Blog Ziyaretçi Sayısı

Ara ve Bul

Blog Site Translation

istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ekim 2025 Pazartesi

İSTANBUL ORATORYOSU / THE ORATORİO OF İSTANBUL

 Galip Uçar'ın, bir sabah Balat Sahili'ndeki parkta karanlıkta yürürken, yüzünü Çamlıca tarafına doğru çevirdiğinde, güneşin doğuşuyla birlikte "Çamlıca'nın üzerinde bir güneş" sözünü yazmasıyla ve o anda geçen Eminönü Alibeyköy tramvayının geçiş sesinin ritmiyle, bu dizeyi okuyarak başlattığı 2022 yılından bu yana da İstanbul'u anlatan şiirlerin, opera müziği halinde şekillendiği İSTANBUL ORATORYOSU, İstanbul'un Düşman İşgalinden Kurtuluş gününde, 6 Ekim 2025 tarihinde Youtube üzerinden yayınlandı.

22 şiire yazılmış şarkı ve 51 dakikalık bir sanat şöleniyle anlarınıza konuk olmaya hazır bu albüm

Tüm İstanbullulara ve Konstantin'in kurduğu günden bu yana gelişerek büyüyen ve herkes için mucize bir şehir olarak yaşayan İSTANBUL'a, Galip Uçar'ın armağanıdır

İSTANBUL ORATORYOSU






























28 Eylül 2025 Pazar

-SANIRIM- İYİ DEĞİLİM HAYAT

 Pek de iyi değilim

Ey hayat!
Hangi yerinde?
Nereye anlatayım?
Akıp gidiyor bir şekilde
Şehrin bir yerlerinde bir şeyler
Yaşam gibi
Konuşuyorlar çok şeyleri
Bense
Gece gündüz fark etmez
Suskunuyum şehrin
Dar geliyor altı taraftan
Etrafımı saran deniz
Kapılayım dökülsem okyanuslara dek
Halim de yok pek
Bir zamanlar bir şeyler yaparmışım
Bir zamanlar bir şeyler yaşarmışım
Rastlıyorum izlerine
Bazı duvarlarda
Bazı köşe başlarında
Anlatırmışım bir şeyleri
Gündüzleri ve geceleri
Şimdi
Dudağımda bir mühür
En bordosundan
Afilli
Ne söyleyesi ne konuşası var
Yeltense de nafile
Pas tutmuştur muhtemelen
Açsam
Tetenos aşısının tarihi geçmiş
Anında pasıyla keser
İyi değilim hayat
İyi olmaya bahanem de pek yok
Küçük günlük geçişlerde
An şükürleri diyelim
O da kendi namıma
Hayli nadir
Yorulmuşum evvelallah
Güzel yorulmuş yoğurulurken
İncinmis her yanım
Şuram kulunç
Şuram fıtıktan tutuk
Etlerim tas kesmiş
Ensemi kaldıracak hal kalmamış
Neye bölüneceğime karar verecekken
Kilometrelerce bölünmüşüm
Bacaklarım ödem
Tabanlarım su toplamış
Çamlıca'nın rûzgarı Kayışdağı'nınkine karışmış da
Saçımın bir teli oynamamış
İhanet etmemişim sözüme
İkrardan dönmemişim
Anca anlık hevesler parlamış da
Onlardan da o an geçmiş çekilmişim
Bir kuş savrulmuş üstümden
Kanatları kocaman
Yanında bir uçurtma
Karga koridorunda yürümüşüm
Şehirde bir şekilde geçip gitmişim
Gündüz ve gece
Susmuşum
Bir yol istesem senden
Var sayalım kurtuluş yolu
Ağzım paslı
Üstünde mühür
Yak desem mührü
Ki diyemez mühürlü ağız
Yanar dudaklar
Yine konuşamaz susar
Ben
Hem gece
Hem gündüz
Bir yerinde yine susar
An an
Anı
Böle böle yaşar



GALİP UÇAR.             KOZYATAĞI 2025 EYLÜL

Şiir Kibele Kültür Sanat dergisinde 28 Eylül 2025 tarihinde yayınlanmıştır

4 Mart 2025 Salı

MİLLİ MÜCADELE GAZETESİYLE YAPILAN 1 2 3 4 5 RÖPORTAJLAR

 1- Röportaj Futbol, Futbolun etkisi, Futbol Siyaset ilişkisi

GALİP UÇAR MİLLİ MÜCADELE GAZETESİ 1

2- Transferler, Transfer hataları, Kulüpler, Yöneticiler, Potansiyeller

GALİP UÇAR MİLLİ MÜCADELE GAZETESİ 2. RÖPORTAJ

3- Galatasaray Fenerbahçe derbisi tahmini, Yabancı hakem,  Okan Buruk eleştirisi, Lig değerlendirmesi ve tahminleri

GALİP UÇAR MİLLİ MÜCADELE GAZETESİ 3. RÖPORTAJ

4- Galatasaray Fenerbahçe derbisi değerlendirmesi, yabancı hakemin performansı, derbi tarihi, Osmanlı ve Türk futbol tarihi, İstanbul'un kulüpleri, Balkan, Birinci Dünya, Kurtuluş Savaşı esnasında futbol, Kulüplerin savas ve milli mücadelede rolleri, kulüpler tarihi

GALİP UÇAR MİLLİ MÜCADELE GAZETESİ RÖPORTAJ 4

 5- Dünya derbiler tarihi, derbi nedir? Derbiler hangi sebeplerden ortaya çıkmıştır

GALİP UÇAR MİLLİ MÜCADELE GAZETESİ RÖPORTAJ 5

3 Şubat 2025 Pazartesi

BİR İSTANBUL HİKÂYESİ

 

Sarı saçları ve mavi gözleri

Vardı çocuğun

İyi bir semtte

Bir görkemli konağın içinde doğdu

Deniz kıyısında yeşillikler içindeydi konak

Orada yaşardı

İyi eğitim aldı

Ekonomi okudu

Atalarının geleneğini babasından devraldı

Devam ettirdi

Eli daha da bollaştı

Çok iyi yöneticiler ve çalışanlar getirtti

Üst düzey borçsuz bir yönetim sağladı

Yöneticiler sanki bir azizdi

 

Sarışındı ama gözleri doğuştan kırmızıydı

Diğer çocuğun

İyi bir semtin arka sokaklarında

Tarihi ama pek bakımlı olmayan bir evde

Doğdu ve yetişti

Denizi uzaktan tepeden görürdü semti

Çevresinde farklı diller konuşan askerler arasında

Çocukluğunu geçirdi

Kendi semtinin köklü okulunda okudu

Fransızcasını geliştirdi

Batı kültürü aldı

Kendi yerli kaldı

Geçmişiyle övündü

 

Sarışın ve mavi gözlü olan ise

Çoğunluğu Türklerden olan bir semtteydi

Az Ermeni ve biraz daha fazla Rum kalmıştı

Halkın içinde hep bir köşeye izole yaşardı

Asil ve köklüydü

İyi bir burjuva ailedendi

Bahçelerinde denize parlak ışık saçan

Bir fener yaptırmışlardı

Onların asalet heykeli sanırlardı

Çocuk onun altında oynardı

İş arkadaşlarıyla altındaki çardakta brunch yapardı

 

Kırmızı gözleri alerjik bakan çocuk ise

Hep halk içindeydi

Orta düzeyde kaldı

Sokak insanıydı

Çevresinde fahişeler, travestiler, dilenciler ve tinerciler

Yeri gelir sanatçılar profesörler öğrenciler ve turistler

Ama illa ki yerli Levantenler, Rumlar, Ermeniler ve Galatadan Cenovalı Ceneviz çocukları

Dolanır ve bulunurlardı

Ailesinin geçmişten gelen ve yabancılarca sömürülüp

Hep iflas eşiğindeki dükkânında

Zararları kapatıp

Geçinmeye uğraşırdı

 

İki sarı çocuk da aynı sektördeydi

Mavişin yönetimi sansasyonel ve iş bitiriciydi

Para her şeyi hallederdi

Para teşvik para sonuçtu

Kızıl bakışlı ise halktan almıştı yönetim sitilini

Birliğe inanır

Patron çalışan müşteri saygılı ve işbirliğinde olmalı derdi

 

Ve bir gün

Karşılıklı iki otelde,

İstanbul’da

İki ayrı iş başarısını taçlandıracak

Ödül töreni vardı

Mayıs ayının ortalarında verilirdi hep

Mavi gözlünün bulunduğu otel

Lüks, altın sütunlu

İpek kırmızı halılı

Yüksek mi yüksek

Bir gökdelen misali

Değerli bir oteldi

Kırmızının ki ise

Tarihi ama restore edilip de ayakta tutulmuş bir bina

Ve akşam saat dokuzu vurduğunda

Çıktı sarışın mavi gözlü ağlayarak

Elleri bomboş

Oturdu sertçe ilk defa kaldırım taşına

Ve karşı otele baktı

Çıktı oradan sarışın kırmızı gözlü

Eli kolu ödül dolu

Mutlu ve mutlu

Ama tevekkül içinde

Sordu yanından geçen bir adama

Saat kaç

Sonra paylaştı mutluluğunu halkla

Gömdü burjuvayı saat dokuz dolaylarında

kaldırımlara


GALİP UÇAR                                           KADIKÖY 2008


Şiir 3 Şubat 2025 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır

BİR İSTANBUL HİKAYESİ

 

1 Nisan 2024 Pazartesi

TAM YOL İLERİ

 Dalgaların üzerinde mavi bir sabah

Yunusların eşliğinde dalgalarla
İki kuleye selam ederek
Çıkıldı umutla yola
İyotların kokusu burnunda
İstavritler izmaritler saklı koynunda
Açıldı gemi Boğaz'a salına salına
Tepemizde pasparlak bir güneş
Altın rengi belki altından da sarı
Kaptan bağırdı o an
Haydi tam yol ileri
Hedefimiz güneş
Hedeften dönülmez geri
Eğer dönersek geri
Bilin ki bu gemi
Artık ölü cesettir teni
Bu yolda dönüş yok
İleri
İleri
Güneşin her bucağını zaptetmeli

GALİP UÇAR.        MART 2024 İSTANBUL

Şiir 31 Mart 2024 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır

Okuma linki: TAM YOL İLERİ

27 Mart 2024 Çarşamba

TERK ETTİĞİMDİ

 Terk edip çıktığımda evimi

Hatıralar bir yanında odamın yığılı
Güneşimi
Denizimi
Bırakıp gittiğimdi
Bir İstanbul şafak vakti
Kederli hayatımın sürüp gittiğiydi
Sürüklenen valizimin tekeri
Beyaz çiçekler karşılayacaktı beni
Beyaz evler
Bir zamanlar sevdiğim kadınların
Şimdi asla izi kalmayan öpüşleri gibi
Ilık ve huzur dolu
Bir ağustos şafak vaktiydi
Terk edip gittim
Benim olan
Beni bir türlü bağrına basmayan
Ülkemi

GALİP UÇAR MART 2024 ALİBEYKÖY

Şiir 27 Mart 2024 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır


Şiir linki Terk ettiğimdi

31 Aralık 2023 Pazar

ŞAİR KADIKÖY

 Kadıköy'ün sokakları hep denize çıkar

Şurası Dağlarca
Şurası Arif Damar kokar
Bir yerlerden gelir Nazım Hikmet'in sesi
Sokaklar adımlanır Cemal Süreya dizeleri gibi
Hafiften raylardan ilerler Moda Tramvayı
Taş duvar hep sanat kokar
Belki de bundandır
Kadıköylü hep mutlu yaşar

GALİP UÇAR.    ARALIK 2023 FESHANE

Şiir 31 Aralık 2023 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır

Okuma linki : ŞAİR KADIKÖY

20 Aralık 2023 Çarşamba

BİR KADIKOY VAPURU



G
ün yeni doğuyordu

Pembelikler sızıyordu

Gri bulutlar arasından

Durak camları olanca kırağı

Çimler ölümü beklercesine donuk

Bir Kadıköy vapuru kalktı o an

Burnu doğuya dönük

Martıdan daha beyaz

Martı kadar sessiz

Bir Kadıköy vapuru gitti ağır

Sis çökmüşken uzak tepelere

Bir havuz ortasında

Yükselip alçalan suyun ritmiyle

Güneşin Çamlıca’dan doğma hızında

İlerledi ve gözden kayboldu

Galata Kulesi civarında


GALİP UÇAR  ARALIK 2023 AYVANSARAY


Şiir 20 Aralık 2023 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır

BİR KADIKÖY VAPURU

video linki: BİR KADIKÖY VAPURU

25 Kasım 2023 Cumartesi

İSTANBUL'UN İKİ YAKASI

İki ayrı yüzüyüz İstanbul'un
Ben başka bir sen
Sen başka bir ben
İki kavuşmaz yakayız
Düğmesiz iliksiz
İki farklı kulesiyiz İstanbul'un
Sen denizde dalga içinde
Ben tepede rüzgârlara direnen
Görsek de beyaz vapurları
Beyaz martılar izin verdiğince
Sissiz ve hissiz İstanbul sabahlarında
Konuşup görüşemeyiz uzak yakınlıklardan
İki medeniyetiz İstanbul içinde
Sen surlarla kaplı
Ben saraylara sığıntı
Toplarla döveriz birbirimizi
İşgaller ve kan gövdeyi götürü fetihlerde
İki düşman medeniyetiz o iki medeniyete
Ani seferler sonrası kuşatılan
İzleri yok edilmeye çalışılan
Hırslı asi ve vandal
İki ayrı deniziz İstanbul'da
Birimiz kuzeyde buz kesmiş
Diğerimiz ılıman
Birimizin altı cehennem çukurları
Diğeri felaket fay hatları
Ama İstanbul'dayız ya
Sen karşı kıyılısın
Ben karşı kıyılı
Köprüler atmışlar üzerimize
Bağlamışlar yüreğimizi
Koparamazlar kıyamet kopsa dahi

GALİP UÇAR.         KASIM 2023

Şiir 25 Kasım 2023 tarihinde Kibele Dergisinde yayımlanmıştır

Şiiri okuma adresi: İSTANBULUN İKİ YAKASI

19 Ağustos 2022 Cuma

ON YEDİSİYDİ DOKSAN DOKUZ AĞUSTOSU'NUN BİN DOKUZ YÜZLERİN SONUYDU

 Sana evinin yolunu hatırlatan

Göz sembollerin kaybolunca
Anlarsın şehrin anlamsızlaştığını
Giderek yığınların arasında
Adım seslerin düşman olur komşularına
Parmağının çatırtısı bir cana mâl olur
Burnuna giren tozların hapşurtma hissine
Karışır ambulans sesleri
Sıcaktır
Ve 6 gün kadar önce
Sokaklara dökülüp alay edilmiş
Dalga geçilmiştir
Bayram ilan edilsin demiştir
Oysa karardığında o güneş
Birileri önceden söylemiştir
Gece yıldızlı ve uzun
Gece bazıları için hiç bitmedi
Gecenin upuzun karanlığı
45 saniyede gitmedi
29 dedikten sonra bazısına 30 gelemedi
Bazısı 45 dedi
46 sonrasında yıkıldı binalar
Söküldü ağaçlar yerinden devrildi
Kaldırımlar yollara karıştı
Su kendi olana tekrar erişti
Evine kestirme parktan eser kalmadı
Çadırlar arasında köşesinden döneceğin ağaçtan
Gece ısınmak için odunlar kesildiğini gördün
Zaten cenaze namazı kılınmıştı dallarının
Gıyabında bulunamayanların da
Toz kalkıp gün ağarınca başladı yürek yarası
Ağustos 99
Bin dokuz yüzlerde
On yedisi daha yeni gelmişti
Geleli üç saat olmuştu
Çoğu üçü üç geçemedi
Çoğu üçü üç geçiremedi hiç
Yaşasa da
Ailesini kucakladı anıt taşlarında
Denize karıştı semtler
Balıklar şaşırdı
Yangınların kızıl alevi
Hiçbir yürek kadar çok harlanamadı
Şehirlerden arda kalanlar
Uzun bir yas
Yürekte dinmez bir acı
Dudaklarda ağıttı
Yazdı
Önce güneş karardı
On biriydi ayın
Sonra dünya şaştı
Deprem bayramı ilan edilsin diye alay edenler
Sokaklarda halay halay dalga geçenler
On yedisinde
Sıcak bir sabah
Ne olduğunu dahi anlayamadan
Televizyonlara baktı kaldı
Sonra kimse ne tutulan güneşi
Ne çekilen halayı
Ne dillerdeki dalgayı hatırladı
Eskisi gibi olmayan şehirlerin
O eskidenki gibi olmayan sokaklarında
Yas kaldı
Yerlerine yapılan yeni evlerin
Yeni sokaklarında
Duyulmaz desibellerde
Ağıtlar yandı
Çığlıklarla mühürlü kulaklar işitti bir
Bir de yüreğinde fay kırığı olanlar
Onlara bir daha üçü hiç üç geçemedi

GALİP UÇAR.    AĞUSTOS 17 2022 İSTANBUL

 Şiir Edebiyat Durağı dergisinde 19 Ağustos 2022'de yayınlanmıştır

Şiiri okumak için : Şiir Linki

23 Ekim 2021 Cumartesi

İÇİNDEKİ AŞKALE

 İÇİNDEKİ AŞKALE


Sakin sakin, tren garına doğru yürüdü. Mor çantasının fermuarını aheste bir şekilde açıp, içini karıştırdı. Sırada bekleyen yoktu, acele etmesine de gerek yoktu. Tren daha gelmemişti. Sabahın bu saatlerinde, yaz günü zaten pek kimse kullanmazdı bu istasyonu. Bir iki defa daha karıştırdıktan sonra ulaşım kartını buldu, turnikeye bastı. Aheste adımlarının sesi boş istasyonun içinde yankılandı. Kalın topuklu, kırmızı ayakkabısıyla yürüdükçe sanki bir askerin postallarının sert sesi yankılanıyordu. Bir duvarın köşesine doğru geçip sırtını yasladı. Ulaşım kartını çantasına yerleştirdi ve kapadı. Camlardan içeri sızan güneşin yarattığı gölgeler gözüne takıldı. Önce gölgelere, sonra gölgesinin düştüğü objelere doğru gözlerini dikti. Biraz seyretti. Aslında her zaman gördüğü şeylerdi, istasyondaki direk ve cama yapıştırılmış afişin gölgesiydi bu. Çantasını sol koluna takıp diğer eliyle elbisesinin kalın askısını aşağı yukarı okşar gibi yapıp sıkıntısını geçirmeye çalıştı. Saatine baktı, daha birkaç dakika geçmişti. Cama baktı. Bu temmuz sıcağında içeride beklemenin daha serinletici olduğunu düşündü ama loş istasyon gittikçe onu boğuyordu. Zaten gece geç saatlere kadar çalışmıştı. Gece eve dönmek yerine ilk tren kalkana kadar beklemiş, masasındaki kâğıtlara bir şeyler karalamış, çoğunu da beğenmeyip, buruşturup çöpe atmıştı. Bir gıdım bile uykusu gelmemişti ama. Çünkü geceleri o kadar çok severdi ki; çoğu kez şafak vaktini izlemek için uyumadığı olurdu. Şafak vaktinin o mordan maviye dönen gökyüzü, ona heyecanların en büyüğünü yaşatırdı. Aynı lacivert geceden doğan turuncu güneşi izlemenin verdiği hazzın yaşattığı gibi, her şafak, ister kış, ister yaz olsun ona böyle duygular yaşatırdı. Hayatı boyunca çok izlemişti. Orta okuldan beri bunu alışkanlık edinmişti. Bazen ders çalıştığı masanın durduğu pencerenin önünden, bazen sevgisini açamadığı bir sevgiliyi özlediği ve sabahı ettiği; odasındaki tek kişilik koltuğundan, bazen sevemeyip onu çok sevdiğini bildiği ve ona teslim olduğu bir sevgilinin kolları arasında yatağından, çokça güneşin şafak vakti ufku yırtıp doğuşuna şahit olmuştu. Ama bugün başkaydı. Bambaşka bir duygu vardı içinde, bambaşka bir özlem. Pencereye dalıp gitti. Sonra aniden irkildi. Onu hayalinden döndüren ne diye etrafa bakındı, bulamadı. Bir an, minik siyah bir kedidir, sevip, oyalanırım diye düşündü. Bulamayınca üzüldü. O da bir kedi gibiydi. İçinde vahşi bir sarı kaplan yatarken, o minicik bir bedene sığınmış kara kediydi. İstasyona girdiği gibi aheste adımlarla binanın dışına doğru yürüdü. Ahşap kapıyı itip dışarı çıktı. Hava henüz çok ısınmamıştı. Görünmeyen denizin binaların arasında sızan serinliği raylara doğru esiyordu. Gökyüzüne baktı, hava apaçıktı. Bir tek bulut yoktu. O an sadece kendinin duyduğu bir türkünün girişi çaldı. Sonra sesi heyecanlı ve ürkek bir kadın sesi ilk sözlerini söyledi türkünün: “Ambela para para...” Türküyü mırıldanarak istasyonda bir o yana bir bu yana yürüdü. Sonra durdu, çantasını açtı, telefonunu eline aldı. Çalışırken sesini kapar, titreşim moduna alırdı, sesli hale getirdi. Bu arada mesaj var mı, yok mu? kontrol etti. Saatine baktı, sonra rayların uzağına. Trenden bir iz aradı, tam o an raylardan demirin ağır ve gürültülü sesi geldi ve nihayet uzakta trenin lokomotifinin görüntüsü. O bu sabah ne kadar ahesteyse, tren de sabaha inat o kadar hızlı yanaştı istasyona. Sert bir hidrolik sesiyle kapıları açıldı. İçeri girdi. Tüm koltuklar boştu ama oturmadı. Gidip bir pencerenin önüne, iki kolunu üst üste koydu. Onların üstüne de başını, ilerleyen trenin delip geçtiği semtlerin seyrine daldı. Hâlâ kulağında aynı türkü, hâlâ o kadının sesi sürekli dönüyordu. “Ambela para para...” Kendi de türküyü söylemeye devam etti. Siyah saçlarından kaşlarına doğru bir ter aktı. Tren hızla diğer istasyona ilerlerken Samatya civarındaki evleri seyretti. Tren raylara değdikçe koca bir tokmağın, raylara çiviyi sertçe mıhlarcasına çıkarttığı sese benzer bir ses çıkarıyordu. Durmadan çakıyor, çakıyor, çakıyordu. Terleyen alnı bir an buz kesti. Kulağında aynı sözler, “Ambela para para”, kulağında duyduğu dudağına ulaşıyor o da söylüyordu. Tren raylara vurdukça yaz günü üşüyordu. Türkünün sözleri dilinden daha sert dökülüyor, gözleri Samatya’ya daha donuk, yorgun bakıyordu. O an yaslandığı pencere kollarını dondurur gibi oldu. İçi ürperdi, korktu. İçinde bir boşluk oldu, ağlayası geldi. Bir şeyleri özler gibiydi. Birilerini özler gibi. Bir şeyler teninden yaz günü soğukla intikam alıyor gibi hissetti. Sığınacak bir yer aradı, kendini soluk soluğa bir koltuğa attı. Her nefesinin arasında o türkünün sözleri dökülüyordu dilinden: “Ambela para para...” Tren hızlanıp, raylara vurdukça nefesi de hızlanıyordu. Korkulu gözlerle sanki dehşet yaşamış gibi camdan Samatya’ya doğru bakıyordu. Kendini sakinleştirmeye çalıştı, yapamadı. Rayların sesinin ritminde, kulağındaki türküyü söylemeye devam etti: “Ambela para para, neylim aman, neylim aman…” Tren sert bir frenle istasyonda durdu. Hızlıca koltuktan kalkıp kendini dışarı attı. Gökyüzüne baktı. Bir tane bile bulut yoktu, hava sıcaktı. Temmuz sıcağı güne bastırmaya başlıyordu. Ama elleri kolları donmuş, içi buz gibiydi. İliklerine kadar titriyordu. Yaz günü Aşkale’nin dondurucu soğuğunu yaşadı o an. “Doğru yerde miyim,” diye istasyonun tabelasına baktı. Kocamustafapaşa İstasyonu’ndaydı. Biraz kendini toparlayıp istasyonun çıkışına doğru ilerledi. Kapıda bekleyen istasyon görevlisi onu gördü ve sordu: “Tanya iyi misin? Ne oldu sana böyle?” “İyiyim, iyiyim sanırım,” dedi. O sırada tren aniden kalktı, Tren demir raylara vurduğu an yüreği hopladı yine. Sanki üzerine bir kar yağdı, elinde eldivensiz tuttuğu, demir saplı bir çekiç, raylara kendi vuruyor gibiydi. Alnından akan ter kara kaşlarına gelmeden donuyordu. Eksi kırk derecede, bedelinin ne zaman biteceğini bilmediği bir sürgün gibi hissetti o an. Uzaklaşan trenin düdüğüyle irkilip kendine geldi. Görevliye derin ve ürkek baktı. Kafasıyla iyiyim gibi bir hareket yapıp merdivenlerden ağır ağır Samatya’ya doğru yürüdü.

GALİP UÇAR

Hikaye 26.12.2017 tarihinde Oggito Dergisi'nde yayınlanmıştır

Hikayeyi okumak için: Hikaye Linki

14 Ocak 2021 Perşembe

ATAŞEHİR BELEDİYESİ NEŞET ERTAŞ KÜLTÜR EVİ İÇİN HAZIRLADIĞIM NEŞET ERTAŞ BİYOGRAFİ ÇALIŞMASI

                             NEŞET ERTAŞ BİYOGRAFİ ÇALIŞMASI 

 ( ATAŞEHİR BELEDİYESİ NEŞET ERTAŞ KÜLTÜR EVİ İÇİN GALİP UÇAR TARAFINDAN HAZIRLANMIŞTIR)

Neşet Ertaş, ünlü mahalli sanatçı Muharrem Ertaş ve Döne Ertaş’ın çocukları olarak 1938 yılında Kırşehir’in Çiçekdağı Kasabası’nda, “Abdallar” olarak anılan Kırtıllar Köyü’nde doğmuştur.

Sekiz yaşına kadar köyünde ailesiyle yaşayan Ertaş, ilkokul yıllarında keman ve bağlama çalmayı öğrenmiş ve babasıyla beraber düğünlerde enstrüman çalmaya başlamıştır. Kendi tabiriyle: “Ben doğduğum an sazı göbeğime koymuşlar” diyen sanatçı yeteneğini ve sanatçılığını böyle tanımlamaktadır.

Annesinin ölümünden sonra babasıyla çeşitli şehirlere gidip oralarda geçimini sağlamaya çalışan “Bozkırın Tezenesi”, tam da bu nedenden dolayı eğitim hayatına devam edememiştir. Gittiği yerlerde usta abdallardan olan babasının dışında birçok başka abdal geleneğinden gelen;; Hacı Taşan, Çekiç Ali gibi usta abdallardan da yöntem öğrenerek, müzik konusunda kendini geliştirmiştir.

On dört yaşında, geçimini sağlamak için İstanbul’a gelen Ertaş, ilk plağı olan “Neden Garip Garip Ötersin” adlı plağını burada 1957 senesinde çıkarmıştır. Okuduğu türkülerin tarzı olan “bozlak” türünü, onun ağzından dinleyenler: “Bozkırın feryadı” nitelendirmiştir. Bu dönemde çeşitli gazinolarda çalışarak geçimini sağlayan Neşet Ertaş, iki yıl İstanbul’da kaldıktan sonra Ankara’ya gitmiştir.

Ankara’da çalıştığı gazinoda, ileride karısı olacak olan Leyla Hanımla tanışan “Bozkırın Tezenesi”, yedi yıl kadar süren bu evliliğinden, iki kız ve bir erkek çocuk sahibi olur.

Askerliğini İzmir’de yapan sanatçı, bu dönemlerde gerek plakları, gerekse besteleriyle en çok aranan isimlerden olmuştur.

Düzensiz yaşamı ve sonucunda ellerine gelen felç hastalığı nedeniyle, kariyerinin zirvesindeyken müzik yapamaz hale gelen Neşet Ertaş, kariyerinin zirvesinde olmasına karşı, tedavi olacak parayı bulamayıp, kardeşinin yardımlarıyla 1979 senesinde Almanya’ya tedavi olmaya gitmiştir. Tedavisi sürerken, ayrıldığı eşinin yanında bulunan üç çocuğunu da yanına aldıran sanatçı, iyileştikten sonra Almanya’da kariyerine tekrar başlamıştır.  Türklerin yoğunlukta olduğu yerlerde, düğün ve eğlencelerde sahne almıştır.

2000 yılına dek, orada Orta Anadolu ve Bozlak Kültürünü yaşatan çalışmalara da öncü olup, akademik çalışmalarda, başvurulan sanatçı olduktan ve düğünlerde geçimini sağlayıp, albümler yaptıktan sonra, İstanbul’da verdiği konserle tekrar Türkiye’ye uzun süreden sonra gelmiştir.

Yoğun mahalli unsurları ve yöresel; Orta Anadolu, özelliklerini taşıyan türkülerini yazıp söylerken, gurbette kalmış anlamında olan “Garip” mahlasını kullanmıştır. Türküleriyle, ait olduğu yöreyi ve AbdallıkGeleneği’ni sadece Türkiye’ye değil, evrensel alana da taşımış hatta kendisi ve yazdığı türküler üzerine çeşitli ülkelerde bulunan üniversiteler,  özellikle de çalma tavrı konusunda akademik çalışmalar yapmıştır. Uzak Asya’dan, Amerika’ya, Avrupa’ya birçok yerde Neşet Ertaş sayesinde bu kültür ve gelenek tanınmıştır. Kendisi üzerine çeşitli biyografik eserler yazılmıştır, belgeseller çekilmiştir ve kitaplar yazılmıştır.

Ülkesine döndüğünde zamanın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından kendisine “Devlet Sanatçılığı” teklif edilmiş olsa da; Neşet Ertaş cevaben: “Devlet Sanatçısı olmak ayrımcılığa yol açar, ben Halkın Sanatçısıyım” demiş ve devletten alacağı parayı ve ünvanı reddetmiştir. Sadece TBMM’nin verdiği “Üstün Hizmet Ödülü”nü kabul etmiştir

UNESCO tarafından “ Yaşayan İnsan Hazinesi” olarak kabul edilen sanatçı, İTÜ Devlet Konservatuarı’ndan 2011 yılında Fahri Doktora ünvanı almıştır.

Ünlü yazar Yaşar Kemal’in “Bozkırın Tezenesi” olarak adlandırdığı Neşet Ertaş, 25 Eylül 2012 senesinde, ardında dünyaya yaydığı kültür ve geleneği ile beraber onlarca efsaneleşmiş türkülerini bırakarak tedavi gördüğü hastanede, İzmir’de hayata gözlerini yummuştur. Kırşehir’in Bağbaşı Mezarlığında, babası; bağlama üstadı ve abdal Muharrem Ertaş’ın yanına defnedilmiştir.

ESERLERİ:

1957: Neden Garip Garip Ötesin Bülbül

1960: Gitme Leylam

1979: Türküler Yolcu

1985: Sazlı Oyun Havaları

1987: Türkülerle Yaşayan Efsane Deyişler Bozlaklar Türküler

1988: Gönül Ne Gezersin Seyran Yerinde

1988: Kendim Ettim Kendim Buldum

1988: Kibar Kız

1989: Hapishanelere Güneş Doğmuyor

1990: Gel Gayri Gel

1992: Şirin Kırşehir

1993: Kova Kova İndirdiler Yazıya

1995: Seher Vakti

1995: Benim Yurdum

1998: Gönül Yarası

1999-2008:NEŞET ERTAŞ KÜLLİYATI

 Zülüf Dökülmüş Yüze

Gönül Dağı

Mühür Gözlüm

Zahidem

Neredesin Sen

Garibin Dünyada Yüzü Gülmez

Niye Çattın Kaşlarını

Çiçekdağı

Ayaş Yolları

Sevsem Öldürürler

Ağla Sazım

Hata Benim

Dostalara Selam

Sabreyle Gönül

Yar Gönlünü Bilenlere

Vay Vay Dünya

Gurban Olduğum

 

GALİP UÇAR 2016 

Ataşehir İçerenköy Neşet Ertaş Kültür Evi

 



 Fotoğraflar, Neşet Ertaş Kültür Evi'nde çalıştığım dönemde çekilmiştir...

KOY KOY KOY KOY KOY

 

                                               KOY KOY KOY KOY KOY

 

            İstanbul’un ilk soğuk akşamı nedense bu sene cumartesi gününe denk geldi. Ben de kendime verdiğim bir sözden ötürü İstanbul’un her ilk soğuk akşamında dışarı çıkar eğlenmeye çalışırım.

            Bugün ise Kadıköy’de her ay 70’ler Pop Party yapılan ve benim de daimi müşterisi olduğum Hera’daydım. Biraz geç gitsem de sırılsıklam bir halde yer bulmaya uğraştım. Yazın uğradığımda dört beş kişi dahi olduğu olmuştur. Bugün ise tıklım tıklımdı. Bu da üniversitelerin açıldığını tam olarak bana hissettirdi.

            Peki ne bu yetmişler pop party? Türk Pop Müziği'nin, Rock Müziğin ve Folk Müziği'nin 1970 yılında 1980 yılına kadar olan ve kitleleri etkileyen parçalarından seçmelerin olduğu bir gece.

            Zar zor yer bulup, biraz da tanınmamdan dolayı biraz kıyak geçilip hemen ortaya bir masa hazırlandı. Ben üzerimdeki sırılsıklam montu ve şapkayı çıkarıp oturdum. Girdiğimde “Fessupanallah” çalıyordu.

            Gariptir ama ben bu parçada insanların hâlâ neden oynadığını anlayamadım. Düşünseniz adam “Arkası gelmez dertlerimin bıktım illallah” diyor çevremdekiler göbek atıp, kalça sallıyor. Düşündüm düşündüm bir mana bulamadım. Ama zannederim bugün çözdüm. Bilinçli olmasa da toplumsal geleneğimiz, kültürel alt yapımız bir tür acıya güler hale gelmiş. Her türlü eğleniriz. Derin felsefeye vursak bir bakıma şöyle diyoruz: “Ulan dertler akın akın gelin sizi sallamıyorum bile bak göbeğimi atıyorum döktürüyorum sen gelmeye devam et” der gibi bir kafa tutma bu.

            Gerçekten de düşünürsek hayatın her alanında bunu yapmıyor muyuz? Cepte beş kuruş yok, evde durumlar kötü, ülkenin durumu kötü, takım tutuyorsan takımın pek de iyi gitmiyordur ama sen yine de gidip bir kahveye ya da bir arkadaşına herhangi bir konuda yapma da olsa sahte de olsa gülebiliyoruz. Bir şekilde neşeleniyoruz.

            Daha sonra bir anda ortam sessizleşti. Plağın üzerinde iğne ince bir ses çıkararak ilerlemeye başladı ve o an işte gecenin herkesi birbirine bağlayan ve herkesin ağzından senkronize çıkan bir parçanın girişi kulaklara yaklaştı. Ve hep bir ağızdan: “Bir teselli ver. Bir teselli ver. Yarattığın Mecnun’a bir teselli ver…” herkes kadehinden bir yudum alır ve: “Sevenin halinden, sevenler anlar” derken eller açık avuçlar bir öne bir geriye gider “Gel gör şu halimi bir teselli ver” kadeh sertçe masaya konur “Aramızda başka biri var ise, tertemiz aşkımı bana geri ver” ve herkes hep bir ağızdan kendinden geçmiş olarak: “Ben zaten her acının tiryakisi olmuşum, ömür boyu bitmeyen derdimle yorulmuşum.” Diyerek devam eder ve insanlar dalar gider. Tekrar bir ara girer ve parçanın ikinci bölümü başlar. Sonra tekrar insanlar bir bölümde hep bir ağızdan kendinden geçerler: “Aşkın zehir olsa yine içerim, yolun ecel olsa korkmam geçerim”. İnanın o hazzı yaşamanızı isterdim.

            Sonra durulmuş insanlar bir anda “Oldu en sonunda oldu bim bam bom” diye ayağa fırlarlar ve hepsi ayrı telden dans ederler. Düşünsenize ne kadar da ülkemiz gibi değil mi? Ağlanacak halimize güleriz. Daha doğrusu bir dakika önce derdimizden, sevdamızdan, aşkımızdan ağlarken bir dakika sonra küçük bir şeyden mutluluk duyup kendilerinden geçip dans ederler.

            Sonra yeni gelen bir arkadaşı selamlayıp biraz konuşurken aynı tempoda birkaç parça daha devam etti. Ama bir anda bir elektronik bağlamayla kendimize geldik ve 70’ler partisinde olduğumuzu hatırladık. Bağlama introsunun ardından giren ses bize “Samanlıktan kaldıramadım samanı da Zühtü” diyordu. O efsane parça. Apaçık erotik olup da muhafazakarlığımızla bilinen toplumumuzun hepsinin severek dinlediği ve söylediği türküdür bu.

            Daha sonra bir yabancılı yerlili öğrenci grubu Hera’ya girdi. En çok 21 yaşında kişilerdi. Garip yanı anlamadıkları parçalarda saçma sapan danslar ettiler. Neden saçma sapan dans diyorsun diye çıkışabilirsiniz ama “Değmen benim gamlı yaslı gönlüme” diye Edip Akbayram söylerken onlar kalça kıvırtıp Psycadelic bir dans yapıyorlardı. Hadi sözlerden geçtim yabancılar anlamazlar ama insanda birazcık ritim kulağı olur.

            Fessupanallahla başlayan dans süreci Değmen Benim Gamlı Yaslı Gönlümeyle devam etti. Ama buna onlarca örnek verebiliriz ülkemizde. Mesela doğuda bazı çekilen halaylar gerçekten sözlerle çok ironik. Elbette bunun Kürtçeden yanlış çevrilmesi de etkili ama “Makaram sarı bağlar kız söyler gelin ağlar, Niye ben ölmüşmiyem Asiyem karalar bağlar” derken nasıl eğlenceli bir halay çekilir.

            Hadi her şeyi bırakalım resmen ırzına geçilmiş bir Şivan Perwer parçası var. Cane Cane. Arkadaşlar Türkçeye nasıl düzgün çeviririz de terörist damgası yemeyiz, mimlenmeyiz diye korkudan “Bendim buraların şahı ağası, Viran olmuş gitmiş Harran Ovası” diye söz yazılmış. Ama sözlere dikkat edin ve bunla çekilen halaya ve halayın nerede nasıl çekildiğini düşünün. İnanın ben bunu dinledikçe ve halay çektiklerini gördükçe intihar edesim geliyor. Gerçekten ırzına zorla geçilmiş bir parça artık.

            Hera’ya geri dönersek, benle oturan birkaç arkadaşımı uğurladıktan sonra o zamanın klasik parçalarıyla gece devam etti. “Senden başka”, “Gölge Etme Başka İhsan İstemem”. “Son Verdim Kalbimin İşine” ve tekrar orada yabancıların ırzına geçtiği “Çemberimde Gül Oya”.

            Evet arkadaşlar Çemberimde Gül Oya’da da kıvrak danslar edildi. Bir dümbelek olması ve sözlerin anlaşılamamasından dolayı  orada hadi yabancıları bırakalım onlara eşlik eden Türkçe bilen kişiler bu parçada göbek attılar. O anda Ali Kocatepe devreye girdi ama ne hacet bunu da anlamadılar: “Bundan böyle düşünerek atın adımlarınızı, elbet bir gün mutluluktan yana alırız payımızı…”

            Ve derdimi anlarmış gibi bir anda plak yine o ince sessiz çığlığını atıp bir gitar introsuyla “İspanyol Meyhanesi”ne başladı. “Kararmış tahta masamızda bir şişe şarap, Gecelerden bir gece bezginiyiz, üstelik adam akıllı sarhoşuz…” işte bu gece en çok beni içiren parça da bu oldu. Daldım gittim uzaklara. İnanın o an gözümün önünde koyu kahverengi bir ağaçtan tahta masa, üzerinde kopkoyu buzbağ şişe içinde koyu kırmızı şarap. Bir an kendimi öyle hayal ettim. İspanyol Meyhanesi’yle o kadar da güzel gitti ki. Kesinlikle yaşamanızı isterdim.

            Bardağımın dibinde biraz daha bira vardı ve saat biri birazcık geçiyordu. O anda barın içini sert bir davul sesi ve adice olduğu ya da adice deyip de haksızlık etmeyeyim çok da gelişmemiz amatör bir elektro gitarın sesi doldurdu. Bildiğiniz Osmanlı ritmiydi ve genç birkaç kişinin ağızlarından “Nihansın dideden ey mest-i nazım, bana sensiz cihanda can ne lazım…” diye parçalarını söylediler. Ben de saate bakıp, içimden de: “Keşke bir de Tanju Okan’dan “Koy koy koy” parçası çalsa” diye geçirirken içkimin son yudumunu da alıp hesabı istedim.

Tam hesabı öderken bir anda keman sesiyle o parça başladı. Tanju babanın sesiydi. “Değişmez sorumuz, nedir ki sonumuz? Toprak değil mi erkeni geçi, Aldırma sen doldur be meyhaneci. Koy koy koy koy koy…koy koy koy koy koy…. Koy koy koy koy doldur efkarlandım yine bu gece. Koy koy koy koy koy… koy koy koy koy koy dostlar gitmeden gizlice. Çok ülkeler gördüm, çok diyarlar gezdim. Öğrendim alemin sırrı nedir, Dünyanın merkezi bu meyhanedir. Koy koy koy koy koy…koy koy koy koy koy…. Koy koy koy koy doldur efkarlandım yine bu gece. Koy koy koy koy koy… koy koy koy koy koy dostlar gitmeden gizlice. Ölürsün dediler, dün içirmediler. Sanki sarhoş oldum bilmem neden, çıkmam tövbe bir daha meyhaneden. Koy koy koy koy koy…koy koy koy koy koy…. Koy koy koy koy doldur efkarlandım yine bu gece. Koy koy koy koy koy… koy koy koy koy koy dostlar gitmeden gizlice.”

Gecenin sonunda beni en çok mutlu eden şey, evet mükemmel bir parti geçirdim, saçma sapan eğlenenler olsa da ve şarkıların ırzına danslarıyla geçseler de saygı duymak gerek değil mi? Eğlendiler. Ben ise işte o son parça da eğlendim. Kendimden geçmişim gözlerim kapalı haykırarak “Koy koy koy koy koy” diye söylemişim…

Son olarak şunları diyeceğim. Kadıköy Barlar Sokağı’nda; Kadife Sokak, HERA adlı barda her ayın son cumartesi günü 70ler Pop Party her daim yapılmaktadır. Ben orada olacağım, siz de kesinlikle kaçırmayın.

 

GALİP UÇAR        2011




DÖNÜŞÜN HİKÂYESİ

 

DÖNÜŞÜN HİKAYESİ

 

Birçok şey dönüyor da hayatta. Bir vesileyle gidip de tekrar geri dönmek yok mu?... Sanırım bu en sıkıntılısı. Hele ki gittiğin yeri çok sevip ama bir o kadar da sevilmediysen. Hani klişe vardır ya: "Memlekette gurbetçi, burada yabancıyız bir sıfatımız yok" aynen öyle...

Bavula eşyaları yerleştirmek, faturaların vs taahütlerini iptal ettirmek, hepsini dar güne sığıştırmak ve nihayet bomba da düşse, dünya da yıkılsa belli süre sana mesken olmuş, derdine şahit olmuş, yalnızlığına sessiz kalıp göğüs germiş yerden ayrılma vakti gelip çattığında gecenin bir kör vakti; taksiciyi arayıp "abi hazırız" diyip gelmesini beklemek. İnanın o an sadece taksiyi değil, geri döndüğünde seni nelerin beklediğini de bekliyor insan, gözünün önünden eski yaşadığı sıkıntılar, ötekileşmeler, anlaşılmamalar... Bir an elinden yere atıp bavulu durmak gelir ama gitme vaktidir.

Dağları, parlakça görülebilen yıldızları, koskocaman altın rengi ayı, sıcak havayı bırakıp; şehrin kaosuna, yorgunluğuna, trafiğine, griliğine dönme vaktidir. Hiçbir zaman sözünden dönmeyişin dönüşüdür bu. Söz verdiklerine sözlerini tutma, iyi olmayacağını bilsen de sözlerini tutma, gece karanlığından belki sonsuz karanlığa yürüme vaktidir. Taksinin sarısı ayın altın sarısı renginden çok gözünü aldığı an gittiğinin farkına varırsın. Son kez bakarsın evine, dağlara, bahçene ve kapıyı açar havaalanına gidersin.

 Yol boyu gökyüzünün rengi açılır sabah renklerine. Son kez ödemeni yapar, sürekli seni taşıyan taksicinle vedalaşırsın; geçirdiğin tüm günlerle beraber. Sonrası havaalanı prosedürleri ve birkaç saatlik uçuş dönersin yurduna, yuvana, ait olduğun, ait hissedemediğin yere. 

Bıraktığın gibi olmaz. Asla olmaz. Gerçek yüzler görülmüştür artık. Kim ne, nasıl iyi anlayıp dönmüşsündür. Bıraktığın gibi bulamazsın. Uğurlayanlarından azdır karşılayanın. O an neden gittiğini hatırlarsın. Hatırlarsın, hatırlarsın, hatırlarsın... Ama gidemezsin gelmişsindir. Bir daha ne zaman gidecek kadar pas tutacağını, kirleneceğini, nefret ve lanet edeceğini merak edersin.

 Sonra iyi bir sey olur, bahanen olur, çok da seninle olmaz ama illa olur. Gelmişsindir aslında o kadar. Ne gittiğin yere, ne döndüğün yere aitsindir. Anılardan bahsedersin; yaşamayan pek anlamaz, sahte geçiştirmeler ve hayretlerle askıda kalır. Sen de askıda yaşarsın aylarca. Sabit kalma bahanesi buluncaya dek. Dönmek gitmekten daha ağır gelir, daha yorgun olursun her gidişin dönüşünde

 

GALİP UÇAR 2019