Blog Ziyaretçi Sayısı

Ara ve Bul

Blog Site Translation

kadıköy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kadıköy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ocak 2026 Çarşamba

KADIKÖY GECELERİ BİLİR AŞKIMIZI

 Henüz bozulmuştu Taksim

Parlıyorken iyice Kadıköy

Gözlerini hatırlarım 

Aşkın içine daldıran

Soğuk gecelerde 

Sarhoş adım sokaklarda

Kol kola yürüyüşleri


Kadıköy geceleri bilir aşkımızı

Sokak lambaları bakardı

Köşe başı öpüşmelerinde

Alev alevdi İstanbul


Daha kirli adımlar girmemişken

Dalgalar vuruyorken Moda'ya

Hissederdim tenini

Sıcak bir şarap gibi

Yaz gecelerinde

Adalar ve yakamoz

Büyülü gülüşlerini


Kadıköy geceleri bilir aşkımızı

Sokak lambaları bakardı

Köşe başı öpüşmelerinde

Alev alevdi İstanbul

GALİP UÇAR       OCAK 2026

Şarkı 13 Ocak 2026 tarihinde youtube üzerinden yayınlanmıştır

KADIKÖY GECELERİ BİLİR AŞKIMIZI



6 Ekim 2025 Pazartesi

İSTANBUL ORATORYOSU / THE ORATORİO OF İSTANBUL

 Galip Uçar'ın, bir sabah Balat Sahili'ndeki parkta karanlıkta yürürken, yüzünü Çamlıca tarafına doğru çevirdiğinde, güneşin doğuşuyla birlikte "Çamlıca'nın üzerinde bir güneş" sözünü yazmasıyla ve o anda geçen Eminönü Alibeyköy tramvayının geçiş sesinin ritmiyle, bu dizeyi okuyarak başlattığı 2022 yılından bu yana da İstanbul'u anlatan şiirlerin, opera müziği halinde şekillendiği İSTANBUL ORATORYOSU, İstanbul'un Düşman İşgalinden Kurtuluş gününde, 6 Ekim 2025 tarihinde Youtube üzerinden yayınlandı.

22 şiire yazılmış şarkı ve 51 dakikalık bir sanat şöleniyle anlarınıza konuk olmaya hazır bu albüm

Tüm İstanbullulara ve Konstantin'in kurduğu günden bu yana gelişerek büyüyen ve herkes için mucize bir şehir olarak yaşayan İSTANBUL'a, Galip Uçar'ın armağanıdır

İSTANBUL ORATORYOSU






























17 Mart 2025 Pazartesi

YOKLUĞUNDA SATIŞA ÇIKTI

 Galip Uçar'ın 3 kitabı olan ve ilk şiir kitabı YOKLUĞUNDA Od Kitap tarafında yayınlanarak okuyucuyla buluştu

Satın almak için : YOKLUĞUNDA SATIŞ LİNKİ




23 Ocak 2025 Perşembe

KADIKÖY SAHİLİ'NDE BATAR GÜNEŞ

 


Güneş batar akşamüstü Kadıköy'de
Kıpkırmızı al kızıl
İnsanlar akın akın
Yetişmeye çalışırken bir yerlere
Evlerine
Barlara
Otobüslere
Sekiz vagonlu metrolara
Güneş kaçtıkça kaçıyor
İskelenin beyazı griye çalıyor
Martılar griye
Vapurlar griye
Kediler bazı duvarların üzerinde
Vaktinde üstüne yazılan sloganların
Boyandığı griye
Boğa heykelinin çevresi doluyor
Hayli saçma insanların da olduğu gûruh
Bazı boğaya biniyor
Bazısı okşuyor boynuzlarını
Bazısı da vuruyor kafasına
Oysa sabah hayli sakin ve rahatken boğa
Bozuluyor huzuru onun da
Maç günü yavaştan doluşan sokak araları
Yarım yamalak takım marşı çalan
Davulcu ve zurnacının
Tiz ve tok tınılarıyla sarsılıyor
Halay çekenler mi
Para atanlar mı
Hava basanlar mı
Bahariye yokuşu başındaki tezahüratlar
Sarhoş adım Yoğurtçu'ya doğru yöneliyor
Otobüsler kuyruk kuyruk
Efes Pasajı önünde
Çilek Sokak'tan Vişne Sokak'a
Dedikodu yapa yapa yürüyen
Alışveriş torbalı kadınlar
İki kilise arasında
Ellerinde çiçekleriyle sevgilisinin kolunda
Şaçları renkli renkli kızlar
Yahut
Simsiyah giyinmiş kızlar
Sakalları şekil şekil genç erkekler
Elinde mojosuyla
Lezzetten kendinden geçmiş çocuğa
Bakıp da imrenen çingene çocuğunun
İlgisini dağıtmak isteyen
Hayli etine dolgun
Çıkık kalçası
Güllu dallı şalvarıyla
Sattığı çiçekler kokan çingene kadın
Kıpkırmızı al kızıl
Kadıköy Sahili'nde
Batar güneş adım adım

GALİP UÇAR.      OCAK 2025 

FOTOĞRAF 23 OCAK 2025 tarihinde Galip Uçar tarafından Kadıköy Rıhtım'da çekilmiştir
Şiir 23 Ocak 2025 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır


31 Aralık 2023 Pazar

ŞAİR KADIKÖY

 Kadıköy'ün sokakları hep denize çıkar

Şurası Dağlarca
Şurası Arif Damar kokar
Bir yerlerden gelir Nazım Hikmet'in sesi
Sokaklar adımlanır Cemal Süreya dizeleri gibi
Hafiften raylardan ilerler Moda Tramvayı
Taş duvar hep sanat kokar
Belki de bundandır
Kadıköylü hep mutlu yaşar

GALİP UÇAR.    ARALIK 2023 FESHANE

Şiir 31 Aralık 2023 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır

Okuma linki : ŞAİR KADIKÖY

20 Aralık 2023 Çarşamba

BİR KADIKOY VAPURU



G
ün yeni doğuyordu

Pembelikler sızıyordu

Gri bulutlar arasından

Durak camları olanca kırağı

Çimler ölümü beklercesine donuk

Bir Kadıköy vapuru kalktı o an

Burnu doğuya dönük

Martıdan daha beyaz

Martı kadar sessiz

Bir Kadıköy vapuru gitti ağır

Sis çökmüşken uzak tepelere

Bir havuz ortasında

Yükselip alçalan suyun ritmiyle

Güneşin Çamlıca’dan doğma hızında

İlerledi ve gözden kayboldu

Galata Kulesi civarında


GALİP UÇAR  ARALIK 2023 AYVANSARAY


Şiir 20 Aralık 2023 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır

BİR KADIKÖY VAPURU

video linki: BİR KADIKÖY VAPURU

14 Ocak 2021 Perşembe

KOY KOY KOY KOY KOY

 

                                               KOY KOY KOY KOY KOY

 

            İstanbul’un ilk soğuk akşamı nedense bu sene cumartesi gününe denk geldi. Ben de kendime verdiğim bir sözden ötürü İstanbul’un her ilk soğuk akşamında dışarı çıkar eğlenmeye çalışırım.

            Bugün ise Kadıköy’de her ay 70’ler Pop Party yapılan ve benim de daimi müşterisi olduğum Hera’daydım. Biraz geç gitsem de sırılsıklam bir halde yer bulmaya uğraştım. Yazın uğradığımda dört beş kişi dahi olduğu olmuştur. Bugün ise tıklım tıklımdı. Bu da üniversitelerin açıldığını tam olarak bana hissettirdi.

            Peki ne bu yetmişler pop party? Türk Pop Müziği'nin, Rock Müziğin ve Folk Müziği'nin 1970 yılında 1980 yılına kadar olan ve kitleleri etkileyen parçalarından seçmelerin olduğu bir gece.

            Zar zor yer bulup, biraz da tanınmamdan dolayı biraz kıyak geçilip hemen ortaya bir masa hazırlandı. Ben üzerimdeki sırılsıklam montu ve şapkayı çıkarıp oturdum. Girdiğimde “Fessupanallah” çalıyordu.

            Gariptir ama ben bu parçada insanların hâlâ neden oynadığını anlayamadım. Düşünseniz adam “Arkası gelmez dertlerimin bıktım illallah” diyor çevremdekiler göbek atıp, kalça sallıyor. Düşündüm düşündüm bir mana bulamadım. Ama zannederim bugün çözdüm. Bilinçli olmasa da toplumsal geleneğimiz, kültürel alt yapımız bir tür acıya güler hale gelmiş. Her türlü eğleniriz. Derin felsefeye vursak bir bakıma şöyle diyoruz: “Ulan dertler akın akın gelin sizi sallamıyorum bile bak göbeğimi atıyorum döktürüyorum sen gelmeye devam et” der gibi bir kafa tutma bu.

            Gerçekten de düşünürsek hayatın her alanında bunu yapmıyor muyuz? Cepte beş kuruş yok, evde durumlar kötü, ülkenin durumu kötü, takım tutuyorsan takımın pek de iyi gitmiyordur ama sen yine de gidip bir kahveye ya da bir arkadaşına herhangi bir konuda yapma da olsa sahte de olsa gülebiliyoruz. Bir şekilde neşeleniyoruz.

            Daha sonra bir anda ortam sessizleşti. Plağın üzerinde iğne ince bir ses çıkararak ilerlemeye başladı ve o an işte gecenin herkesi birbirine bağlayan ve herkesin ağzından senkronize çıkan bir parçanın girişi kulaklara yaklaştı. Ve hep bir ağızdan: “Bir teselli ver. Bir teselli ver. Yarattığın Mecnun’a bir teselli ver…” herkes kadehinden bir yudum alır ve: “Sevenin halinden, sevenler anlar” derken eller açık avuçlar bir öne bir geriye gider “Gel gör şu halimi bir teselli ver” kadeh sertçe masaya konur “Aramızda başka biri var ise, tertemiz aşkımı bana geri ver” ve herkes hep bir ağızdan kendinden geçmiş olarak: “Ben zaten her acının tiryakisi olmuşum, ömür boyu bitmeyen derdimle yorulmuşum.” Diyerek devam eder ve insanlar dalar gider. Tekrar bir ara girer ve parçanın ikinci bölümü başlar. Sonra tekrar insanlar bir bölümde hep bir ağızdan kendinden geçerler: “Aşkın zehir olsa yine içerim, yolun ecel olsa korkmam geçerim”. İnanın o hazzı yaşamanızı isterdim.

            Sonra durulmuş insanlar bir anda “Oldu en sonunda oldu bim bam bom” diye ayağa fırlarlar ve hepsi ayrı telden dans ederler. Düşünsenize ne kadar da ülkemiz gibi değil mi? Ağlanacak halimize güleriz. Daha doğrusu bir dakika önce derdimizden, sevdamızdan, aşkımızdan ağlarken bir dakika sonra küçük bir şeyden mutluluk duyup kendilerinden geçip dans ederler.

            Sonra yeni gelen bir arkadaşı selamlayıp biraz konuşurken aynı tempoda birkaç parça daha devam etti. Ama bir anda bir elektronik bağlamayla kendimize geldik ve 70’ler partisinde olduğumuzu hatırladık. Bağlama introsunun ardından giren ses bize “Samanlıktan kaldıramadım samanı da Zühtü” diyordu. O efsane parça. Apaçık erotik olup da muhafazakarlığımızla bilinen toplumumuzun hepsinin severek dinlediği ve söylediği türküdür bu.

            Daha sonra bir yabancılı yerlili öğrenci grubu Hera’ya girdi. En çok 21 yaşında kişilerdi. Garip yanı anlamadıkları parçalarda saçma sapan danslar ettiler. Neden saçma sapan dans diyorsun diye çıkışabilirsiniz ama “Değmen benim gamlı yaslı gönlüme” diye Edip Akbayram söylerken onlar kalça kıvırtıp Psycadelic bir dans yapıyorlardı. Hadi sözlerden geçtim yabancılar anlamazlar ama insanda birazcık ritim kulağı olur.

            Fessupanallahla başlayan dans süreci Değmen Benim Gamlı Yaslı Gönlümeyle devam etti. Ama buna onlarca örnek verebiliriz ülkemizde. Mesela doğuda bazı çekilen halaylar gerçekten sözlerle çok ironik. Elbette bunun Kürtçeden yanlış çevrilmesi de etkili ama “Makaram sarı bağlar kız söyler gelin ağlar, Niye ben ölmüşmiyem Asiyem karalar bağlar” derken nasıl eğlenceli bir halay çekilir.

            Hadi her şeyi bırakalım resmen ırzına geçilmiş bir Şivan Perwer parçası var. Cane Cane. Arkadaşlar Türkçeye nasıl düzgün çeviririz de terörist damgası yemeyiz, mimlenmeyiz diye korkudan “Bendim buraların şahı ağası, Viran olmuş gitmiş Harran Ovası” diye söz yazılmış. Ama sözlere dikkat edin ve bunla çekilen halaya ve halayın nerede nasıl çekildiğini düşünün. İnanın ben bunu dinledikçe ve halay çektiklerini gördükçe intihar edesim geliyor. Gerçekten ırzına zorla geçilmiş bir parça artık.

            Hera’ya geri dönersek, benle oturan birkaç arkadaşımı uğurladıktan sonra o zamanın klasik parçalarıyla gece devam etti. “Senden başka”, “Gölge Etme Başka İhsan İstemem”. “Son Verdim Kalbimin İşine” ve tekrar orada yabancıların ırzına geçtiği “Çemberimde Gül Oya”.

            Evet arkadaşlar Çemberimde Gül Oya’da da kıvrak danslar edildi. Bir dümbelek olması ve sözlerin anlaşılamamasından dolayı  orada hadi yabancıları bırakalım onlara eşlik eden Türkçe bilen kişiler bu parçada göbek attılar. O anda Ali Kocatepe devreye girdi ama ne hacet bunu da anlamadılar: “Bundan böyle düşünerek atın adımlarınızı, elbet bir gün mutluluktan yana alırız payımızı…”

            Ve derdimi anlarmış gibi bir anda plak yine o ince sessiz çığlığını atıp bir gitar introsuyla “İspanyol Meyhanesi”ne başladı. “Kararmış tahta masamızda bir şişe şarap, Gecelerden bir gece bezginiyiz, üstelik adam akıllı sarhoşuz…” işte bu gece en çok beni içiren parça da bu oldu. Daldım gittim uzaklara. İnanın o an gözümün önünde koyu kahverengi bir ağaçtan tahta masa, üzerinde kopkoyu buzbağ şişe içinde koyu kırmızı şarap. Bir an kendimi öyle hayal ettim. İspanyol Meyhanesi’yle o kadar da güzel gitti ki. Kesinlikle yaşamanızı isterdim.

            Bardağımın dibinde biraz daha bira vardı ve saat biri birazcık geçiyordu. O anda barın içini sert bir davul sesi ve adice olduğu ya da adice deyip de haksızlık etmeyeyim çok da gelişmemiz amatör bir elektro gitarın sesi doldurdu. Bildiğiniz Osmanlı ritmiydi ve genç birkaç kişinin ağızlarından “Nihansın dideden ey mest-i nazım, bana sensiz cihanda can ne lazım…” diye parçalarını söylediler. Ben de saate bakıp, içimden de: “Keşke bir de Tanju Okan’dan “Koy koy koy” parçası çalsa” diye geçirirken içkimin son yudumunu da alıp hesabı istedim.

Tam hesabı öderken bir anda keman sesiyle o parça başladı. Tanju babanın sesiydi. “Değişmez sorumuz, nedir ki sonumuz? Toprak değil mi erkeni geçi, Aldırma sen doldur be meyhaneci. Koy koy koy koy koy…koy koy koy koy koy…. Koy koy koy koy doldur efkarlandım yine bu gece. Koy koy koy koy koy… koy koy koy koy koy dostlar gitmeden gizlice. Çok ülkeler gördüm, çok diyarlar gezdim. Öğrendim alemin sırrı nedir, Dünyanın merkezi bu meyhanedir. Koy koy koy koy koy…koy koy koy koy koy…. Koy koy koy koy doldur efkarlandım yine bu gece. Koy koy koy koy koy… koy koy koy koy koy dostlar gitmeden gizlice. Ölürsün dediler, dün içirmediler. Sanki sarhoş oldum bilmem neden, çıkmam tövbe bir daha meyhaneden. Koy koy koy koy koy…koy koy koy koy koy…. Koy koy koy koy doldur efkarlandım yine bu gece. Koy koy koy koy koy… koy koy koy koy koy dostlar gitmeden gizlice.”

Gecenin sonunda beni en çok mutlu eden şey, evet mükemmel bir parti geçirdim, saçma sapan eğlenenler olsa da ve şarkıların ırzına danslarıyla geçseler de saygı duymak gerek değil mi? Eğlendiler. Ben ise işte o son parça da eğlendim. Kendimden geçmişim gözlerim kapalı haykırarak “Koy koy koy koy koy” diye söylemişim…

Son olarak şunları diyeceğim. Kadıköy Barlar Sokağı’nda; Kadife Sokak, HERA adlı barda her ayın son cumartesi günü 70ler Pop Party her daim yapılmaktadır. Ben orada olacağım, siz de kesinlikle kaçırmayın.

 

GALİP UÇAR        2011




ÇARŞIDA

 

Çarşıda

Çarşıda ellerinde torbalarıyla yürürken, balıkçının önünde durdu. Tezgâhtaki balıkları gözlerinin kırmızısına, pullarının parlaklığına değin süzdü. Sonra etiketlere ilişti gözleri: “Hamsi 25 TL, Çipura 40″… 

Kendi kendine, “Ulan bu mevsim de balık yiyemeyeceksek ne zaman yiyeceğiz” diye söylendi. Zaten elim kolum dolu bir de bunu mu ekleyeceğim,  boş ver diye içinden geçirip meyhanenin oraya doğru adımlarını attı. Meyhanenin önünde her zamanki klasik kalabalık vardı.

 Dört yol ağzında birbirine yol vermeyen insanlara bakan erken öğle saatlerinde rakılarını yudumlayan insanların ve genellikle de turistlerin hayret dolu bakışları arasından sola dönüp yokuştan aşağıya yürüdü. Petshop yine kapısının önüne papağanı koymuştu. Arkadaş, o ne lanet papağandı. Hem gelene geçene sataşıyor hem de biraz seveyim desen parmağını kapıyordu. Zaten adı semtte “Kelpeten” e çıkmıştı. Tuttu mu da bırakmıyordu şerefsiz. Bu sırada papağana şaşkın bakışlarıyla, kesintisiz bakan, üzerinde bej bir mont, boynunda kırmızı bir fularla 6 belki 7 yaşlarında, kıvırcık sarı saçlı, beyaz tenli, mavi gözlü çocuğu gördü. O an ne papağan, ne yokuş, ne deminki kalabalık… 

Her şey aklından çıkmıştı. Kızın o hayret dolu bakışlarındaki şaşkınlık ve mutluluğun tarifi yoktu. Biraz köşeye çekilip bir iki dakika onu izledi. Kız soluk almadan, sanki dünyaca ünlü bir operanın en önemli sahnesini izliyormuş gibi papağana odaklanmış, onun her hareketini hayretle izliyordu. Sanki başka bir gezegenden yeni bir canlı türü gelmiş de karşısına çıkmıştı ve o da bu şokla öyle donakalmıştı. İçinden, “Baksana, bir çocuk böylesi mutlu olabiliyorsa yine de umut var” diye geçirdi ve yokuştan aşağı yürümeye devam etti. Nedense kızın o kırmızı fuları onu bambaşka yerlere götürmüştü. En son böyle bir fuları mitingde çevresindeki insanlarda görmüştü. O an yer çekimine sürekli yenik düşen top sakalı biraz olsun doğruldu, yüzünde hafiften bir gülümseme, “Yahu nasıl da kazandık yıllar sonra İstanbul’u” diye mutlu oldu. 

Birkaç saniye sürdü bu gülüşü, sonra seçimin ardından siyasi sahneden çekilip, biraz daha pasif yaşadığı aklına geldi. E, yorulmuştu, normaldi. Dile kolay on üç yaşından beri içindeydi siyasetin. Ne pisliklerini görmüştü. Dedikoducusu mu dersin, alt kazanı mı, safı mı, salağı mı, rantçısı mı, anti-sosyal olup sadece sosyalleşmeye geleni mi? Her şeyini görmüştü bu yolun. Sadece kendi cenahı değil başka cenahları da, fraksiyonları da… O an kendine kızdı. Niye seviniyordu ki? Sevinmesi normaldi aslında, yıllardır verdiği mücadelede nihayet bir zafer yaşamıştı. Öyle böyle değil ama en büyük şehri almışlardı. Bir şehri almak yeter miydi peki? Tek bir şehir… Tamam, en kalabalık olanıydı, tamam en büyük bütçeliydi, tamam en gözle gözükeniydi, en büyük sahneydi belki ama tek bir şehir! Hatta ülkenin en kozmopolit köyüydü. Kültürünü kaybetmiş, sömürülmüş, sömürmüş, yenilmiş, her yeri rant alanına dönmüş, yeşili gitmiş, suyu kirlenmiş, denizleri mahvolmuş… Tek bir şehir… Bu sefer alaycı bir gülüşle, “Arkadaş Fenerbahçeli de değilim ki! Sadece Galatasaray’ı yeneyim de şampiyon olmasam da olur diye siyasi bir mantık mı olur. Bir şehri almak değil mesele. Mesele tüm ülkeyi kurtarmak, özgürleştirmek değil mi?” diye içinden geçirdi. Siyasete tekrar başlamalı. Acaba ilk toplantı ne zamandı. Şöyle sağdaki sokaktan dönüp bir partiye mi uğrasam dedi, vazgeçti. Elindeki torbalara baktı. Azıcık da olsa kıyma almıştı. Oyalansa bozulurdu. Hem daha alacağı çok şey de vardı. Aşağıdaki markete uğrayacaktı. Kesin oraya girmeden de birkaç arkadaşına rastlar ayaküstü muhabbet, sohbet falan, zaten akşamüstü illa ki akşama dönerdi. Partinin sokağına giden dönemece bakakalıp, yokuştan aşağıya doğru yürüdü. Hava kış olmasına rağmen güzeldi. Bere takmamıştı. Normalde tüm kış başı üşürdü. Elindeki torbaları iyice kavradı ve yokuşunda yürümeye devam etti…

GALİP UÇAR 2020

Mart 2020'de Zamansız Dergi'de yayınlanmıştır

hikaye linki



14 Temmuz 2014 Pazartesi

ŞEHİR Mİ BANA TUTSAK

ŞEHİR Mİ BANA TUTSAK

Şehr-i İstanbul, taşı toprağı altın şehir. İki kıtayı öpüştürüp, martılı baş dönmeleri yaratan başlı başına bir Şehristan. Onlarca medeniyetin elde edemediği, hırçın kadın. Çok cilveli, nazlı, iktidar sahibi yosma. Gün geçtikçe şarap gibi yıllanan ve yıllandıkça güzelleşen fahişe. Ama her ne olursa olsun iktidarını yitirmeyen acımasız kraliçe.
            Her sabah uyandığımda hava ya çok bozuk olduğundan grisine ya da çok sıcak olduğundan nemine küfür ettiğimin şehri. İşte tüm griliğine karşın bu şehir 2010 için Dünya Kültür Başkenti seçildi. 2010 yılında görkemli bir törenle tacını takacak olan bu kraliçenin taç giyinme töreninden peki kaç kişi haberdar bu şehirde? Peki ya gerçekten de hak ediyor mu bu başkentliği?
            Kültür deyince aklımıza ilk olarak dünyada nadiren rastlanacak güzellikler geliyor. Örneğin bir gemiyle Marmara’dan Boğaz’a girdiğimiz düşleyelim. Hemen sağımızdan bizi yemyeşil adalar selamlasın. Sonra kafamızı sola çevirip kıpkırmızı rengiyle Aya Sofya ve tarihe tanıklık emiş Sultanahmet’i görelim. Ve tekrar sağa çevirince başımızı uzaktan Çamlıca ve hemen önümüzde sarı balonu ve rıhtımıyla Kadıköy. Haydarpaşa Garı selamlasın her geçip giden trenleriyle bizi. Hadi boynumuzu biraz daha yorup tekrar kafamızı sola döndürelim. Sarayburnu üzerinde Topkapı Sarayı, Eminönü, Haliç ve Galata Kulesinin seyrine dalalım. Şöyle bir derince nefes çekip sağ taraftan gözümüze ilişen o prensese Kız Kulesine dönüp reverans yapalım. Ve evlerin sona erdiği yerde cami ve meydanlarıyla Üsküdar karşılasın bizi. Sonra da Beşiktaş tarafına gözlerimizi çevirip daha da yukarda Taksim’i, Pera’yı görelim. Aşağısında farklı duruşuyla Dolmabahçe mendilini sallasın ki kendisi Osmanlı’nın son limanı ve Çırağan Sarayı hemen en yakın arkadaşı Kabataş Lisesiyle yolculasın bizleri.
            Tam da o anda, üzerimizde yirmi yirmi beş saniyelik bir serinlik dolsun. İki kıtanın kulaklarını çeken güzel gerdanlık Boğaz Köprüsünden geçtiğimizi böyle anlayalım. Sonra Koca Beylerbeyi’nin Sarayına bakalım. Ama saraya bakıyoruz diye de aman ha çevresindeki balıkçıları Çengelköy civarında görmemezlikten gelmeyelim. Onlar denizin askerleri.
            Buraya kadar insanı büyüleyen, sihirli şehrimizin deniz üzerindeki büyüsünü güzelliklerini saydık da bir de vapurdan inip de şehrin içlerine ilerlesek mi? Acaba orada neler oluyor bu görkemli kültür başkentinde.
            Biz vapurumuzu en iyisi ilk olarak Sarıyer’e yanaştıralım. Hemen bizi boğazın başka bir değişmezi yalılar karşılasın. Sonra Maden yönüne doğru ilerleyelim. Ne de olsa yemyeşil gözüküyor, ne kadar güzel bir manzarası vardır. Yürüyelim yürümesine de şu ayakkabımı çamur içinde bırakan kazılara ne demeli. Eğilip silsek mi? Hop kardeş dikkat etsene, şurada eğildik hayvan mısın ne çarpıyorsun? Nasıl ya hem suçlu hem güçlü bir daha gelip sen nasıl vurursun bana? Topla tamam kaç kişiysen gel. Ya uzatma git işte. Her neyse en iyisi bu işi uzatmamak için biz buradan uzaklaşalım. Ne yapsak, ne yapsak? En iyisi biz karşı yakaya geçelim. Şuradan bir vapurla Beykoz’a gidelim. Nasıl ya nasıl vapur yok. E tam karşısı ama. Şimdi illa Deniz Otobüsü mü bekleyeceğim? İyi peki.
            Deniz Otobüsüyle Beykoz’a geçtiğimizde bizi ilk karşılayan o ılık meltemdir. Ve işte adımımızı attığımız yer tarihi İstanbul’un o en uzak sayfiye yeri: Beykoz. Fakat şu ilerde olan da ne? Şu tarihi yapının altında içen adam da ne yapıyor? Yanlış mı görüyorum yoksa adam tarihi eseri karalayıp tahrip mi ediyor? Hayda çevrede bu adama dokunacak bir adam yok mu? Şu sağda ilerleyen adama rica etsek yardım eder mi? “Ya kardeş pardon. Şu adamı görüyorsun sen de değil mi? Hani bir el atsan da durdursak. Yazık ediyor canım tarihe. Nasıl ya sen nasıl dersin Ne yaparsa yapsın bana dokunmayan yılan bin yaşasın. Şimdi sen bana bunu görmezden gel mi diyorsun? Ayıp değil mi, yazık değil mi şu tarihe? Nasıl önemsiz bir taş parçası, resmen tarihe tanıklık eden bir duvar o.”
            Biz en iyisi yine buradan uzaklaşalım. Bir otobüse binip Anadolu Hisarına mı gitsek? Evet evet gidelim. Hem orada köprü altı meyhanesinde biraz rakıyla demleniriz boğaza karşı. Stresimiz de gider. Ama nerde kaldı bu otobüs. Saat 10.50 ama yazıda otobüsün 10.45te burada olması lazım. Hayda yoksa gelmeyecek mi? Yürüsek mi? Hadi tembellik etmeyelim yürüyelim. Zaten trafik de var, otobüste kesin tıkış tıkıştır.
            Nihayet varıp Hisar’a sıcak altında serin rakımızı Boğaz’ın engin maviliklerine doğru yudumlarız. Sonra biraz kafamız güzelleşince o çektiğimiz sıkıntılar da şehrin boğucu grisi de hiç gelir bize. Ama burada oturmak güzel de şehri geziyorduk hatırlarsanız. Hesabı ödeyip kalkalım hemen. Malum Şehr-i İstanbul, taşı toprağı altın şehir, bekletmeye gelmez. Patron o.
            Sarı dolmuşlara binip Üsküdar’a gideriz. Aslında çok da uzun olmayan yol, daracıklığı ve trafiği nedeniyle adamı bunaltır da bunaltır. Ama Üsküdar’a vardığınızda Bir yanda Mihrimah Sultan bir yanda Valide Sultan Cami sizi karşılayınca yine tarihin şefkatli kollarına kendinizi bırakırsınız. Ama o caminin önündeki tarihi çeşmede neler oluyor? O ne ya? Nasıl yani? Çeşmenin yalağında biri mi yatıyor ben mi yanlış görüyorum? Adam da pek iyi görünmüyor? Üstü başı yırtık, paramparça, muhtemelen açtır da. “Ya pardon şu adam hep burada mıdır? Tanıyor musunuz? Bir şeyi mi var acaba? Nasıl yani nasıl bana ne? Görmüyor musunuz adam orada perperişan yatıyor.Hadi onu bırakın tarihi bir çeşmenin yalağında yatılır mı tarihe ayıp değil mi, saygısızlık değil mi?  Siz ne diyorsunuz nasıl yani bunlardan çok var, yardım etsem ne olur, etmesem ne olur da ne demek? Peki tarihten geçtim insanlığınız da mı kalmadı adama yardım edecek kadar. Tamam belki tinerci olabilir ama o da insan değil mi? İlla dışlamanız mı gerek. Siz değil misiniz din kardeşiyiz diyen. Şimdi nerede kardeşliğiniz? Nasıl yani adam bağımlı diye kafir mi? Of en iyisi biz Beşiktaş’a geçelim.
            Motora binip Beşiktaş’a vardığımızda Osmanlı’nın son sarayı, son nefesi olan Dolmabahçe bizi solumuzdan ihtiyar gözleriyle süzer. Sizde karşı konulamaz saygıdeğerliğinden gayr-ı ihtiyari de olsa eğilip selamınızı verirsiniz. Karaya ilk adımımızı attığımızda ise çok dikkatli olmamız lazım. Maazallah ayağımızı bir dolmuşçu hızla gelirken ezebilir. Dikkatli bir şekilde otobüs duraklarının oraya geçelim ama geçerken direk Barbaros Bulvarına odaklanmayalım. Solumuzda yer alan Deniz Müzesine de uğramalı. En azından bahçesindeki tarihi savaş malzemelerini görmeli. Ardından Barbaros Bulvarı’na doğru yürümeli fakat o dört yol ağzında da neler oluyor? Nasıl yani, o kadın nasıl bir şey yapıyor. Büyük akrobat sanırım. Motosiklet önde, kadında motosiklete çantayla tutunmuş şekilde sürünerek şov yapıyor. Püh be şimdi anladım. Zavallı kadın. Kapkaça uğramış demek. Hayda ben de tam köşedeyim en iyi hızlı hızlı çıkayım şu yokuşu da beni de sürüklemesinler böyle.
            Kan ter içinde, yorgun argın varırsınız Yıldız Sarayı önündeki Yıldız Parkına. Lüks oteller izin verdiğince denizi seyredersiniz. Sağınızda üniversiteli öğrencilerin sesleri vardır. Ama o seslerin arasından bir garip ses işitirsiniz. O ses size der ki: “ Abi be bir ekmek parası, valla açım” Siz önce anlamazsınız ama sonra ses doğru döndüğünüzde elinde bir şarap şişesiyle, sakallı bir adam karşınızda durmaktadır. Siz o anın şokunu atlattıktan sonra adamı üzmemek için sessiz kalır ve tekrar deniz yönüne çevirirsiniz başınızı. O adam da ağır ağır sizden uzaklaşır. Fakat yine farklı bir ses duyarsınız. Yine aynı yöndedir bu sefer iki ses kulağınıza çalınıyordur. Demin ki adam aynı sözleri tekrarlarken bu sefer karşısındaki ses sert ve kararlı halde: “Ne yemeği şerefsiz kafir, dinsiz pezevenk. Alacaksın parayı şaraba yatıracaksın değil mi? Sonra biz karımızı kızımızı nasıl parka yollayalım. Elin ayağın tutuyor git bir iş bul, çalış paranı kazan, kendine ev tut içinde ne bok yiyorsan ye. O anda Üsküdar’da hissettikleriniz hissedersiniz. Oradan da mı gitmeli acaba? Sanırım yanıtı biliyoruz. Evet.
            Otobüse binip Taksim’e çıkarsınız. Karşınızda üç seçenek vardır. Ya AKM’ye gideceksiniz ki orada sizi Kültür Merkezi’nin yıkımı karşılayacaktır, bu nedenle hemen eledik, ya ikinci seçenek sola doğru dönüp Gezi Parkına gitmek, ama orada da polisler kuşatmış oturulmaz. Biz en iyi klişeyi yapıp yine İstiklâl Caddesine geçelim.
            Taksim’de meydanda ki anıtı selamlayıp, kilisenin sağından hamburger ve döner kokuları arasında girersiniz Cadde-i Kebir’e. Sağ yanınızda konsolosluğun kocaman Fransız Bayrağı salınmaktadır. Siz hem insan trafiği içinde bir şerit bulmaya, hem insanlara çarpmamaya, hem de tramvay altında kalmamaya uğraşırken bir bakarsınız ki Cami’nin yanına gelmişsiniz. Çevrenizde turistler, gençler, üniversiteliler, Islık çalan adam, satıcılar ve travestiler vardır artık.
            Galatasaray’a gelmeden sağa dönüp içeri girer ve Nevizade’ye dönersiniz. Orada taburelerden birine kurulur ve biranın yanına patates kızartması söylersiniz. Çevrenizden sanat, kültür, gençlik konuları konuşulurken bir anda onlarca kişiden çıkan bir ses entelektüel muhabbetleri yırtar: “Yürüyoruz sessiz ve kederli Nevizâde Geceleri, İnletiyoruz hep çıkışında İstiklâl Caddesini, Zaten Aşklar hep yalan dolan, sonu hep acı hüsran bize her sevdadan geriye kalan Sadece Galatasaray, Cimbombom’um Cimbombom’um canım feda olsun sana hiçbir şeye değişilmez senin sevgin bu dünyada”
            Muhtemelen n’oluyor deyip de oradan kaçmak istersiniz. Çünkü siz kültür başkentinde çok kültürlü kişilerle entel muhabbetler yapmaya gelmişsinizdir. James Joyce Barın orada da karşınıza Çarşı grubu ellerinde “Çarşı Her şeye karşı” pankartıyla çıkınca hele ki “A” harfleri anarşist simgesiyle yazılmışsa siz hiçbir dakika bile durur musunuz orada? E napıyoruz? Topukluyoruz.
            İlk istikametimiz Galatasaray Lisesi önü fakat o demiz parmaklıklı görkemli kapının önünde duran kadınlara ne olmuş. Doğru ya bunlar tutuklu yakınlarıydı, Demek yine polislerden dayak yediler. Yine karışır mı acaba ortalık. En iyisi Aznavur Pasajına gidip biraz alış veriş yapalım. Hem kültürel şeyler de satılıyordur. Gümüşler, fesler, takılar. Hem alırız hem kafa dağıtırız.
            Aznavur Pasajından Tünel’e doğru yürüdüğümüzde ise yanımıza muhtemelen bir adam yanaşacak ve bize: “Abi içerde mükemmel kitaplarımız var. Yakından görmek istemez misin? Sarışın, esmer, kumral her türlü yerli yabancı kitap bulunur. İstersen gel bir içkimizi iç, hem müzikli eğlencelidir yerimiz hem okursun hem kafa dağıtırsın” diye teklifte bulunur. Ben işin aslı girmeyeceğim girecekleriniz varsa yolunu ayırsın bizle, biz Tünel’e devam ediyoruz.
            Tünel’e geldiğimizde çevremizde bizi müzik malzemesi satan dükkanlar karşılar. Biz daracık sokaktan biraz daha aşağı ilerler ve sağa dönüp. Cenevizlilerden bize hatıra kalan Galata Kulesine çıkarız. Terasında biraz tuzlu da olsa yemeğinden yer, Boğazın seyrine dalarız. Gözümüzün önünde canlanır Hezarfen’in kanatlarıyla Doğancılar Parkı’na uçuşu ve kellesinin kesilmesi. Ve Bekri Mustafa’nın kafası ve Sultanahmet’te Vakvak ağacında asılı cesetler. Tütün içiyor diye öldürülenler.
            Gözümüz aniden yandaki dar sokağa takılır. Neve Şalom Kilisesi önüne. Sonra bombanın izleri bir bir ortaya çıkar sokaktan. Hala dolaşıyor mudur orada patlamada ölen insanların ruhları. Hala Yoel nöbet tutuyor mudur acaba? Peki neden öldü Yoel, ne için öldürüldü acaba?
            Hani birkaç gün sonra şimdi hayalet gibi olan ve üstü örtülerle örtülüp saklanmaya çalışılan o banka binası önünde patlayan bombada ölenler, ya Galatasaray’da ki patlamada ölenler, yaralananlar. Şimdi ne yapmaktalar. Biraz ötesinde lüks mağazalarda para saçan insanlar hatırlıyorlar mı o patlamayı, yoksa sadece gösterişli bir sinema filmi izler gibi seyrettiler ve unuttular mı? Peki Şişli’de yürüyenler düşünür mü hiç acaba Hrant neden vuruldu ensesinden, kahpece. Ya kara eylüllerde neden yağmalanıp da kaçmak zorunda bırakıldı Eleni ve Yorgos. Kültür Başkenti’nin neresinde o kurşun ve yağmacıların fırlattıkları sopalar. Ya ölen diğer gazeteciler, sokakta sazıyla yürürken vurulup ölen aleviler ve solcular. Onlarla birlikte gömüldüler mi toprağa, onları öldüren zihniyetler de? Evet onlar öldü ama kim bilir kaç binlerde yaşıyorlar.
            Şimdi diyeceksiniz ki, çok da iyi biliyorum; bu kara gri dediğin şehrin yazısını yazan sensin, bu şehirden madem nefret ediyorsun durman ne abes. Ve ne kadar negatifsin diyeceksiniz elbette. Ya sev ya terk et diyeceksiniz bu şehri. Terk etmek kolay, terk etmedim değil. Ben bu şehrin tutsağı değilim de sanırım bu şehir bana tutsak. Yani yok başka bir cehennem her yerde yaşıyoruz,

            Kültür başkentimizde gri siyah mutluluklar sizlere…