Blog Ziyaretçi Sayısı

Ara ve Bul

Blog Site Translation

turkish literature etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
turkish literature etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Eylül 2025 Cumartesi

YASEMİNİ EZERİM & MERDİVENİM KIRK AYAK ( ANONİM KIBRIS MANİLERİNDEN DERLEME GALİP UÇAR ŞARKILARI)

 Galip Uçar'ın, Kıbrıs'ta yaşadığı dönemlerde, köylere ve kasabalara giderek, Kıbrıs'ın yerli halkıyla, özellikle de Koloniyel dönem Kıbrıs ve Kıbrıs Cumhuriyeti dönemlerini bilen yaş almış insanlarla konuşarak not aldığı anonim manilerden oluşturduğu şiirlere yaptığı YASEMİNİ EZERİM ve MERDİVENİM KIRK AYAK adlı besteleri 7 EYLÜL 2025 tarihi itibariyle youtube üzerinde yayında

MERDİVENİM KIRK AYAK
Merdivenim kırk ayak Kırkına vurdum dayak Duydum yârim geliyor Seyirttim yalınayak Hey fincanlar fincanlar Yandırdı nice canlar Sen şeherde gezerken Kırıldı orta camlar Yaseminler dizildi Gizli işler sezildi Sen şeherde gezerken Benim bağrım ezildi Macun yabdım furmadan Necin yedin sormadan Gel guzum sarılalım Kimse bizi duymadan Bahçelerde patlıcan Seni gördü sevdi can Seni sardığım saat Kurban olsun tatlı can Bahçanın darısına Vurgunum sarısına Ben o yâri deyişmem Gıbrızın yarısına Sevdiğim Urum gızı Yanagları gırmızı O gız benim olmazsa Terkederim Gıbrız'ı
söz: ANONİM KIBRIS MANİLERİ
müzik: GALİP UÇAR
derleyen: GALİP UÇAR

YASEMİNİ EZERİM
Yasemini ezerim Dülbendinan süzerim Merag edme güzelim Lefgoşada gezerim Kemanemin teninden Kimse bilmez halimden Havada bulut olsan Gurtulaman elimden Bahcalarda inginar İnginarın dengi var Benim şimdi sevdiğimin Yanağında beni var Velesbide binersin Beyaz çorab geyersin Dovru söyle sevdiğim Hangimizi seversin Padem godum yemeye Sabah çıkdım gezmeye Efgarım gezmeg deyil Sevdiğimi görmeye gaymaglı'nın ovası su doludur govası pencereden görünür yarimin gargolası. Mağusa galesinde Gar yağdı gölgesinde Yar beni melhem yapsın Göğsünün yaresinde Babudsanın dalları İsgelenin yolları Duydum yarim geliyor Gümüşledim yolları İsgele'nin enişi mavidir yarin fesi yatırayım dizime yedireyim yemişi Lefge'nin hurmasına Gül doldurdum tasına Ben o gızı alacam Söz verdim bubasına şişe şişeye benzer meşe meşeye benzer şu lefge'nin gızları şeker şerbete benzer Garamfil demedinan Söyleyin nebedinan Beni yardan ayıran Dilensin sepedinan.

söz: ANONİM KIBRIS MANİLERİ
müzik: GALİP UÇAR
derleyen: GALİP UÇAR




5 Ağustos 2022 Cuma

AŞK Kİ GÖRKEMLİ CESARETTİR

 

Aşk ki

Görkemli bir cesarettir

Daha hiçbir meydanın görmediği

Açılamayan sımsıkı yumruk gibi

Aşktan daha cesuru görülmemiştir

Öylesi bir yanan kalpten

Fışkıran lav isyanları

Kalın duvarları yıkar

Barajları deler

Kendini ezer geçer

Aynaya benzer

Aradığını görür bulursun

Eksikliğini doldurursun

Öylesine tutarsın ki iplerini

Avuç içinin kesilip kan revan olması nafile

Hissetmezsin acısını

Koymuşsun yüreğine

Yaşanacaktır

Kendini sevmeye başlarsın

Aşık oldukça

O zamana dek olmadığını bulursun

O zamana dek olmadığını olursun

Gözünün nazarından yükselir güneş

Gözünün nazarından kayar düşer güneş

Sen güneş olursun

Umudun sabahında sen olursun

Ümidin gurubunda sen

Gözlerine bakarsın

Gözünü görürsün

Görmek konuşmaktır

Öylesi susarsın

Öylesi bir hayranlıkla

Söylenmeyen her şeyi

Söyleyemediğin her şeyi

Anlatır gözler

Aşıksındır

Bir yaz gecesinde

Işıl ışıl pervane


GALİP UÇAR      2022 ALİBEYKÖY

Şiir 05.08.2022 tarihinde Edebiyat Durağı dergisinde yayınlanmıştır

şiir linki: aşk ki görkemli cesarettir

29 Temmuz 2022 Cuma

GÖLGELER AŞIKLAR HASRETLER

 Şimdi gölgesiz kalan bankların üzerinde

Hala aşıklar oturuyor
Ve hala itiraf edemiyorlar aşklarını birbirlerine
Yer tutup
Yan yana durup
Bir zaman olur diye bekliyorlar
Hayali halleriyle
Oysa biri bir yerde
Diğeri başka bir yerde
Bambaşka hayatlar sürüyorlar
Akılları birbirinde
Muhabbetleri düşünüyorlar
Yakınmaları
Tanımaya çalışmaları
Hep erteleyiş vedalaşmalarını
Ayrı ayrı yerlerde
Ama hep aynı banka akılları
Üstlerine vuran ağacın gölgesinde
İtiraf edemediklerinde
Bir gün gelecekler illa o banka
El ele tutuşacaklar
Öpüşecekler belki
Çocukları yanlarında
Belki birbiriyle
Belki ayrı yolda bulduğu
Ya da zaten olanlarından olan
Çocuklar da oturacak o gölgeye
Of çekecekler ayrı ayrı
Yahut oh çekecekler el ele
İtirafsızlıklar tebessüm olacak o an
Her şeye değecek
Susmaya
Durmaya
Beklemeye
Ama şimdi
Gölgesiz banklarda hayalleri
Her öğle üzeri
Saat ikiye doğru buluşuyorlar
Kim bilir ne konuşuyorlar
Belki gülüyorlar cisimlerinin cesaretsizliğine
Belki de sadece birbirlerine doyuyorlar
Gözlerin hasret renginde
Ağır ağır yazlar geliyordur yine
Çimlerde ayak izleri
Çizgi başlarında dikiliyorlardır
Koyu sohbetlerin ince derinliklerinde
Sevda sevda üstüne
Zehirli otlar dahi değse aşk kazanıyordur yine
Sevda sevda üstüne

GALİP UÇAR 2022 TEMMUZ ALİBEYKÖY

Şiir Edebiyat Durağı dergisinde 29 Temmuz 2022 tarihinde yayınlanmıştır

Şiiri okumak için : Gölgeler aşıklar hasretler

16 Temmuz 2022 Cumartesi

DUMAN DUMAN UZUN GECE

 Ah tepemde yaz günü dönen pervanenin yeli

Nadir içtiğim sigaranın yaktığım ilk ateşi
Tüterken usul usul içime çektiğim dumansın
En uzun gece gibi karartsa da ciğerimi
Öyle keyif
Öyle acı
Öyle rahatlatıcı
Uzun bir hasretin küle dönüp kısalışı
Ve her seslenişte dumanın gözümü yakışı
Damla damla akan sen
Damla damla akan sel
Ve düşmanlar tanıdığımız soluk yakınımız
Bolca ardımızdan konuşanlar atıp tutanlar
Ve bilmediğimiz uzak düşmanlar
Belki benden senden bîhaber
Belki de bilinçli uzak
Denizler sokarlar aramıza
Dağlar sokarlar
Ulaşılacak gemileri yakarlar
Bir ada ararım sığınacak
İçinde konforu bana bir baraka
Ve bir yaz günü ararım hiç bitmeyecek
Deniz tuzu gözümü yakar
Yengeçlerin ayak sesleri
Ayaklarına dolanmış yosunların hışırtısında
Yosun gözlü eski bir düşmanın
Dost zamanı hatıraları yatar
Öylece kahpe
Öylece kıskanç
Öldüresiye
Bir tren çizer rayları
Sesi korkunç tekerleklerinin
Motor sesi hırçın ve dişi
Tam bir asiye
Dağlar inler ve bırakır gevşetir ellerini
Kayalar yuvarlanır birden
Kompartımanları dağıtır
Uzak göller kurur
Susuz kalır insan ve hayvan
Hani sen yazı seçtin
Hani sen yazı sevdin diye suçlanırım
Sürgün düşlerler beni
Düşürmek için çabalarlar
Başarırlar da elbet
Güçlüdür kötüler
Yalancılar hainler
Güçlüdür çünkü amaçları ortak
Kendileri örgütsüz
Ama hepsi aynı
Ve gecemizi en uzun etmeye
En karanlığa boyamaya çalışırlar
Ellerinde gri boyalarıyla
Kara çalarlar
Kara yazılmış kaderimize
Bir çentik daha
Ama bilmezler ne kadar severim
O uzun en uzun geceleri
O en uzun gecelerdeki sohbetleri
Hüzünlü şarkılara eşlik eden
Şarap kokan ekmek kokan türküleri
Bilmezler aşk yaşatır uzun geceler
Bilmezler hasret dindirir
Ve dahi
Öylesi bir derin uykuya sızdırarak daldırır
Yerde yuvarlanır şişeler
Ağızlarda türkü artıkları
Sohbet gülüşlerinin tebessümleri çenelerde
Sonra
Nadir içtiğim bir sigarayı yakarım
Ucu alev alır
İçime derin çekerim
İçim zifiri en uzun gece
Ciğerlerime kadar iner
Yakar biraz
Dumanı sızar burnumdan
Gözlerimi yakar
Sel akar

Galip Uçar

Şiir 15 Temmuz 2022 tarihinde Edebiyat Durağı dergisinde, 17 Temmuz 2022 tarihinde Kirpi Edebiyat Sanat dergisinde yayınlanmıştır

7 Kasım 2021 Pazar

GALİP UÇAR'LA Z KUŞAĞI BİLMEZ 34. BÖLÜM EDEBİ KİŞİLER 8. BÖLÜM ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN

 Her Pazar Radyo Göktürk'te, yayın saati 20.00 ila 22.00 arası yayınlanan GALİP UÇAR'LA Z KUŞAĞI BİLMEZ programının, 7.11.2021 günkü yayın konusu, aşk, ölüm, melankoli konularının önemli şairi, ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN ve şiirlerine yapılan besteler...



23 Ekim 2021 Cumartesi

AY DÜŞÜNCE

 AY DÜŞÜNCE


Ayın en karanlık olduğu gece, sadece adaların altın renkli ışıkları varken ayın en karanlık gecesini yaşıyordu. Elinde bira şişesi, yanı başında daha geçen gün baş döndürürcesine esen lodosun kalıntıları, yoldaşı, deniz kabukları, midyeler. Maviliği kaybolmuş denizin dalga seslerinin "sâbâ makamında" söylediği şarkıya martı çığlıkları eşlik ediyorken uzaktan bir küçük tekne göründü. Elini kaldırıp selamlayası geldi, vazgeçti. Hem o karanlıkta ve o kadar uzakken teknedekiler onu nereden görecekti ki... Bir yudum daha aldı içkisinden, artık içki de pek etki etmiyordu. Hani gençlik yıllarında ağız buruşturan ya da keyif aldıran bir tat da kalmamıştı damağında. Su gibi içip gidiyordu.

İçinden, Demek ki yaşanılanlar daha acıymış, kaybedilenler ise keyiflermiş, diye geçirdi. Gecenin dördüne geliyorken dakikalarca aralıkla, koşan insanların adım sesleri haricinde sadece dalganın "sâbâ makamı" duyuluyordu. Şimdi başkasına anlatsa, dalganın da makamı mı olurmuş derler diye kimseye de söylemiyordu. Ama insan gece yalnızcen en çok bulur ya kendini, işte o anlardan biriydi. Çok gelmişti bu kıyıya. Çok içmişti şu taşların üstünde. Taşlar dayanıksızdı. Her lodos vurduğunda illa kayboluyordu bir küçük parça yahut kütle kütle büyük parçalar. Yani her gelişinde aslında başka yerlere oturuyordu ve derdini başka şeyler dinliyordu. Aslında matematiğe de pek inanmayışı bundandı. Nasıl yani, şimdi bir kurşunkalemin yanına bir kalın ve renkli tahta kalemini koyduğunda nasıl iki ederdi ki? Bu kalın kaleme haksızlık değil miydi? O ki diğerine göre dünyada daha çok yer kaplıyordu. Yani iki olabilmek için 1 ve 1 gibi aynı gözükmeliydi ona göre her şey. Hatta elle yazılmış 1 ve 1 dahi ne kadar ikiydi ki. Belki yazılan kalemin ucu birinde daha aşağı kaymış ya da daha sert bastırılıp koyu olmuş olamaz mıydı? Kısacası dünya haksızlık üzerine kuruluydu. En çok inandığı da buydu. Bu haksızlık yüzünden zorunlu alışverişleri haricinde matematiğe inanmazdı.

Belki basketbol oynadığı anlarda, ki çok ama çok eskidendi o günler, parabole inanabilirdi. Sonuçta topun havalanması ve düşmesi bununla açıklanabilirdi. Ama zaten bırakmıştı basketbolu da. Hem zırt pırt sakatlık yaşıyor, oynadığına da pişman oluyordu her defasında. Akşama çektiği ayak ağrıları, yorgun argın eve gelmeler, maç oynanırken güzel de sonrası kötüydü. Zaten her şeyin sonrası kötüydü. Konsere gidersin, mükemmel bir ses dinlersin, sonrasında geç saatte eve dönmesi eziyet; aşk yaşarsın, başın döner, gözün kör olur, seversin seversin, kendinden verirsin, sonrası bir bahaneden kavga, küçük bir kabahatten ayrılık. Hep yani sonrası kötü oluyordu onun için. Şimdi de bira bittikten sonrası yine kötü olacaktı.

Çantasındaki tüm biralar bitmiş ama daha sabah olmamıştı. Aydınlıktan bir gıdım dahi haber yoktu. İnadına gözlerini Çamlıca'ya doğru çevirdi. Genellikle güneş önce o taraftan ışığını salardı İstanbul'un üzerine. Aslında neden oradaydı, niye içiyordu, ne derdi vardı ya da ne keyfi gelmişti de içesi tutmuştu, o da bilmiyordu. Anlamsızlığına içiyordu sanırım. Cuma akşamı bir yere gitmemiş, biralarını almış, sahile gelmiş, biraz çerez, eşliğinde uzun uzun karanlık ufuklara bakıyordu. O da birazdan sabah olunca bitecekti. Üşümüş müydü? Hayır. Yorgun muydu? Evet, hatta bir evet yetmez, çok yorgundu. Hayat çok yormuştu. İşini iyi yapsa da hak ettiği yerde değildi, ülkedeki çoğu kişi gibi. Maaş desen tabii ki hak ettiğini almıyor ve hak ettiği gibi harcayamıyordu. Ama illa ki güzel şeyler alıyordu hem kendine hem almak istediği kişilere. Ama insanlar da çok yoruyordu.

Takıntıları çoktu. Ne bileyim bir şeyler olmak istiyorlar, bir şeylere katılmak istiyorlar, kendilerini kanıtlamak istiyorlar. Yahu durun. N'apıyorsunuz. Belki birazdan bir deprem olacak, tsunamisi, yok dolgu alan çökmesi, enkaz altında kalması bir şekilde bu dünyadan kopup gideceksiniz. Bu neyin koşuşturması. Şu sahil boyundan yürüyenlerin kaçı denize dönüp bakıyordu. Hep aynı yer, aynı manzara diye, bir hedefe kilitlenilmiş, ya muhabbet, ya koşu hedefleri, denize bakmadan geçip gidiyorlardı. Şu çimenliklere denize sırtı dönük oturanlar vardı yahu. Ayıptır, hangi şey böylesi huzur verir? Ne de var böyle uçsuz bucaksız rahatlama?

Deniz bu deniz, neyle kıyas edilebilir ki? Tam da bu nedenle her haftanın sonunda, evi yerine geceleri soluğunu burada alması. Tam da bu nedenle derdini kimseye değil de denize dökmesi. Tam da bu nedenle denize bakıp da hiç konuşmaması. Konuşmazdı çünkü deniz her şeyi anlardı. Deniz bakardı o sahil kıyısında oturana ve ona uygun "sâbâ makamında" şarkısını çalardı. Son bir yudum daha aldı içkisinden, uzakta adalara baktı. Sokaklarındaki lambaları ışıl ışıldı. Evlerin ışıkları ise ölüm gibi karanlık. Kapattı gözünü, biranın son damlalarının tadını çıkardı ve göğe dikip başını açtı gözlerini. Ay düşmüştü gecesine, en parlağından. En karanlık geceye ay doğduğunu görünce, haksızlıklar gözünün önünden geçti. Yaptıkları, yaşadıkları, yaşatıldıkları. Derin derin baktı aya, öylece kaldı. Birkaç özür diledi kendince ama hiçbir özür duymadı...

GALİP UÇAR

Hikaye 19.02.2020 tarihinde Oggito Dergisi'nde yayınlanmıştır

Hikayeyi okumak için: Hikaye Linki

O ÂNI BİR DAHA GÖREN OLMADI

 O ÂNI BİR DAHA GÖREN OLMADI


Vodina Caddesi'ni ağır adımlarla geçerken eski evlerin solgun ışıkları üstüne vuruyordu. Mutlu değildi. O da biliyordu ki ait olduğu yer orası değildi. Mutsuzluğu her halinden belli oluyordu. Daha sabahleyin işyerinde saçma sapan bir nedenden sinir patlamaları yaşamış, haklı da olsa kendini haksız duruma sokmuştu. Sonrasında yol cehennem gibi geçmişti. Hayatında ilk defa, yolda olmayı ve etrafı izlemeyi bu kadar çok seven adam, trende uyuklamıştı ve hatta neredeyse ineceği durağı kaçıracak olmuştu. Sağındaki banka atm'sine baktı. Elini pantolonunun sağ cebine attı, birkaç bozuk para vardı, sol cebini kurcaladı. Parmağındaki aslanlı yüzüğünün ağzında yer alan dişler yüzünden eli tam olarak cebine giremedi. Buna da çok sinirlendi.

"Öfff" diye bir ses çıkararak yürümeye devam etti. İçinden, Zaten bugün de yatmamıştır. Neyi bekliyorum ki, diye geçirdi. İlerideki karanlık sokaktan içeri girdi. Balat'ın eski cumbalı evlerinin arasından adım adım geçerken birden aklına, döndüğü yer geldi. Hafiften bir iç geçirdi. Sonra daha derin bir solukla iç geçirdi. Anlamsızca etrafına baktı. Kesinlikle buraya ait değildi. Ne bu evler ne bu sokaklar oydu. Sokağın üzerinde yer alan oval ışık rüzgârdan bir o yana, bir bu yana sallanırken, mutsuzluğu da içinde deliler gibi sallanıyordu. Hayır başı dönmüyordu ama içini sanki bir şeyler kemiriyor ve içten içe onu eritiyordu.

Sokak ayrımına geldiğinde tulumbacının önünde biraz durdu. Tatlıları seyretti. Aç değildi, canı da aslında tatlı çekmiyordu ama tulumbayı yemeyi de çok ama çok severdi. Zaten canı çekse de dükkân kapalıydı. Sanırım sadece onu sevindiren bir şeyleri görüp, azıcık da olsa mutlu olmaktı amacı. İkiye ayrılan yolun sağ tarafından yürüdü. İrili ufaklı kafelerin arasından geçti ve işkembe kokularının arasında trafik ışıklarına vardı. Gecenin soğukluğunu burada, trafik ışıklarında dururken iyice hissetti. Sonuçta karşısı Haliç'ti ve deniz kıyısında, bu yağmursuz kış gününün soğuğu daha da beter olacaktı. Ama içinden, Deniz illa ki iyi gelir, denize varmalı, deniz havasından iyisi var mı, diye söylenirken yeşil ışık yandı. Hızlı adımlarla ilk caddeyi geçip otobüs durağının oraya vardı. Diğer caddeye gidene kadar yine kırmızı ışık yanmıştı. Şöylece etrafına baktı. Rüzgârdan savrulan ağaçlar, karanlık, yıldızsız bir gece, yerlerde dal kırıkları, tek tük geçen arabalar... Hiçbirinin bir anlamı yoktu onun için. Sonra arkasını döndü. Balat'a baktı. Eski, bakımsız evlere, kör bakışlarla karanlık bakan dükkânlara, tepelerdeki çarpık apartmanlara, hepsine iyice, derin derin baktı. Yaşadığı evin yokuşuna doğru gözlerini çevirdi. Apartmanların arasında evini seçemedi. o kadar kalabalıktı, o kadar yığın yığındı ki bakarken dahi boğulur gibi oldu.

Oysa evin terasından baktığında Üsküdar'dan süzüle süzüle gelen vapuru ve onun bir o kadar aheste dalgalarının maviliklerde yayılışını seyrederdi. Bu seyir hali belki de onun, buradaki en ve tek mutlu olduğu anlardı. Ama o anlara da ancak çamaşırları asarken sahip olabiliyordu. Hani kaç ay olmuştu bir kez dahi çıkıp da terasta, elinde kahve, Haliç'i ve yedi tepeyi izlememişti, sadece keyfi olsun diye. Ya terası yıkarken, ki martılar sağ olsun çok pisletirlerdi ama o da onları ekmeklerle ve bulgurla beslemeyi çok severdi ve mükafat olarak da martılar dışkılarıyla ödüllendirirdi ya da çamaşır asarken ancak teras keyfini çıkarırdı. Zaten o an sevdiği kadın da evi topluyor ya da temizliyor olurdu. İşbölümü yaptıklarında yükte hafif ama canı da en yakan, özellikle de içi yakan işler hep ona düşerdi. Çünkü alışık olduğu yaşam tepelerin ardında, göklere uzanan yüksek binalardaydı. Zaten bu saatte de çıkıp gezme nedeni oydu. Onu bu ülkede hiçbir zaman anlamayıp, sıkıntılara düşüren insan kitlesiyle aynı yerde yaşıyor ve orada da farklı giyinip, farklı sözlerle konuştuğundan garipseniyordu. Kısacası birkaç kilometre ötede alıştığı yaşamdan uzakta, sanki çok uzak bir gurbetin garibiymiş gibi yaşıyordu. Işıklar yanında yine ağır adımlarla karşıya geçti ve inşaat sahasının içinden geçip, halı sahanın yanındaki kaldırımdan sahile doğru yürüdü. O an, sanki ona hoş geldin der gibi bir ağaç rüzgârın sertliğine kapılıp aşağı yukarı dallarını eğdi. Bulutların arasından parlak bir yarım ay belirdi. Adım adım denize yaklaştı. Derin bir nefes çekti, başına ağrılar girdi. Geçsin diye daha derin bir nefes çekti, İçi yandı, başı daha da ağrıdı. "Off," dedi, denize baktı. "Bana bu denizin bu yakası haram sanki, bana bu evler, bu semt haram." Mutsuzluğunu yanı başına oturduğu Haliç'e anlattı. O ânı bir daha gören olmadı


GALİP UÇAR

Hikaye 4.02.2020 tarihinde Oggito Dergisi'nde yayınlanmıştır

Hikayeyi okumak için: Hikaye Linki

İÇİNDEKİ AŞKALE

 İÇİNDEKİ AŞKALE


Sakin sakin, tren garına doğru yürüdü. Mor çantasının fermuarını aheste bir şekilde açıp, içini karıştırdı. Sırada bekleyen yoktu, acele etmesine de gerek yoktu. Tren daha gelmemişti. Sabahın bu saatlerinde, yaz günü zaten pek kimse kullanmazdı bu istasyonu. Bir iki defa daha karıştırdıktan sonra ulaşım kartını buldu, turnikeye bastı. Aheste adımlarının sesi boş istasyonun içinde yankılandı. Kalın topuklu, kırmızı ayakkabısıyla yürüdükçe sanki bir askerin postallarının sert sesi yankılanıyordu. Bir duvarın köşesine doğru geçip sırtını yasladı. Ulaşım kartını çantasına yerleştirdi ve kapadı. Camlardan içeri sızan güneşin yarattığı gölgeler gözüne takıldı. Önce gölgelere, sonra gölgesinin düştüğü objelere doğru gözlerini dikti. Biraz seyretti. Aslında her zaman gördüğü şeylerdi, istasyondaki direk ve cama yapıştırılmış afişin gölgesiydi bu. Çantasını sol koluna takıp diğer eliyle elbisesinin kalın askısını aşağı yukarı okşar gibi yapıp sıkıntısını geçirmeye çalıştı. Saatine baktı, daha birkaç dakika geçmişti. Cama baktı. Bu temmuz sıcağında içeride beklemenin daha serinletici olduğunu düşündü ama loş istasyon gittikçe onu boğuyordu. Zaten gece geç saatlere kadar çalışmıştı. Gece eve dönmek yerine ilk tren kalkana kadar beklemiş, masasındaki kâğıtlara bir şeyler karalamış, çoğunu da beğenmeyip, buruşturup çöpe atmıştı. Bir gıdım bile uykusu gelmemişti ama. Çünkü geceleri o kadar çok severdi ki; çoğu kez şafak vaktini izlemek için uyumadığı olurdu. Şafak vaktinin o mordan maviye dönen gökyüzü, ona heyecanların en büyüğünü yaşatırdı. Aynı lacivert geceden doğan turuncu güneşi izlemenin verdiği hazzın yaşattığı gibi, her şafak, ister kış, ister yaz olsun ona böyle duygular yaşatırdı. Hayatı boyunca çok izlemişti. Orta okuldan beri bunu alışkanlık edinmişti. Bazen ders çalıştığı masanın durduğu pencerenin önünden, bazen sevgisini açamadığı bir sevgiliyi özlediği ve sabahı ettiği; odasındaki tek kişilik koltuğundan, bazen sevemeyip onu çok sevdiğini bildiği ve ona teslim olduğu bir sevgilinin kolları arasında yatağından, çokça güneşin şafak vakti ufku yırtıp doğuşuna şahit olmuştu. Ama bugün başkaydı. Bambaşka bir duygu vardı içinde, bambaşka bir özlem. Pencereye dalıp gitti. Sonra aniden irkildi. Onu hayalinden döndüren ne diye etrafa bakındı, bulamadı. Bir an, minik siyah bir kedidir, sevip, oyalanırım diye düşündü. Bulamayınca üzüldü. O da bir kedi gibiydi. İçinde vahşi bir sarı kaplan yatarken, o minicik bir bedene sığınmış kara kediydi. İstasyona girdiği gibi aheste adımlarla binanın dışına doğru yürüdü. Ahşap kapıyı itip dışarı çıktı. Hava henüz çok ısınmamıştı. Görünmeyen denizin binaların arasında sızan serinliği raylara doğru esiyordu. Gökyüzüne baktı, hava apaçıktı. Bir tek bulut yoktu. O an sadece kendinin duyduğu bir türkünün girişi çaldı. Sonra sesi heyecanlı ve ürkek bir kadın sesi ilk sözlerini söyledi türkünün: “Ambela para para...” Türküyü mırıldanarak istasyonda bir o yana bir bu yana yürüdü. Sonra durdu, çantasını açtı, telefonunu eline aldı. Çalışırken sesini kapar, titreşim moduna alırdı, sesli hale getirdi. Bu arada mesaj var mı, yok mu? kontrol etti. Saatine baktı, sonra rayların uzağına. Trenden bir iz aradı, tam o an raylardan demirin ağır ve gürültülü sesi geldi ve nihayet uzakta trenin lokomotifinin görüntüsü. O bu sabah ne kadar ahesteyse, tren de sabaha inat o kadar hızlı yanaştı istasyona. Sert bir hidrolik sesiyle kapıları açıldı. İçeri girdi. Tüm koltuklar boştu ama oturmadı. Gidip bir pencerenin önüne, iki kolunu üst üste koydu. Onların üstüne de başını, ilerleyen trenin delip geçtiği semtlerin seyrine daldı. Hâlâ kulağında aynı türkü, hâlâ o kadının sesi sürekli dönüyordu. “Ambela para para...” Kendi de türküyü söylemeye devam etti. Siyah saçlarından kaşlarına doğru bir ter aktı. Tren hızla diğer istasyona ilerlerken Samatya civarındaki evleri seyretti. Tren raylara değdikçe koca bir tokmağın, raylara çiviyi sertçe mıhlarcasına çıkarttığı sese benzer bir ses çıkarıyordu. Durmadan çakıyor, çakıyor, çakıyordu. Terleyen alnı bir an buz kesti. Kulağında aynı sözler, “Ambela para para”, kulağında duyduğu dudağına ulaşıyor o da söylüyordu. Tren raylara vurdukça yaz günü üşüyordu. Türkünün sözleri dilinden daha sert dökülüyor, gözleri Samatya’ya daha donuk, yorgun bakıyordu. O an yaslandığı pencere kollarını dondurur gibi oldu. İçi ürperdi, korktu. İçinde bir boşluk oldu, ağlayası geldi. Bir şeyleri özler gibiydi. Birilerini özler gibi. Bir şeyler teninden yaz günü soğukla intikam alıyor gibi hissetti. Sığınacak bir yer aradı, kendini soluk soluğa bir koltuğa attı. Her nefesinin arasında o türkünün sözleri dökülüyordu dilinden: “Ambela para para...” Tren hızlanıp, raylara vurdukça nefesi de hızlanıyordu. Korkulu gözlerle sanki dehşet yaşamış gibi camdan Samatya’ya doğru bakıyordu. Kendini sakinleştirmeye çalıştı, yapamadı. Rayların sesinin ritminde, kulağındaki türküyü söylemeye devam etti: “Ambela para para, neylim aman, neylim aman…” Tren sert bir frenle istasyonda durdu. Hızlıca koltuktan kalkıp kendini dışarı attı. Gökyüzüne baktı. Bir tane bile bulut yoktu, hava sıcaktı. Temmuz sıcağı güne bastırmaya başlıyordu. Ama elleri kolları donmuş, içi buz gibiydi. İliklerine kadar titriyordu. Yaz günü Aşkale’nin dondurucu soğuğunu yaşadı o an. “Doğru yerde miyim,” diye istasyonun tabelasına baktı. Kocamustafapaşa İstasyonu’ndaydı. Biraz kendini toparlayıp istasyonun çıkışına doğru ilerledi. Kapıda bekleyen istasyon görevlisi onu gördü ve sordu: “Tanya iyi misin? Ne oldu sana böyle?” “İyiyim, iyiyim sanırım,” dedi. O sırada tren aniden kalktı, Tren demir raylara vurduğu an yüreği hopladı yine. Sanki üzerine bir kar yağdı, elinde eldivensiz tuttuğu, demir saplı bir çekiç, raylara kendi vuruyor gibiydi. Alnından akan ter kara kaşlarına gelmeden donuyordu. Eksi kırk derecede, bedelinin ne zaman biteceğini bilmediği bir sürgün gibi hissetti o an. Uzaklaşan trenin düdüğüyle irkilip kendine geldi. Görevliye derin ve ürkek baktı. Kafasıyla iyiyim gibi bir hareket yapıp merdivenlerden ağır ağır Samatya’ya doğru yürüdü.

GALİP UÇAR

Hikaye 26.12.2017 tarihinde Oggito Dergisi'nde yayınlanmıştır

Hikayeyi okumak için: Hikaye Linki

9 Ekim 2021 Cumartesi

ÖKSÜZ BİR KARADENİZ TÜRKÜSÜ

 

Öksüz Bir Karadeniz Türküsü


Sakin ve hüzünlü bir Karadeniz Türküsü çalar
Gece kadar derin
Gece kadar uzun
Gece kadar hasretlik dolu
Yeşil yapraklar bakar gözleriyle yollara
Bembeyaz yaseminler açar o an anılar
Ay parlağı gecenin en köründe
Yalan sanır şarkılarda dökülen gözyaşlarını
Olanca yılların yorduğu bakışları yalan sanır
Oysa tüm öksüzlüğüyle aşka hasretin
Ayağına kumlar değerken
Rakı kokusu dudaklarında
Yeni hasat edilmiş bir çayın
Ocakta tütüşü gibi
Tüter hasret dumanları da başında
Türküler de öksüz kalır
Derin derin içine işleyen
Okul önü vedaları gibi
En güzel anıları bırakıp
O sahte gülüşlü fotoğrafların arkasında
Bambaşka gösterirken kendini
Oysa
Yeni ve yorucu maceraların
Hayat yorgunu olunca
Kıymetini bilir gibi o okul yıllarının
Özler yasemin kokularını
Ay ışığı parlarken gecelerde
Yok
Horon tepilmez
Yok
Kolbastı oynanmaz sadece
Hüzünbâzdır Karadeniz
Yaylalarının yeşili kadar
Hüzünbâzdır türküleri
Çay bahçelerinin uçurum uçurum taraçaları kadar
Derinine işler insanın
Bir çayı yudumlayıp
Susuzluğunu giderir gibi
Çay bardağıyla
O öksüz kalmış soğumuş elini
Her yudum sonrası ısıtır gibi
Derinine işler
Bir şeyleri çok özler gibi
Uzun zaman sonra affedilip de
Hak ettiği topraklara döner gibi

Galip Uçar    Ağustos 2021

Şiir 7 Ekim 2021 tarihinde Zamansız Dergi'de yayınlanmıştır

Şiiri okumak için: şiir linki

13 Eylül 2021 Pazartesi

Yanağına Deniz Basmış Akdeniz

 

Yanığına Deniz Basmış Akdeniz



Ey dağlarını kurban eden
Yanığına deniz basmış
Hüzünlü yoldaş
Kayalıkların mı ağlasın
Şelalelerin mi
Kime dert yanasın
Yana yana
Kimden hayır alasın
Şimdi kül dağlarında ölü ceylanlar yatar
Şimdi kül dağlarında kahpelik
Uzanmaz koridorlardan elleri sana
Ne eşin yoldaşın sağabilir yaranı
Ne falezlerinden dökülenler
Bir efkar sarar üstünü
Duman duman
En karasından
Bir efkar ki eylemez derde kâr
Bazı alırdı ya başlarını buzul ve kar
Erise için için kalbine
Doğar mıydı yine
Yitip giden çocuklar
Bir efkar ki
Bitmez tükenmez bir hal
Güneş saklanır düşün
Görüp hain turunculukları
Güneş kaçar
Öylesine bir sıcak
Toprağında yatanlar
Elbet bu hıyaneti
Kalkıp da anlatacak

GALİP UÇAR

Bu şiir 12 Eylül 2021 tarihinde Zamansız Dergi'de yayınlanmıştır

yayını okuma linki: yayını okuma linki

30 Temmuz 2021 Cuma

BİR ALDATIŞ VE GERİ DÖNÜŞ

BİR ALDATIŞ VE GERİ DÖNÜŞ

Merhaba deniz
Yine ben
Uzun süre oldu biliyorum
Onun içindir ki
Bir merhaba da beklemiyorum
Anılar yetiyor inan
Ve seni yine gördüğümde
Aynı şeyleri buluyorum ya
O da yetiyor
Biliyorum ki
Bir gün yine
Sorgusuz sualsiz
Beni koynuna basacaksın
Yine şubat lodosunda
Koca dalgalarınla ıslatacaksın
Evet aldattım seni
Senin kat kat büyüklerinle
Kat kat tuzlularını tattım zevkle
Ve hatta daha güzeldi renkleri belki
Ama zevk alsam da
Eğlensem de
Aynı tadı vermedi
Hoş geldim deniz
Hoş buldurmasan da
Merhaba dahi demesen de
Ben yine geldim sana

Galip Uçar         Temmuz 2021 Caddebostan

Şiir 29 Temmuz 2021 tarihinde Zamansız Dergi'de yayınlanmıştır

Şiir Linki

14 Haziran 2021 Pazartesi

MASADA DURAN ÜÇ ZEYTİN

 

Masada Duran Üç Zeytin

Masada duran üç zeytin
Anlatır halkın halini
Masada duran üç zeytin
Derdimi seni ve beni
Masada duran üç zeytin
Sanki durumu bilir gibi
Masada duran üç zeytin
Konuşur akşamüstünden geceye senli benli
Masada duran üç zeytin
Olur o an Amerika'da bir zenci
Masada duran üç zeytin
Afrika'da bulunan suyun sevinci
Masada duran üç zeytin
Bir yılanın soyulmuş derisi gibi görkemli
Masada duran üç zeytin
Bir kutlama masasında yenilmek üzere olan daha dün sevilmiş bir hindi
Masada duran üç zeytin
Ekmek parası geçim derdi
Masada duran üç zeytin
İşe yetişmek için koşarken kesilen nefesti
Masada duran üç zeytin
Bildiğin ekonominin kendi
Masada duran üç zeytin
Zeytinden öte şeylerdi
Masada duran üç zeytin
Gelip bana sırlar verdi
Masada duran üç zeytin
Çok önemli şeyler söyledi
Masada duran üç zeytin
İntihar gecesinde masa üstündeki son vasiyetti
Masada duran üç zeytin
O an o yerdeki vaziyetti
Masada duran üç zeytin
Halkı seyretti
Masada duran üç zeytin
Dertleri dinlerdi
Masada dura üç zeytin
Bizatihi halkın kendisiydi
Masada duran üç zeytin
Sadece zeytin değildi
Masada duran üç zeytin
Elemdi
Dertti
Kederdi
Masada duran üç zeytin
Siyahtı ve ikisi de yeşildi
Masada duran üç zeytin
Her şeyi bilirdi

Galip Uçar 2021 Balat

Şiir Haziran 2021 tarihinde Zamansız Dergi'de yayınlanmıştır

şiir linki

30 Mayıs 2021 Pazar

BİR İSTANBUL MASALI

 

Bir İstanbul Masalı

Kadıköy kıyılarına vurdu köpükler
Kabataş civarına ise dalgalar
Yosunlar Heybeliada dolaylarındaydı
Yunuslar Moda önünde zıplarken
İzmaritler Fener açıklarından Balat’a yüzüyordu
İstavritlerse Sarıyer’de toplanmışlardı
Üsküdar ise yine sakin ve sessizdi
Çengelköy’den balıkçıların olta fırlatış sesleri
Kazancılar Yokuşu’ndan aşağı inen sarhoş adımlara
Mühürdar’dakiler karışıyordu
Beylerbeyi’nden deniz hamamına doğru
Yorgun akşam düşünceleri
Tarabya’da dalgayla sallanan
Beyaz bir gemi
İstinye’den Paşabahçe’ye bakarken
Sarı tüylü bir kedi
Uzak akrabaları geziniyordu
Fenerbahçe Adası’ndaki parklarda
Turaçlar süzülürken Ayvansaray üstünde
Yeşil kanatlı papağanlar
Uçuşuyordu Gülhane’den Cankurtaran’a doğru
Kumkapı’da eski kadeh sesleri
Bakırköy’den gelir banliyö trenleri
Florya’dan Yeşilyurt’a giden bir otobüsten
Bakardı denizi kesen evlere
Yeşilköy sakini
İşte böyleydi İstanbul’da bir gün
Ta Bizans’tan Osmanlı’ya ve bugün
Erguvan renklerini giyince o gün
Tacına mücevherler ekler
Daha da gösterişli olurdu
Her geçen gün
Ay da çıksa
Gün de doğsa
İstanbul’a doğardı
Ta var olduğundan beri
Her gün

GALİP UÇAR 2021 Fener Sahil

şiir 29 Mayıs 2021 tarihinde Zamansız Dergi'de yayınlanmıştır

şiir linki

1 Mayıs 2021 Cumartesi

GALİP UÇAR'LA Z KUŞAĞI BİLMEZ 7. BÖLÜM EDEBİ KİŞİLER 2. BÖLÜM SABAHATTİN ALİ

 Her Pazar Radyo Göktürk'te, yeni yayın saati 19.00 ila 21.00 arası yayınlanan GALİP UÇAR'LA Z KUŞAĞI BİLMEZ programının, 02.05.2021 günkü yayın konusu, Toplumcu Gerçekçi Edebiyat'ın önemli şairi, çevirmen, öykü ve roman yazarı SABAHATTİN ALİ ve şiirlerine yapılan besteler

yayının dinlenebileceği youtube linki




GALİP UÇAR'LA Z KUŞAĞI BİLMEZ 7. BÖLÜM SABAHATTİN ALİ PLAYLİST:

1- ALİ KOCATEPE ....... YAŞAMAK
2-FERHAT GÖÇER ..... YETMEZ Mİ
3- NÜKHET DURU ..... BEN YİNE SANA VURGUNUM
4- AHMET KAYA .......... KIZ KAÇIRAN
5- ZEYNEP BAKŞİ KARATAĞ....... KIYAMADIĞIM
6- AHMET KAYA ............ GEÇMİYOR GÜNLER
7- EDİP AKBAYRAM.......... ALDIRMA GÖNÜL
8- VOLKAN KONAK ......... GÖKLERDE KARTAL GİBİYDİM
9-ZÜLFÜ LİVANELİ .......... LEYLİM LEY
10- SEZEN AKSU ................ ÇOCUKLAR GİBİ
11- NÜKHET DURU ........... MELANKOLİ
12- SEZEN AKSU ................ DAĞLARDIR DAĞLAR
13- EDİP AKBAYRAM .........EŞKIYA DÜNYAYA HÜKÜMDAR OLMAZ
13- AHMET KAYA ..............KARA YAZI
14- ALİ KOCATEPE ............ BENİMSİN DİYEMEDİĞİM


7 Nisan 2021 Çarşamba

HAYATIN OLAYIM İSTEDİM

 

Hayatın Olayım İstedim

Birileri ilklerin olmuş
Ben hayatın olayım istedim
Gözlerin
Gözlerin
Gözlerin aydı
Gözlerin
Gözlerin
Gözlerin aydın
Gözlerin
En karanlık gecemde aydı
Yol bulurdum
Gün karanlık gecem olurdun
Bir mum yanardı
Minimal
Cebimdeki param kadar
Masamdaki öğün kadar
Yaşayabildiğimiz kadar
Minimal
Ama minimal değildi sevgim
Kapkaranlık gecedeki
Ay gibi
Minimal değildi
Sevdam hiç minimal olmadı
On senelerce bekleyişlerimde
Birileri ilklerin olmuştu
Ben hayatın olayım istedim
Gözlerinde ay büyüdü
Ben büyüdüm
Sevdam büyüdü hasretimce
Sonra hatalar sevdalar üstünde
Sevdalar hatalar içinde
İki hata kaç sevdayı yitirir
Kaç sevda kaç hatayı affeder
Dedin ki geçmiş gitmiş
Sabah olmuş da
Ay gitmiş gibi
Ne geçmiş
Ne gitmemiş
Bir ben
Yalnızca ben
Ben kendimden geçmişim
Geçmiş olsun hayata
Gün doğmuş
İnsanlar doluşmuş şehre
Yine çöplükler dolumların müjdecisi
Müjdeler olsun
Ben geçmişim benden
Ki
Hayat buysa
Bu kuru kalabalık
Birileri ilklerin olmuş
Ben hayatı olayım istedim
Ama bu doluşmuşluk kaosundan olan
Hayattan değil
Korkma
Hiç korkma zaten
Korkacak tek şey
Kendin olsun
Umutsuzluğun
Sevgisizliğin
Sevdasız sevişmesiz geçen
Günün gecen
İklimler geçer
İlkler geçer
Hep geçer
Ama gecikilmez
Bir yerde vardır elbet randevu
İntihar gibi
Ani ve mantıksız
Çok mantıklıca
Bitişlerin başlangıcının bitişinde başlanır
İki göz
İki göze değer
Nazar olmaz
Göz göze
Bir intihar randevusu
Birileri ilklerin olmuştu
Ben hayatın olayım istedim
O an
Anlamı kalmaz hiçbir şeyin
Hayatın bile
Zaten duruyordu biliyorsun zırt pırt
Bir göz göze
Ya da
Akla geldikçe
Anlamsız
Yalnız
Yapayalnız

GALİP UÇAR     Kuzguncuk 2018

Şiir 06.04.2021 tarihinde Zamansız Dergi'de yayınlanmıştır

şiir linki