaş arabasının hareket ettirirken, caz müziği çalan bir
radyo frekansını ayarlayarak, hafif piyano solosu eşliğinde şehrin kaosunun
içine daldı. Gün uzundu ve gece yine burada bitmeliydi…
GÜLAY
Öğle vaktine doğru uyandığı için her zaman olduğu
gibi bugün de dinç kalkmıştı. Enerjik bir şekilde hızlıca mutfağa gitti.
Masanın üzerinde duran limon, salatalık, maden suyu, maydanoz karışımı suyu,
büyükçe bir bardağa doldurdu ve yudum yudum içti. Ferahlamıştı. Nedense, gece
derin ve sakin bir uyku geçirmesine rağmen içi yanarak uyanmıştı. Üzerinde
masmavi saten bir pijama vardı. Çok seviyordu. Durduk yere o pijamasını
okşayıp, keyif alabiliyordu.
Aslında bu okşama huyu her zaman da
ona zevk vermişti. Sevgilisinin de en çok saçlarını okşamayı seviyordu. Onu
öpmeden önce saçlarını uzun uzun karıştırır sonra öperdi. Dün gece de sinema
dönüşünde arabada uzun uzun saçlarını okşamış sonra da onun evine gitmişlerdi.
Hatta o kadar fazla okşamıştı ki adam doğru düzgün filmi bile takip edememişti.
Hele ki aksiyon bölümlerinde; saçının çekilmesi ve başının itilmesinden dolayı,
en heyecanlı sahnelerin çoğunu kaçırmıştı. Ama okşamak, Gülay’ın en sevdiği
şeydi. Haz aldığı nokta okşamaktı.
Gariptir ki okşanmayı hiç sevmedi.
Sevgilisi dahi olsa kendisini, özellikle de saçlarını asla okşatmazdı. Siyah
saçlarına dokunulmaması onun için çok önemliydi. Saçları düzdü ve omzunun biraz
altına kadar uzunluktaydı. Kendisi bile saçlarına dokunmazdı. Her zamanki doğal
haliyle kalmasını isterdi.
Suyu bittikten sonra dolaba doğru
yöneldi. Dolaptan probiyotikli yoğurdunu aldı, buzdolabını kapısını kapattı. Daha
sonra üst tarafta bulunun dolap kapağını açtı. Oradan doğranmış kuru meyvelerin
bulunduğu kavanozu indirdi. Diğer eliyle de hemen dizinin ucundaki çekmeceyi
çekip, kaşık aldık. Kavanozu açtıktan sonra kaşığı iki kere dolu dolu kavanoza
doldurup kuru meyveleri tezgahtaki tabağına koydu. Sonra üzerine yoğurdu döktü.
Birkaç adım attıktan sonra balkon kapısının yanındaki kapağı açtı, oradan chia
tohumu olan kavanozu aldı. Ondan da bir kaşık dolusu alarak tabağına koydu.
Sonra onu bırakıp aynı yerdeki yulaf dolu kavanozu aldı. Yulaftan üç kaşık
kadar koydu ve kavanozu yerine bıraktı. Hızlıca tabaktakileri karıştırdıktan
sonra masanın üzerine bıraktı ve odasına doğru yürüdü.
Odasına geldiğinde ilk önce camı
açtı. Karşısında ne kadar apartmanlar olsa da odaya temiz hava dolsun diye
sonuna kadar camı açmıştı. Camı açtıktan sonra hemen camın yanındaki koltuğa
oturdu. Biraz dışarıya baktı. Sonra dik pozisyona gelip, gözlerini kapattı.
Camdan gelen serin havayı derince burnundan içine çekti. Sonra hızlıca ağzından
dışarıya üfledi. Sonra bir derin nefes daha çekti, biraz içinde tuttu.
Sonrasında ağzından hafif hafif üfleyerek gözlerini açtı. Biraz başı dönse de
ferahlamıştı. Saatine baktı. Neredeyse saat on iki olmak üzereydi. Salı günleri
sokak bu saatlerde dingin oluyordu. Hemen koltuktan kalkıp, dolabına yöneldi.
Kapıyı açtı. Gözleriyle kıyafetlerini süzdü. Parlament mavisi taytı ve üzerine
de parlament mavisi çizgileri olan siyah tişörtünü giymeye karar verdi. Onları
dolaptan alıp, yatağının üzerine koydu.
Ardından tekrar dolabına yöneldi.
Koltuk altlarını kokladı, ter kokuyordu. Göğsüne doğru da kokladı. Hatta daha
iyi koku alabilmek için üzerindeki pijamanın göbeğine kadar olan düğmelerini
açtı. Sutyen takmamıştı. Gece yatarken sevmezdi. Zaten sanırım eve de sutyensiz
gelmişti. Dün gece sevgilisinin evinde üç dört kadeh içki içmiş, daha sonra
gecenin ortalarına kadar hayli yoğun ve yorucu bir sevişme yaşamışlardı. Hala
da bunun ağrısını kasıklarında hissediyordu. İçinde: “Birazdan sporu yapar,
sonra da yoga yapar gevşetirim kendimi, zaten dünkü sevişme sonrası hayli
esnedim” diye geçirdi. Eve geldiğinde ise neredeyse güneş doğmak üzereydi. Üç,
dört saatlik uykuyla olmasına rağmen kendini zinde hissediyordu. Zaten her Salı
günü böyle geçiyordu.
Dolabın önünde kendini koklaması
bittikten sonra dolabında yer alan çekmecelerden ikincisini açtı. Gün içinde
kullanacağı eşyaları buraya koyuyordu. Hatta o kadar içmişti ki, sesler onu
rahatsız eder olmuştu. Gece bu sebepten dolayıdır yüzüklerini de kolyesini de
hatta cüzdanını dahi buraya koymuştu. Telefonu da buradaydı. Telefonunu açtı.
Gelen mesajlara baktı. Kafasında kendince bir takvim oluşturdu. Sonra yatağına dönüp seçtiği kıyafetleri
giyindi.
Giyinme işlemi bittikten sonra
tuvalete gitti ve orada her zaman olduğu gibi güneş kremini yüzüne sürdü. Daha
sonra parlak ve renk değiştiren sportif güneş gözlüğünü taktı ve kapının önüne
geldi. Parlak ve renk değiştiren şeyleri çok severdi. Spor ayakkabısı da bu
nedenle böyle renklerden oluşuyordu. Böyle bir spor ayakkabı ya da kıyafet
bulduğu an, parası neymiş, fazla mıymış, kullanışlı mıymış bakmadan hemen satın
alırdı. Bu ayakkabıya da ciddi bir rakam ödemişti. Umurunda değildi. Spor
yapmadan önce her Salı günü bu ayakkabıyı giyer öyle çıkardı. Hemen kapının
orada duran sehpadan evin anahtarını ve telefonla konuşması için kulaklığını
aldı. Anahtarı ve telefonunu bel çantasına koydu. Telefonla, kulaklığın
bağlantısını gerçekleştirip, kulaklığı da sağ kulağına taktı. Mutfağa doğru
yönelip, spor yaptığında kullandığı mavi su matarasını aldı. Onu da bel
çantasının yanındaki özel bölüme koydu. Kapıyı açtı ve hızlı adımlarla
merdivenden indi.
Bu sırada sevgilisini aradı.
Telefonu açmadı. Mesaj atmaya karar verdi. Apartmanın kapısından çıktığı an,
hemen sağ tarafa geçti ve sevgilisine mesaj attı:
“Bugün spor salonunu saat üç gibi
açacağım. Arka arkaya özel çalışmalar var bir de kapatmadan önce bir ritmik
dans isteyen kişi. Bu nedenle dışarıda yemek yemeye gerek yok. Ben sanırım on
gibi çıkabileceğim. Spor salonunda yemek yerim. Sen saat on buçuk gibi benim
evin önünde gelirsin, eve beraber gireriz. Evde vakit geçirmek güzel olacaktır.
Bu akşam sakinlik ve romantiklik istiyorum. Zaten sabaha enerjik başladım. Aynı
sakinlikle devam ederiz ama sonrası… unutma ona göre kendini hazırla.”
Mesajını yazdıktan sonra sokağı
ilerisindeki parka doğru hafif tempoyla koşmaya başladı. Bir yandan da
saatinden koşu temposuna uygun, enstrümantal şarkıları ayarlıyordu. Parkın
içinde girip, dört tur attı, sonra biraz ilerideki yeşillik alana doğru temposunu
hızlandırarak ilerledi. Siyah saçları, o koştukça omzuna vuruyordu. Belki
okşanmayı sevmiyordu ama saçlarının omzunu dövmesi onu kamçılıyordu. Saçı
omzuna vurdukça daha bir tempolu ve daha da konsantre olarak koşuyordu.
O hırslıydı ve koştukça sanki bir
şeylerin, onu yoran, onu sıkan, onun peşinden gelip ona baskı uygulayan bazı
şeylerin de üzerine basıp, onları ezip, parçalayıp geçiyordu. O güçlü bir
kadındı, romantikti de. Ama biliyordu ki bu dönem romantizmin dönemi değildi.
Dönem güçlü olmanın, güç gösterisinin dönemiydi.
3- GÜLENDAM
GÜLENDAM
Saatin zilinin çalmasıyla beraber koşa koşa dolabına
koştu. İlk çekmeceden yeni iç çamaşırlarını aldı. Bol ve rahat olanlarından
seçti. Sadece sutyenini sporcu sutyeni olanlarından taktı. Hareket ettiğinde
göğüslerinin oynamasını istemiyordu. Hem kendisi rahatsız oluyordu, hem de
çevrenin ona bakmasını istemiyordu.
Daha sonra üçüncü çekmeceyi açarak
oradan telefonunu aldı. Düğmesine bastı. Açılmasını beklerken, sehpanın üstünde
duran defterini karıştırdı. O günün tarihine geldi. Gideceği yer Tarabya’daydı.
Yolu biraz uzundu ama işini de yapmak zorundaydı.
Altına şalvarımsı, geniş bir eşofman
altı giyindi, üstüne ise fuşya renginde bir tişört. Sonra da büyükçe çantasını
alarak yola koyuldu. Evinden çıktıktan sonra etrafa selam vere vere, ana
caddenin üzerinden yürüdü. On dakika kadar yürüdükten sonra sahile inen
minibüslerin kalktığı durağa gelmişti. İlk minibüs doluydu ama biraz daha vakti
olduğundan binmek zorunda da değildi. bir sonraki minibüsü bekleme kararı aldı.
Çantasını açıp, ince, uzun sigarasından bir dal çıkarttı. Dudağına koydu ve çantasının
içerisinde uzunca bir vakit çakmağını aradı. Bulamadı. Ceplerini yokladı. Orada
da yoktu. En sonunda çantasının içindeki küçük cüzdana koyduğunu hatırladı ve
ona ulaştı. Fermuarını hızlı bir hamleyle açıp, içinden mor renkli çakmağını
çıkarttı. Sertçe bir hamleyle çakmağı çakıp, sigarasını yaktı. Bu sırada ilk
minibüs de kalkmıştı. İkinci minibüs de yanaşmasına karşın, sigarası bitmedi
diye hemen binmedi. Etrafı süze süze sigarasını içti. Minibüs dolmakta olsa da
kendisine son yer kalana dek sigarasından vazgeçmedi. Minibüs neredeyse tamamen
dolmak üzereyken sigarasını yere attı ve boş olan son iki koltuktan birine
oturdu.
Sarsıla sarsıla yaptığı yolculuktan
sonra nihayet sahile ulaşmıştı. Oradaki durağa geldiğinde minibüs şoförüne
müsait bir yerde inmek istediğini söyledi. Zar zor da olsa durağa yakın bir
yere yanaşan minibüsten, kapı önüne yığılmış insanları ite ite çıkabildi.
Minibüsten indiğinde ise derin bir nefes aldı. Tekrar çantasını yokladı, yeni
bir sigara çıkarttı ve sigarasını yaktı. Durağa doğru sakin adımlarla yürüdü.
Durakta bulunan tabeladan Tarabya’ya gideceği otobüsün numarasına ve kaç dakika
sonra geleceğine baktı. Sekiz dakikası vardı. Durak içinde sigara içilmesi
yasak olduğu için, durağın yan tarafına geçti ve sigarasını içmeye devam
etti. Nihayet otobüs geldiğinde ise
sigarası çoktan bitmişti.
Otobüsle yaklaşık yarım saatlik bir
yolculuk yaptıktan sonra Tarabya’ya ulaştı. Beş dakika kadar daha yürüme
mesafesi vardı. Aslında sahile yakın olsa da ev yokuşta olduğu için beş dakika
sürüyordu. Evin kapısına geldiğinde ise kapının yanındaki siyah camdan kendini
kontrol edip, üstünü başını düzeltti. Eliyle kapıyı iki kere tıklattı. Duyan
olmadı. Zil çalmayı hiç sevmezdi. Hele ki sabah saatlerinde zilin çalması onu
rahatsız ettiğinden kimseye de bu eziyeti yapmak istemezdi. Ama çalmak zorunda
kaldı. Bir dakika kadar sonra ise kapı açıldı, içeriye buyur edildi. Ağır
adımlarla kısa üç merdivenden aşağıya inerek salona ulaştı. Karşısında duran,
altmışlı yaşlarda, sarı boyalı, omuzlarında biten saçlı, simsiyah bir takım
giyinmiş kadın ona seslendi:
-“Hoş
geldin. Lütfen rahat ol.”
-“Rahatım
zaten hanımım. Gecikmedim değil mi?”
-“Yok
yok gecikmedin. Merak etme. Üstünü değiştirmek iste misin?”
-“Yok
hanımım ona göre giyindim geldim. Çıkışta giyinir çıkarım.”
-“Nereden
başlayacaksın?”
-“Siz
nereden istersiniz?”
-“Aslında
odalardan başlasan iyi olur. Sonra salona girersin. En son da mutfakta akşam
yemeğini hazırlarsın bir de orayı temizler çıkarsın.”
-“Olur
hanımım sorun değil.”
-“Normalden
biraz fazla para bırakacağım. Şaşırma. Piyasa fiyatını biliyorum ama ben
paranın çok daha iyi işler yapabileceğini ve memnun olan birinin çok daha iyi
çalışacağını kendi şirketimden biliyorum. O sebepten piyasadan yarı fiyat daha
fazla parayı vestiyerin oradaki kalemliğin içine bırakacağım. İşini
bitirdiğinden, onu da alır, kapıyı çeker çıkarsın.”
-“Tabi
hanımım. Yemek olarak ne emredersiniz?”
-“Buzdolabının
üzerinde bir liste var. Malzemelerinin de tamamı buzdolabının içinde mevcut.
Mümkün olduğunca bol zeytinyağı kullan. Hee unutmadan. Çıkmadan yaptığın
yemeklerden sen de ye öylece çık. Benim evimden kimse ne emeğini almadan çıkar,
ne de karnı doymadan.”
-“Teşekkür
ederim hanımım.”
-“Ben
şirkete geçiyorum. Evde çalışanlardan da yardım istersin ama acil bir şey olursa
beni direk ara. Eğer toplantılardan birinde değilsem zaten hemen dönerim, eğer
açamadıysam da asistanım açacaktır. Ona da istediğin gibi anlat bana bir yolunu
bulup ulaşır.”
-“Tamam
hanımım. Çok teşekkür ederim.”
-“Hadi
o zaman kolaylıklar dilerim. Umarım kazasız belasız, kendini de çok yormadan
işini yaparsın. Memnun olursak da tabi ki devam ederiz.”
-“İnşallah
hanımım.”
Kadın konuşması bittikten sonra sert
ve hızlı adımlarla evden çıktı. Bir dakika kadar sonra da hızlıca kalkan bir
arabanın sesi duyuldu.
Gülendam söylendiği gibi, çok da
dağınık olmayan odalardan temizliğe küçük küçük başladı. O sırada yanına gelen
bir kişi ona seslendi:
-“Şey,
Gülendamdı değil mi?”
O
sırada ona seslenildiğini anlamadı
-“Gülendamdı
değil mi? Gülendam”
Arkasını
dönüp baktı. Evde çalışanlardan biriydi
-“Evet
Gülendam. Buyrun.”
-“Biz
genellikle çalışırken müzik dinleriz de eğer sen de istersen sana da bir
kulaklık verelim. Merkezi sistemden onu da bağlayalım sen de müzik dinleyerek
çalışmana devam et.”
-“E
olur. Çok da güzel olur”
-“Tamam.
O zaman birazdan sisteme bağlayıp getiriyorum. Nasıl olsun kulak içi mi, baş
üstü mü?”
-“Vallahi
baş üstü olursa sevinirim. Kulak içinde güm güm rahat edemiyom.”
-“Tamam
bekle geliyorum.”
Yatağı toplamış, yandaki
komodinlerin tozunu alırken aynı kişi elinde kulaklıkla girdi. Kulaklığı
uzattı. Gümbür gümbür sesler geliyordu. Teşekkür edip, elinden aldı. Kulağına
taktı. Hızlıca bir pop müzik çalmaktaydı. Yavaş yavaş müziğin de temposuna
uyarak toz almaya devam etti.
Yaklaşık altı saat sonra ise
mutfakta işlerini bitirmiş ve kadının dediği gibi yemeklerden kendine kadar
olanı da yemişti. Onları da toparladıktan sonra tuvalete doğru gitti. Çantasını
da yanına almıştı. Çantasında çıkışta giyeceği kıyafetleri çıkarttı ve üzerini
değişti. Sonra makyaj malzemelerini çıkarttı. Kıpkırmızı bir ruj sürdü. Pembece
bir allıkla yanaklarını derinleştirecek şekilde makyajına devam etti. Sonra göz
kenarlarından yukarıya doğru çizgisel rimelini de çekti.
Tuvaletten çıktığında, ona kulaklığı
getiren çalışan öylece bakakaldı. Yabancı biri sanmıştı.
-“Kimsiniz?
Nasıl eve girdiniz?”
-“Abla
tanımadın mı? Ben Gülendam Gülendam.”
-“Gülendam
mı? Nasıl bu kadar değişebildin?”
-“Eh
makyaj bu. Kadının mucizesi değil mi?”
Kadının şaşkın bakışları arasında
vestiyerin oraya gitti ve kendisine söylenen kalemliği aldı. İçine açıp
bakmadan çantasına koydu. Ayakkabılarını giyinip, dışarıya çıktı. Evden sahile
kadar yürüdü. Sahilden biraz daha ilerledi. Beş dakika sonra bir banka oturup,
telefonunu çıkarttı. Birisini aradı:
-“
Alo! Nasılsın? Ben hazırım. Napalım? Sarıyer’de o sahildeki mekana mı gidelim?
Ben çok yakınındayım. On, on beş dakika kadar sonra orada olurum. Ama merkezde
önce bir bankaya uğrayayım da şu imzaları atıp, işlemleri başlatayım olur mu?
Tamam biz otuz, otuz beş dakika sonra diyelim o zaman. Tamam öptüm. Merak etme
gecesi de çok güzel olacak.”
Galip Uçar'ın Mart 2023 tarihinde yayınlanan ilk hikâye kitabı İMSOMNİK GECELERİN ÖYKÜLERİ, ikinci ve yepyeni baskısıyla KİBA Yayınlarından, okuyucusuyla buluşuyor.
İnternet kitapçıları ve eticaret sitelerinden edinebilirsiniz
YAKUT
Uzun yıllar sonra, cesaretini toplayıp da, kaç gündür boncuk gözleriyle ve dudağını bükerek yanına gelip: “Sen de geleceksin dimi nine?” diye soru soran torununu kırmamak için, en güzel döpiyesini giyerek lakin bir ruj, az allıkla kendini çok da göstermeden gitmeye karar vermişti.
Büyük kızı, onun bu kararına hayli şaşırsa da o, boncuk torununu asla kıramazdı. Seçtiği elbise de zaten abartılı değildi. Kahverengi bir ceket ve yine aynı renk diz altında biten bir etek, içine de arasında mavi tonlar olan beyaz bir gömlek.
Tabi bir de o sabah uyanıp, çekmecesini açıp da, belki yirmi küsür yıldır takmadığı, yakuttan kolyesini takmıştı. Eskiden de bir yere gidecek olsa, kendisinin yaptığı bu yakuttan kolyeyi takmadan gitmezdi. Onun için yakut dünyadaki en özel taştı. Sevdiklerine de bu taştan kolyeler yapardı. Her çocuğunun da bu taştan takıları vardı. Hepsini de kendisi yapmıştı.
Kızı ve torunu erkenden prova için okula gitmişti bile. Kendisi de hafif bir kahvaltı yaptıktan sonra sofrayı toplamış ve hazırlanmıştı. Elbisesine uygun kahverengi deri bir çantayı da koluna takıp, yavaş yavaş okul yolunda ilerlemişti.
Okula vardığında ise bahçenin hınca hınç dolu olduğunu gördü. Kapının eşiğinden sandalyeleri süzdü. Kızının ona ayırdığı yeri bulmaya çalıştı. Nihayetinde kızı da onu aradığı için annesini fark edip el sallamıştı. Görüp oraya doğru ilerledi. Yavaş yavaş sandalye aralarından geçerek ve her geçişte; biraz da kilolu olmasından dolayı, özür dileye dileye kendine ait yere gelip, oturdu.
Gösterilerin başlamasıyla birlikte de çocukların bol heyecanlı ve bol hatalı ama illa ki hoş görülen sevimlilikle yaptıkları gösterileri, güle güle izledi. Sıra torununun olduğu gruba gelince ise sandalyesinde iyice bir doğrulup, sahneye kendini hizaladı. Öylesi bir heyecanla izliyordu ki gözünü sahneden alamıyordu. İşin gerçeği torununun dışında da gözüne pek de başka çocuk takılmıyordu.
Torununun gösterisi bittikten sonra kızı yanından ayrılıp, torununun hazırlandığı yere giderken, sahneye çıkmak üzere olan başka bir çocuk gözüne takıldı. Boynunda kendisinde de olan yakut taşından kolye vardı. İşin daha ilginci bu kolyeyi bir yerden hatırlar gibiydi. Gösteri boyunca o çocuğa gözünü sabitleyip, kolyeye dikkatlice baktı. Hatta gösterinin sonuna doğru daha iyi görebilmek için yerinden kalkıp, sahneye doğru ilerledi.
Sahneye yaklaştıkça da yürek atışları daha da arttı. Bu kolye… Bu kolye onun yaptığı kolyeydi. Hatta bu kolye…
Tam da o an kızı ona seslendi: “Anne ne yapıyorsun orada? Gelsene. Otursana.” Tam seslendiği anda da gösteri bitip, çocuklar okulun içine doğru ilerledi. Kızının yanına mı dönse, kızın peşine mi gitse arada kaldı. Ama sonunda içeri gidip kızı bulmaya karar verdi. Tabi kızı da arkasından koştu.
O yaşlı ayakları uzun zaman sonra bu kadar hızlı adımlar atıyor, okulun bir sınıfından başka sınıfına bakıyordu. Her girdiği sınıfta: “O kız burada mı? Boynuna yakut kolye olan kız. Burada mı o kız?” diye soruyor, bulamadıkça başka sınıfa geçiyordu.
Tam ümidi kesip de artık sınıflara girmeyecek kadar yorulduğu an, merdivenlerden bir adamın elinden tutarak, o çocuğun indiğini gördü. Derin bir nefes alıp, kendini doğrulttu ve yanlarına gitti:
-“Durun, durun!”
-“Aman teyzeciğim aman! İyi misin? Dur, dur sakinleş!”
-“Anne iyi misin?”
-“Dur be kızım!” kızın yüzüne bakıp, sonra da boynunu işaret ederek “Bu güzel kızım ne güzel de kolye takmış. Nereden aldınız? Bak güzel kızım bende de var o taştan.”
-“Teyzem iyisin kesin değil mi? Teyzem bu kolye doğduğundan beri Yakut’ta. İsmi de ondan gelme.”
-“Doğduğundan beri ha!”
-“Evet doğduğundan beri. Daha doğrusu doğduğundan beriymiş.”
-“Nasıl? Siz görmediniz mi?”
-“Yakutcuğum istersen sen arkadaşlarının yanına gidip bugün için vedalaş. Tatil ya haftaya göreceksin.”
-“Olur baba.”
Kız ilerledikten sonra merdivenlerden de inen adam, teyzeyle beraber daha düzayak bir yere geçip konuşmaya devam etti:
-“Teyzem biz Yakut’u bir kurumdan evlat edindik. Zavallım öksüz kalmış. Elinde de bu kolyesi.”
-“Bu kız sizin değil mi? Gerçekten bu kız senin öz çocuğun değil mi?”
-“Dur anne sakinleş! Lütfen sakinleş! Beyefendi gerçekten sizin çocuğunuz değil mi?”
-“Değil hanımefendi. Evlat edindik.”
-“Beyefendi bu kolye annemin, kaybolan kız kardeşim için çocukken yaptığı kolye. Eğer bu dedikleriniz doğruysa”
-“Doğru kızın doğru. Ben yaptığım kolyemi mi bilmem? Ne şimdi benim Ayselim ölmüş mü? Ayselim’in öldüğüne mi bana yadigar bir torun bıraktığına mı?” derken oracıkta bayıldı.
Apar topar çağırılan ambulansa binerken ise kızı, adamın telefon numarasını alıp, daha sonra buluşmak için sözleşti. Kızıyla beraber ambulansa binip hastaneye gittiler. Akıllarında bin bir soru…
GALİP UÇAR
Öykü Edebi Dergi'nin Nisan 2026 sayısında yer almıştır
GALİP UÇAR'IN, YAZARLIĞA BAŞLAMAK İSTEYENLER İÇİN ÖZETLEDİĞİ 80 KURALI İÇEREN VİDEO
Kaç günlük uykusuzluğundan dolayı göz altı morluklarının üstünden, yeşile yakın ela gözbebekleri ağlamamaya direnen doluluğunun içinden etrafa derin derin bakıyordu. Gayrı ihtiyari sol elini yüzüne koydu. Avuç içi ağzının çoğunu kapatıyordu. Diyecekleri elbette çoktu ama belki de bedeni ağzına avucunu refleks olarak bilinçli göndermiş, söyleme, diyordu.
Metroda gidenleri uzun uzun, derin sessizliğiyle süzdü. Yanıbaşında bağıra çağıra konuşan iki adamın sözleri flu bir arka fondan ibaretti. İç sesi zaten başka sesleri duymasına izin vermiyor, konuşuyor da konuşuyordu.Uzak diyarların derin ormanlarında, karların eriyip, nehirleri coşturduğu, şelalelerin çılgınlar gibi akmaya başladığı, otların yeşerip, çiçek olmak için toprağı yırtan fidanların güneşi selamladığı günler gelmişti.
Kahverengi ayılar; olanca gürültülü esnemeleriyle ormanı titrete titrete uyanırken, Leylekler, göç ettikleri sıcak diyarlardan aldıkları egzotik eşyalar ve değişik kıyafetleriyle bulutların altında süzülmeye başlamıştı.
Karıncalar ve böcekler, hangi delikten dünyaya tekrar çıksak diye düşünürken, ışığı kovalama yarışında birinci olmaya uğraşıyorlardı. Ormana çıkacak, yavaş yavaş ağaçlara tırmanıp, kendilerine sıcak mevsimde geçirecekleri yeri ayarlayacaklar ve ağaç altlarında kümelenip, gelecek kışın hazırlıklarına imece usulüyle başlayacaklardı. Liderleri bütün kış onlara neler yapacaklarını, nasıl örgütlü çalışacaklarını, ne zamanlar dinlenmeleri gerektiğini, kaldıramayacakları bir ağırlık yahut zorluk olduğunda örgütlü çalıştıklarında her zorluğun üstesinden gelip, başaracaklarını anlatmıştı.
Irmaklarda buzlar çözülüp, sular ısınmaya başladığında balıklar da canlanmıştı. Artık o soğuk buz kütlesinin altındaki derin ıssızlık bitmiş, gürül gürül şelalelerden akan kar sularının, soğuk da olsa hızlı dalgalarına kendilerini bırakmıştı. Uzak diyarlara göç etmiş balıklar da artık geri dönmüştü.
Ağaçkakanlar, yeni keşfettikleri ağaçları gagalarken, yuvalarına yumurtalarını bırakan diğer kuşlar da onları büyütme ve yiyecek bulma hazırlıklarına girişmişlerdi. Kartallar, atmacalar, şahinler yüksek kayalıklar ve dağlarda uçuşurken, kanaryalar ve papağanlar ağaçların yücelerinde cıvıldaşıyordu. Şaşkın baykuş ise kafasını bir o yana bir bu yana çevirerek olan biteni izliyordu. Tam da o an, etrafı izlediği dala tutunan bir maymun, henüz olgunlaşmamış yeşil muzu elinde sallanıyor, sallandıkça dalı da sarsarak baykuşu rahatsız ediyordu. Goril ailesi ve filler de yavaş yavaş ormanın merkezine doğru ilerliyorlardı.
Zebralar ve yaban atları, dört nala koşarak, renkleri birbirine karışa karışa, artlarında bıraktıkları tozların arasından, kırılmış dalların üstünden atlayarak ormanın karanlığını yara yara geliyordu.
Bu sırada ormanın yücesindeki kayaların etrafından kartalların ve biraz aşağısından kanaryaların kaçıştığı görüldü. Baykuş korkusundan başını içine sindirdi. Gölgeyi gören timsah, başını yosunların arasına sakladı.
Gölge yavaş yavaş kayalığın ucuna doğru yaklaştı. En sonunda görüldü ki, sapsarı tacı ve kıpkırmızı peleriniyle, heybetli yeleleri ve büyük pençeleriyle, mağrur kral aslan gelmişti. Gözlerini açıp, etrafa uzun uzun baktı. Tüm orman onundu. Kral oydu. Adaletli ama disiplininden taviz vermeyen bir kraldı.
Bunca başarıyı, pençelerindeki tırnakları kırıla kırıla, avuç içleri ezile ezile, yıka yıka elde etmişti. Sırtlanların, çakalların oyunlarını bir bir kırarak, hepsini ezerek, tüm ormanın kralı olmuştu. En karanlık köşeler de, uzak göllerdeki adalar da, denizlere varan ırmaklar da hep onundu.
Yüklerini taşıyan leylekler, tüneklerine kondu. Flamingolar ve turnalar, göçün verdiği yorgunlukla, ağır ağır da olsa, uzun bacaklarını ırmağın sığ yanına bastı ve başlarını krallarına döndürdü. Onun ne diyeceğini bütün orman merak ediyordu.
Aslan, kayalığın en ucuna geldi ve sol pençesini kaldırıp, halkını selamladı. Hepsi başını eğip, onu selamladı. Tüm gün hazırlıkları tamamlanmış, yakında batacak güneşin hemen öncesinde, krallarının bir yaz güneşi gibi yeni sıcak mevsimlerin başlangıcı için yapacak konuşmasını bekliyorlardı.
Aslan, pençesini indirdi ve konuşmaya başladı:
-“Ey halkım! Ey ülkemin bütün hayvanları! Büyüğünüz, küçüğünüz ayırt etmeden, hepinizi selamlıyorum. Koskoca ve karanlık bir kışı, tüm soğuğu ve cansızlığına rağmen canlı atlattık. Beyazı yeri geldi gözümüzü kör etti. Yeri geldi iliklerimize kadar üşüttü. Zar zor karnımızı doyurduk. Yeri geldi, bu beyaz görünümlü karanlık mevsim, bizi bize düşman etti. Birbirimize göz diktik. Ama size müjdedir ki, işte koskocaman güneş orada. İşte sıcak mevsimlerin müjdecisi güneşin, büyüyüp de üstümüze doğuşunun ilk batışı, o yemyeşil dalların ardından gerçekleşiyor.”
Bütün hayvanlar, krallarının eliyle gösterdiği yöne bakıp, güneşin sarıdan turuncuya dönüşünü izledi. Kral Aslan devam etti:
-“Ben ki; kralınızım ve bütün bu orman ve uzak adaları dahi benim, ama size hep adaletle, eşitlikle yaklaştım. Sizlerin farklılıklarını zenginlik saydım. Kış gelince göçmek istediniz, izin verdim. Üşüyüp, zayıf düşeceğinize, başka sıcak diyarlara gidip, oraları görün, oraların da zenginliğini alıp bizlere getirin istedim. Şimdi de sizlere diyorum ki. Şu ardımda maviden beyaza dönen ay birazdan dolunay olarak doğacak. Gecelerimizi derin derin aydınlatacak. Sabahında ise o kocaman sarı güneş, bizi iliklerimize kadar ısıtacak. Toprak, tüm verimiyle bize çiçeklerimizi, bitkilerimizi, meyvelerimizi verecek. Ağaçlar yapraklarını genişletecek ve gölgesiyle bizi, benden de daha kral, benden de daha kızıl güneşin kızgınlığından koruyacak. İşte siz de artık, gittiğiniz yerlerden getirdiklerinizi, öğrendiklerinizi, ormanımıza kazandıracak, yenilikleri getirecek ve herkese anlatıp, öğreteceksiniz. Biz bu dünyanın en uzak diyarının da, gözümüzün önünde olup, göremediğimizin de eşiti olacağız. Hepiniz de o diyarlardaki mutlu kişiler gibi mutlu olacak, onlar gibi yaşayacaksınız. Kültürünüzü de bu yeniliklere katıp, daha güzel ve çok daha mutlu bir orman yaratacaksınız. Ben de sizleri bu heyecan ve adaletle yönetip, daha huzur ve refah içinde bir ülkenin kralı olarak yöneteceğim. İşte şimdi, bu başlangıcın kutlama vaktidir. Getirin meydana uzak diyarlardan getirdiklerinizi, kurun masaları. Kutlama başlasın. Ey bülbüller başlayın şarkıları söylemeye, siz farelere ve ağaçkakanlar, tahtalara vurun, ritim tutun. Şenlik başlasın.”
Kral aslan; bunları söylerken, ardından dört parlak yıldız belirdi. Güneş batmıştı, karanlık ise bu yıldızların ve koskocaman dolun ayın ışığıyla ormanı parlatıyordu. Leylekler ve turnalar; uzak diyarlardan getirdikleri yiyecekleri önce koydu ortaya. Sonra ayılar ve samurlar, ırmağın derinliğinden bulduklarını. Arılar, uzak dağların göğsünden topladıkları nektarlardan olan balları döktüler. Filler, Hindistan’dan getirdikleri cevizleri koydular.
Ortaya kocaman bir ateş yakıldı. Ateş neredeyse yıldızlara ulaşacaktı. Bu ateşe, geçip biten kışa dayanamamış ve canlarını vermiş ağaçların kalanları atıldı. Bu onların cenaze törenleri, yerlerinde yeşeren fidanların ise doğum törenleriydi. Ateş yükseldikçe yükseldi. Kral aslan mağrur bir şekilde, altın varaklı koltuğunda, tüm hayvanları, kraliyet ailesiyle izleyerek, onlara yukarıdan ödüller dağıtıyordu. Uzak diyarlardan kazandığı ödüllerin, ele geçirdiği ganimetlerin, halkının hak ettiği payını halkına dağıtıyordu.
Üç gün, üç gece şenlik devam etti. Daha sonrasında ise, prenses aslanın elinden tutan kral aslan yine uçurumun kenarına geldi. Güneş en tepedeyken halkına tekrar seslendi:
-“Ey benim, çalışkan, güzel halkım. Baharı selamlamamız burada bitiyor. Artık hepimiz daha çok çalışacak ve gelecek olan o soğuk kışın, bizi yenememesi için elimizden geleni yapacağız. Ama size bir müjdem daha var. İşte prensesiniz, benim büyük, güzel kızım. O da uzak diyarlara gitti ve başarılarını elde etti. Yıldızları onun olsun, güneş baş tacı olsun. İşte şimdi bu güzel prensesimin de o uzak diyarlardan bir prens bulup, onunla evlenmek üzere olduğunu sizlere müjdeliyorum. Şimdi dört elle çalışın, biriktirin, üretin. Kışın yiyeceklerinizi toplayın. Kendinize ve ailenize, evinizle beraber çekidüzen verin. Yakında düğünümüz var. O düğün için de kendinize en güzel kıyafetleri hazırlayın.
Ormanın halkı, geçirip, kurtuldukları büyük kışın ardından, suların coştuğu, dalların yeşerdiği, toprağın doğurganlığıyla bire bin verdiği bu yeni dönemi, şenlikler yaparak selamladıktan sonra işlerine güçlerine dört elle sarıldılar. Bahar, yaza dönerken öyle çok üretmişlerdi ki, kışın asla aç kalmayacaklarını gördüler ve çok mutlu oldular. Krallarından gelecek haberi ve o büyük düğün için giyinecekleri elbiseleri hazırlayarak, yine üreterek ve refah içinde beklediler. Ülkelerini öyle çok sevdiler öyle çok sevdiler ki, onu üreterek hep güçlü tuttular. Başka kralların ve başka ülkelerin yardımına hiç muhtaç bırakmadılar. Hiç korkmadılar, hiç yılmadılar, hep ürettiler. Onlara önder olan ülkelerinin kurucusu kral aslanın, onlara öğrettiklerini hiç unutmayıp, ülkelerini ellerinin üstünde tuttular, hep yücelttiler. Kültürlerini geliştirdiler, eğitimlerini hep ileri götürdüler. Hep okudular, öğrendiler. Hep çalıştılar, ürettiler, başardılar.
GALİP UÇAR 2022 İSTANBUL
31 Ağustos 2022 tarihinde Zamansız Dergi'de yayınlanmıştır
Öyküyü okuma linki: BAHARIN MÜJDECİSİ ÜLKE
AY DÜŞÜNCE
Ayın en karanlık olduğu gece, sadece adaların altın renkli ışıkları varken ayın en karanlık gecesini yaşıyordu. Elinde bira şişesi, yanı başında daha geçen gün baş döndürürcesine esen lodosun kalıntıları, yoldaşı, deniz kabukları, midyeler. Maviliği kaybolmuş denizin dalga seslerinin "sâbâ makamında" söylediği şarkıya martı çığlıkları eşlik ediyorken uzaktan bir küçük tekne göründü. Elini kaldırıp selamlayası geldi, vazgeçti. Hem o karanlıkta ve o kadar uzakken teknedekiler onu nereden görecekti ki... Bir yudum daha aldı içkisinden, artık içki de pek etki etmiyordu. Hani gençlik yıllarında ağız buruşturan ya da keyif aldıran bir tat da kalmamıştı damağında. Su gibi içip gidiyordu.
İçinden, Demek ki yaşanılanlar daha acıymış, kaybedilenler ise keyiflermiş, diye geçirdi. Gecenin dördüne geliyorken dakikalarca aralıkla, koşan insanların adım sesleri haricinde sadece dalganın "sâbâ makamı" duyuluyordu. Şimdi başkasına anlatsa, dalganın da makamı mı olurmuş derler diye kimseye de söylemiyordu. Ama insan gece yalnızcen en çok bulur ya kendini, işte o anlardan biriydi. Çok gelmişti bu kıyıya. Çok içmişti şu taşların üstünde. Taşlar dayanıksızdı. Her lodos vurduğunda illa kayboluyordu bir küçük parça yahut kütle kütle büyük parçalar. Yani her gelişinde aslında başka yerlere oturuyordu ve derdini başka şeyler dinliyordu. Aslında matematiğe de pek inanmayışı bundandı. Nasıl yani, şimdi bir kurşunkalemin yanına bir kalın ve renkli tahta kalemini koyduğunda nasıl iki ederdi ki? Bu kalın kaleme haksızlık değil miydi? O ki diğerine göre dünyada daha çok yer kaplıyordu. Yani iki olabilmek için 1 ve 1 gibi aynı gözükmeliydi ona göre her şey. Hatta elle yazılmış 1 ve 1 dahi ne kadar ikiydi ki. Belki yazılan kalemin ucu birinde daha aşağı kaymış ya da daha sert bastırılıp koyu olmuş olamaz mıydı? Kısacası dünya haksızlık üzerine kuruluydu. En çok inandığı da buydu. Bu haksızlık yüzünden zorunlu alışverişleri haricinde matematiğe inanmazdı.
Belki basketbol oynadığı anlarda, ki çok ama çok eskidendi o günler, parabole inanabilirdi. Sonuçta topun havalanması ve düşmesi bununla açıklanabilirdi. Ama zaten bırakmıştı basketbolu da. Hem zırt pırt sakatlık yaşıyor, oynadığına da pişman oluyordu her defasında. Akşama çektiği ayak ağrıları, yorgun argın eve gelmeler, maç oynanırken güzel de sonrası kötüydü. Zaten her şeyin sonrası kötüydü. Konsere gidersin, mükemmel bir ses dinlersin, sonrasında geç saatte eve dönmesi eziyet; aşk yaşarsın, başın döner, gözün kör olur, seversin seversin, kendinden verirsin, sonrası bir bahaneden kavga, küçük bir kabahatten ayrılık. Hep yani sonrası kötü oluyordu onun için. Şimdi de bira bittikten sonrası yine kötü olacaktı.
Çantasındaki tüm biralar bitmiş ama daha sabah olmamıştı. Aydınlıktan bir gıdım dahi haber yoktu. İnadına gözlerini Çamlıca'ya doğru çevirdi. Genellikle güneş önce o taraftan ışığını salardı İstanbul'un üzerine. Aslında neden oradaydı, niye içiyordu, ne derdi vardı ya da ne keyfi gelmişti de içesi tutmuştu, o da bilmiyordu. Anlamsızlığına içiyordu sanırım. Cuma akşamı bir yere gitmemiş, biralarını almış, sahile gelmiş, biraz çerez, eşliğinde uzun uzun karanlık ufuklara bakıyordu. O da birazdan sabah olunca bitecekti. Üşümüş müydü? Hayır. Yorgun muydu? Evet, hatta bir evet yetmez, çok yorgundu. Hayat çok yormuştu. İşini iyi yapsa da hak ettiği yerde değildi, ülkedeki çoğu kişi gibi. Maaş desen tabii ki hak ettiğini almıyor ve hak ettiği gibi harcayamıyordu. Ama illa ki güzel şeyler alıyordu hem kendine hem almak istediği kişilere. Ama insanlar da çok yoruyordu.
Takıntıları çoktu. Ne bileyim bir şeyler olmak istiyorlar, bir şeylere katılmak istiyorlar, kendilerini kanıtlamak istiyorlar. Yahu durun. N'apıyorsunuz. Belki birazdan bir deprem olacak, tsunamisi, yok dolgu alan çökmesi, enkaz altında kalması bir şekilde bu dünyadan kopup gideceksiniz. Bu neyin koşuşturması. Şu sahil boyundan yürüyenlerin kaçı denize dönüp bakıyordu. Hep aynı yer, aynı manzara diye, bir hedefe kilitlenilmiş, ya muhabbet, ya koşu hedefleri, denize bakmadan geçip gidiyorlardı. Şu çimenliklere denize sırtı dönük oturanlar vardı yahu. Ayıptır, hangi şey böylesi huzur verir? Ne de var böyle uçsuz bucaksız rahatlama?
Deniz bu deniz, neyle kıyas edilebilir ki? Tam da bu nedenle her haftanın sonunda, evi yerine geceleri soluğunu burada alması. Tam da bu nedenle derdini kimseye değil de denize dökmesi. Tam da bu nedenle denize bakıp da hiç konuşmaması. Konuşmazdı çünkü deniz her şeyi anlardı. Deniz bakardı o sahil kıyısında oturana ve ona uygun "sâbâ makamında" şarkısını çalardı. Son bir yudum daha aldı içkisinden, uzakta adalara baktı. Sokaklarındaki lambaları ışıl ışıldı. Evlerin ışıkları ise ölüm gibi karanlık. Kapattı gözünü, biranın son damlalarının tadını çıkardı ve göğe dikip başını açtı gözlerini. Ay düşmüştü gecesine, en parlağından. En karanlık geceye ay doğduğunu görünce, haksızlıklar gözünün önünden geçti. Yaptıkları, yaşadıkları, yaşatıldıkları. Derin derin baktı aya, öylece kaldı. Birkaç özür diledi kendince ama hiçbir özür duymadı...
GALİP UÇAR
Hikaye 19.02.2020 tarihinde Oggito Dergisi'nde yayınlanmıştır
Hikayeyi okumak için: Hikaye Linki