İstanbul’un
ilk soğuk akşamı nedense bu sene cumartesi gününe denk geldi. Ben de kendime
verdiğim bir sözden ötürü İstanbul’un her ilk soğuk akşamında dışarı çıkar
eğlenmeye çalışırım.
Bugün
ise Kadıköy’de her ay 70’ler Pop Party yapılan ve benim de daimi müşterisi
olduğum Hera’daydım. Biraz geç gitsem de sırılsıklam bir halde yer bulmaya
uğraştım. Yazın uğradığımda dört beş kişi dahi olduğu olmuştur. Bugün ise
tıklım tıklımdı. Bu da üniversitelerin açıldığını tam olarak bana hissettirdi.
Peki
ne bu yetmişler pop party? Türk Pop Müziği'nin, Rock Müziğin ve Folk Müziği'nin
1970 yılında 1980 yılına kadar olan ve kitleleri etkileyen parçalarından
seçmelerin olduğu bir gece.
Zar
zor yer bulup, biraz da tanınmamdan dolayı biraz kıyak geçilip hemen ortaya bir
masa hazırlandı. Ben üzerimdeki sırılsıklam montu ve şapkayı çıkarıp oturdum.
Girdiğimde “Fessupanallah” çalıyordu.
Gariptir
ama ben bu parçada insanların hâlâ neden oynadığını anlayamadım. Düşünseniz
adam “Arkası gelmez dertlerimin bıktım illallah” diyor çevremdekiler göbek
atıp, kalça sallıyor. Düşündüm düşündüm bir mana bulamadım. Ama zannederim
bugün çözdüm. Bilinçli olmasa da toplumsal geleneğimiz, kültürel alt yapımız
bir tür acıya güler hale gelmiş. Her türlü eğleniriz. Derin felsefeye vursak
bir bakıma şöyle diyoruz: “Ulan dertler akın akın gelin sizi sallamıyorum bile
bak göbeğimi atıyorum döktürüyorum sen gelmeye devam et” der gibi bir kafa
tutma bu.
Gerçekten
de düşünürsek hayatın her alanında bunu yapmıyor muyuz? Cepte beş kuruş yok,
evde durumlar kötü, ülkenin durumu kötü, takım tutuyorsan takımın pek de iyi
gitmiyordur ama sen yine de gidip bir kahveye ya da bir arkadaşına herhangi bir
konuda yapma da olsa sahte de olsa gülebiliyoruz. Bir şekilde neşeleniyoruz.
Daha
sonra bir anda ortam sessizleşti. Plağın üzerinde iğne ince bir ses çıkararak
ilerlemeye başladı ve o an işte gecenin herkesi birbirine bağlayan ve herkesin
ağzından senkronize çıkan bir parçanın girişi kulaklara yaklaştı. Ve hep bir
ağızdan: “Bir teselli ver. Bir teselli ver. Yarattığın Mecnun’a bir teselli
ver…” herkes kadehinden bir yudum alır ve: “Sevenin halinden, sevenler anlar”
derken eller açık avuçlar bir öne bir geriye gider “Gel gör şu halimi bir
teselli ver” kadeh sertçe masaya konur “Aramızda başka biri var ise, tertemiz
aşkımı bana geri ver” ve herkes hep bir ağızdan kendinden geçmiş olarak: “Ben
zaten her acının tiryakisi olmuşum, ömür boyu bitmeyen derdimle yorulmuşum.” Diyerek
devam eder ve insanlar dalar gider. Tekrar bir ara girer ve parçanın ikinci
bölümü başlar. Sonra tekrar insanlar bir bölümde hep bir ağızdan kendinden
geçerler: “Aşkın zehir olsa yine içerim, yolun ecel olsa korkmam geçerim”.
İnanın o hazzı yaşamanızı isterdim.
Sonra
durulmuş insanlar bir anda “Oldu en sonunda oldu bim bam bom” diye ayağa
fırlarlar ve hepsi ayrı telden dans ederler. Düşünsenize ne kadar da ülkemiz
gibi değil mi? Ağlanacak halimize güleriz. Daha doğrusu bir dakika önce
derdimizden, sevdamızdan, aşkımızdan ağlarken bir dakika sonra küçük bir şeyden
mutluluk duyup kendilerinden geçip dans ederler.
Sonra
yeni gelen bir arkadaşı selamlayıp biraz konuşurken aynı tempoda birkaç parça
daha devam etti. Ama bir anda bir elektronik bağlamayla kendimize geldik ve
70’ler partisinde olduğumuzu hatırladık. Bağlama introsunun ardından giren ses
bize “Samanlıktan kaldıramadım samanı da Zühtü” diyordu. O efsane parça. Apaçık
erotik olup da muhafazakarlığımızla bilinen toplumumuzun hepsinin severek
dinlediği ve söylediği türküdür bu.
Daha
sonra bir yabancılı yerlili öğrenci grubu Hera’ya girdi. En çok 21 yaşında
kişilerdi. Garip yanı anlamadıkları parçalarda saçma sapan danslar ettiler.
Neden saçma sapan dans diyorsun diye çıkışabilirsiniz ama “Değmen benim gamlı
yaslı gönlüme” diye Edip Akbayram söylerken onlar kalça kıvırtıp Psycadelic bir
dans yapıyorlardı. Hadi sözlerden geçtim yabancılar anlamazlar ama insanda
birazcık ritim kulağı olur.
Fessupanallahla
başlayan dans süreci Değmen Benim Gamlı Yaslı Gönlümeyle devam etti. Ama buna
onlarca örnek verebiliriz ülkemizde. Mesela doğuda bazı çekilen halaylar
gerçekten sözlerle çok ironik. Elbette bunun Kürtçeden yanlış çevrilmesi de
etkili ama “Makaram sarı bağlar kız söyler gelin ağlar, Niye ben ölmüşmiyem
Asiyem karalar bağlar” derken nasıl eğlenceli bir halay çekilir.
Hadi
her şeyi bırakalım resmen ırzına geçilmiş bir Şivan Perwer parçası var. Cane
Cane. Arkadaşlar Türkçeye nasıl düzgün çeviririz de terörist damgası yemeyiz,
mimlenmeyiz diye korkudan “Bendim buraların şahı ağası, Viran olmuş gitmiş
Harran Ovası” diye söz yazılmış. Ama sözlere dikkat edin ve bunla çekilen
halaya ve halayın nerede nasıl çekildiğini düşünün. İnanın ben bunu dinledikçe
ve halay çektiklerini gördükçe intihar edesim geliyor. Gerçekten ırzına zorla geçilmiş
bir parça artık.
Hera’ya
geri dönersek, benle oturan birkaç arkadaşımı uğurladıktan sonra o zamanın
klasik parçalarıyla gece devam etti. “Senden başka”, “Gölge Etme Başka İhsan
İstemem”. “Son Verdim Kalbimin İşine” ve tekrar orada yabancıların ırzına
geçtiği “Çemberimde Gül Oya”.
Evet
arkadaşlar Çemberimde Gül Oya’da da kıvrak danslar edildi. Bir dümbelek olması
ve sözlerin anlaşılamamasından dolayıorada hadi yabancıları bırakalım onlara eşlik eden Türkçe bilen kişiler
bu parçada göbek attılar. O anda Ali Kocatepe devreye girdi ama ne hacet bunu
da anlamadılar: “Bundan böyle düşünerek atın adımlarınızı, elbet bir gün
mutluluktan yana alırız payımızı…”
Ve
derdimi anlarmış gibi bir anda plak yine o ince sessiz çığlığını atıp bir gitar
introsuyla “İspanyol Meyhanesi”ne başladı. “Kararmış tahta masamızda bir şişe
şarap, Gecelerden bir gece bezginiyiz, üstelik adam akıllı sarhoşuz…” işte bu
gece en çok beni içiren parça da bu oldu. Daldım gittim uzaklara. İnanın o an
gözümün önünde koyu kahverengi bir ağaçtan tahta masa, üzerinde kopkoyu buzbağ
şişe içinde koyu kırmızı şarap. Bir an kendimi öyle hayal ettim. İspanyol
Meyhanesi’yle o kadar da güzel gitti ki. Kesinlikle yaşamanızı isterdim.
Bardağımın
dibinde biraz daha bira vardı ve saat biri birazcık geçiyordu. O anda barın
içini sert bir davul sesi ve adice olduğu ya da adice deyip de haksızlık
etmeyeyim çok da gelişmemiz amatör bir elektro gitarın sesi doldurdu.
Bildiğiniz Osmanlı ritmiydi ve genç birkaç kişinin ağızlarından “Nihansın
dideden ey mest-i nazım, bana sensiz cihanda can ne lazım…” diye parçalarını
söylediler. Ben de saate bakıp, içimden de: “Keşke bir de Tanju Okan’dan “Koy
koy koy” parçası çalsa” diye geçirirken içkimin son yudumunu da alıp hesabı
istedim.
Tam hesabı
öderken bir anda keman sesiyle o parça başladı. Tanju babanın sesiydi.
“Değişmez sorumuz, nedir ki sonumuz? Toprak değil mi erkeni geçi, Aldırma sen
doldur be meyhaneci. Koy koy koy koy koy…koy koy koy koy koy…. Koy koy koy koy
doldur efkarlandım yine bu gece. Koy koy koy koy koy… koy koy koy koy koy
dostlar gitmeden gizlice. Çok ülkeler gördüm, çok diyarlar gezdim. Öğrendim
alemin sırrı nedir, Dünyanın merkezi bu meyhanedir. Koy koy koy koy koy…koy koy
koy koy koy…. Koy koy koy koy doldur efkarlandım yine bu gece. Koy koy koy koy
koy… koy koy koy koy koy dostlar gitmeden gizlice. Ölürsün dediler, dün
içirmediler. Sanki sarhoş oldum bilmem neden, çıkmam tövbe bir daha meyhaneden.
Koy koy koy koy koy…koy koy koy koy koy…. Koy koy koy koy doldur efkarlandım
yine bu gece. Koy koy koy koy koy… koy koy koy koy koy dostlar gitmeden
gizlice.”
Gecenin sonunda
beni en çok mutlu eden şey, evet mükemmel bir parti geçirdim, saçma sapan
eğlenenler olsa da ve şarkıların ırzına danslarıyla geçseler de saygı duymak
gerek değil mi? Eğlendiler. Ben ise işte o son parça da eğlendim. Kendimden
geçmişim gözlerim kapalı haykırarak “Koy koy koy koy koy” diye söylemişim…
Son olarak
şunları diyeceğim. Kadıköy Barlar Sokağı’nda; Kadife Sokak, HERA adlı barda her
ayın son cumartesi günü 70ler Pop Party her daim yapılmaktadır. Ben orada
olacağım, siz de kesinlikle kaçırmayın.
Birçok şey dönüyor da hayatta. Bir
vesileyle gidip de tekrar geri dönmek yok mu?... Sanırım bu en sıkıntılısı.
Hele ki gittiğin yeri çok sevip ama bir o kadar da sevilmediysen. Hani klişe
vardır ya: "Memlekette gurbetçi, burada yabancıyız bir sıfatımız yok"
aynen öyle...
Bavula eşyaları yerleştirmek, faturaların
vs taahütlerini iptal ettirmek, hepsini dar güne sığıştırmak ve nihayet bomba
da düşse, dünya da yıkılsa belli süre sana mesken olmuş, derdine şahit olmuş,
yalnızlığına sessiz kalıp göğüs germiş yerden ayrılma vakti gelip çattığında
gecenin bir kör vakti; taksiciyi arayıp "abi hazırız" diyip gelmesini
beklemek. İnanın o an sadece taksiyi değil, geri döndüğünde seni nelerin
beklediğini de bekliyor insan, gözünün önünden eski yaşadığı sıkıntılar,
ötekileşmeler, anlaşılmamalar... Bir an elinden yere atıp bavulu durmak gelir
ama gitme vaktidir.
Dağları, parlakça görülebilen yıldızları,
koskocaman altın rengi ayı, sıcak havayı bırakıp; şehrin kaosuna, yorgunluğuna,
trafiğine, griliğine dönme vaktidir. Hiçbir zaman sözünden dönmeyişin dönüşüdür
bu. Söz verdiklerine sözlerini tutma, iyi olmayacağını bilsen de sözlerini
tutma, gece karanlığından belki sonsuz karanlığa yürüme vaktidir. Taksinin
sarısı ayın altın sarısı renginden çok gözünü aldığı an gittiğinin farkına
varırsın. Son kez bakarsın evine, dağlara, bahçene ve kapıyı açar havaalanına
gidersin.
Yol
boyu gökyüzünün rengi açılır sabah renklerine. Son kez ödemeni yapar, sürekli
seni taşıyan taksicinle vedalaşırsın; geçirdiğin tüm günlerle beraber. Sonrası
havaalanı prosedürleri ve birkaç saatlik uçuş dönersin yurduna, yuvana, ait
olduğun, ait hissedemediğin yere.
Bıraktığın gibi olmaz. Asla olmaz. Gerçek
yüzler görülmüştür artık. Kim ne, nasıl iyi anlayıp dönmüşsündür. Bıraktığın
gibi bulamazsın. Uğurlayanlarından azdır karşılayanın. O an neden gittiğini
hatırlarsın. Hatırlarsın, hatırlarsın, hatırlarsın... Ama gidemezsin
gelmişsindir. Bir daha ne zaman gidecek kadar pas tutacağını, kirleneceğini,
nefret ve lanet edeceğini merak edersin.
Sonra iyi bir sey olur, bahanen olur, çok
da seninle olmaz ama illa olur. Gelmişsindir aslında o kadar. Ne
gittiğin yere, ne döndüğün yere aitsindir. Anılardan bahsedersin; yaşamayan pek
anlamaz, sahte geçiştirmeler ve hayretlerle askıda kalır. Sen de askıda
yaşarsın aylarca. Sabit kalma bahanesi buluncaya dek. Dönmek gitmekten daha
ağır gelir, daha yorgun olursun her gidişin dönüşünde
Hiç
düşündünüz mü? En son ne zaman bir tren geçerken oturup hayretlerle izlediniz.
Peki en son ne zaman bir sahile gidip mânâsızca denize saatlerce baktınız. Ya
ne zaman bir anda karar verip alıp da başınızı hiç tanımadığınız bir şehre
gittiniz?
Bir
dağın başında çadır kurup, sadece bir kamp ateşiyle ısınıp yıldızların
imparatorluğunun eşiğinde oturdunuz mu tek başınıza? En son ne zaman içinizden
gele gele istem dışı türkü söylediniz?
Ya
en son olarak ne zaman bir Karadeniz Sahili'nin en dibine gidip bileklerinize
kadar dalgalara battınız? Peki ya aynı ülkeyi paylaşıp da dillerini
anlamadığınız birini dinleyip de onun yaşadığı şehirde en son ne zaman kendi
ülkenizde kendinizi yabancı hissettiniz?
En
son ne zaman birinde çok farklı olduğunuzu görüp kendinizi şanslı hissettiniz?
Peki ne zamandı en son okulları olmayan çocukların kilometrelerce kar içinden
yürüyerek okullara koşuşmasını gördüğünüzde? Yoksa siz servisinizle rahat rahat
gittiğiniz okula girerken her gün of puf çekerek mi giderdiniz? Bir de üstüne
okulu kırıp eğlenceler mi yapardınız? Peki en son ne zaman o eğlencelerden
gerçekten zevk aldınız?
Hatırlar
mısınız bilmem ama en son ne zaman çok çok ciddi bir konuyu arkadaş grubunuzla
konuşmuştunuz? Ya da sevgilinizle en son ne zaman sadece birbirinize sarılıp
hiç bir şey düşünmeden saatlerce sessiz duydunuz? Hatırlar mısınız bilmem ama
en son ne zaman sevgilinizin elini tuttuğunuzda ya da onu içten bir öptüğünüz
de en küçük hücrelerinizin dahi kıpır kıpır olduğunu hissettiniz?
Peki
en son ne zaman bir nehri geçmeye kalktınız? Ne zamandı en son yüzünüzü
manasızca akan bir dereden su avuçlayıp da yıkadığınız? En son ne zaman bir
sevgili için yağmurda ıslanmasın, üşümesin diye koşa koşa kendiniz sırılsıklam
olarak onu örtecek saracak bir şey aldınız?
En
son ne zaman gerçekten aşık olmuştunuz? Ne zamandı en son iki kolunuzu iki yana
açıp arkaya doğru yaslanıp sevdiğiniz kişiye aşkınızı haykırmanız? Ne zamandı
en son dertten içtiğiniz içki? Ne zaman sarhoş olup da derdinizi hiç sansürsüz
bir dostunuza anlattığınız?
Peki
en son ne zaman gerçek bir dostunuz vardı hayatta? Ne zamandan beri “acaba
kuyumu kazar mı?” sorusunu sormadan bir dost edindiniz? En son ne zaman
ağlamıştınız? En son ne zaman bir Sezen Aksu şarkısı dinleyip hayallere
dalmıştınız? En son ne zamandı soluksuzca bir kitabı bitirdiğiniz?
Hiçbir
meydanda halay çeken ya da horon tepen kişileri izlediniz? En son ne zaman
gaydanın sesini duymuştunuz? Ya da bir bağlamanın yanık türküsünü dinlediniz?
Ne zaman sert sesiyle bir çello sizi cezp edip düşlere daldınız?
En
son ne zaman küfür ettiniz? En son ne zaman lanet ettiniz? En son ne zaman
kendinizi rezil ettiniz?
En
son ne zaman kendiniz için alışveriş yaptınız? Ne zamandı en son kimseye
beğendirmemeye uğraştığınız kendinizi? En son ne zamandı gerçekten kendinizi
aşka adayarak seviştiğiniz? Ne zaman kurmuştunuz bir yuva hayali? Peki ne
zamandı yüreğinizin mantığınızı dövüp de gözünüzü kör eden bir aşka ittiği gün?
En
son ne zaman terk edildiniz? En son ne zaman aldatıldınız? En son ne zaman
aldattınız? Peki en son ne zaman yanlış aldatılıp da sevdiğinizin içinde
yüreğinizi bırakıp ayrıldınız?
En
son bu soruları ne zaman sormuştunuz kendinize? Pardon en son ne zaman insan
olduğunuzu düşünmüştünüz? Peki ya en son ne zamandı içinize BEAT kaçtığı gün?
Hiçbir
zaman adını koymayı sevmedim yazdığım yazıların. Ne de yarattığım karakterlere
ad vermek geldi içimden. Nedense sevemedim ad vermeyi bir şeylere. O, olduğu
gibi bir şey halinde şey gibi kalmalı. Ta ki bu zamana kadar. En rahat başlığı
attım bu yazıma. Sonbahardan Esintiler.
İlginç
haftaların, ilginçliklerinin verdiği monoton yaşamın ardından, çok da anlamadan
yazın nasıl geçip gittiğini, bir sabah uyandım ki, hafiften yağmur çiseliyor.
Pek de manidar gelmedi, niye gelsin ki kaç senedir gördüğüm aynı yağmurlar,
aynı şehir, aynı gri örtüsü ve asfalttan kayıp giden sular.
Yaprakları
gördüm sonra. Çoğu hala ağaçların tepesinde yemyeşilken sağımdan solumdan
birkaç sarı yaprağın kendilerinden geçip, rüzgara teslim olmuş biçimde taklalar
attıklarını fark ettim.
Takvim
kullanmayı sevmem. Hele ki uzun süre pek de uğraşacak bir şeyim yoksa tarihleri
unutmayı, günlerimi günlerimin üzerine dizip sadece ayları takip etmeyi tercih
ederim. Çok da manası yok mevsimlerin artık. Eskiden olsa, öğrencilikte diyelim
kış ayları okul ayları, yaz ayları tatil aylarıydı ve kimse beni İstanbul
dışına kaçmamam için tutamazdı.
Birkaç
adım sonra onu fark ettim bu sene çıkmamışım İstanbul dışına. En çok da ona
şaşırdım. Sözde 150 liralık bir tren kartı alıp, yaz aylarından birinde tüm
ülkeyi dolaşacaktım. O an, bir şekilde tarihe bakasım geldi. Cidden tahmin
etmiyordum bu kadar erken geleceğini. Meğer eylülün başı bile çoktan
geçmeyedurmuş.
Her
şeyi bırakın ben nerden bu yaz gribi buldum da virüsünü içime çektim diye
gırtlağımın ağrısıyla uğraşırken, biraz nefes almak için dışarı çıktığımda,
gayet saçma sapan nedenlerle öğrendiğim tarih sayesinde babamın ölüm yıldönümü
olduğunu bile zar zor anladım. Normal olarak hiçbir akrabama da gidemedim. Hem
halim yoktu, hem benim takvimimde babamın ölüm günü gelmemişti.
Beyin
uyuşukluğunda geçirdim, 7 Eylül gününü. Saçma sapan diye hep içimden geçirdim.
Ben, ne zaman yerde salınan ve koşarcasına taklalarla yanımdan geçen bir yaprak
görsem, hep Hasan Hüseyin’in çok sevdiğim şiirinin ilk dizesini mırıldanırdım
içimden: “GİTME SONBAHAR OLUYORUM SONRASI HİÇ”
O
dizeyi bile mırıldanmadım içimden. O kadar benimseyemedim bu sonbaharı
anlayacağınız. Tam gün bitecek derken, on ikiyi biraz geçe uzun süredir hasta
bir akrabamızın ölüm haberi geldi. Ertesi gün apar topar cenazeye.
İşte
ne olduysa o caminin orada oldu. Bir anda beş senem gözümün önünden geldi ve
geçti. Yaşadıklarım, zorlanmalarım, nefessiz kalışlarım, gülüşlerim,
sinirliliklerim, hırslarım, kaybedişlerim. Dört göz geçti gözümün önünden.
İkisi apartmanlardan bakıyordu bana, ikisi ise çimenler üzerine
konuşlandırılmış banklardan bakıyordu bana. Ben apartmana bakamadım,
oturakların oradan bakan iki göze daldım gittim.
O
an bir yağmur çiselemeye başladı, hava karardı, ben beş sene önce sebepsiz ve
anlamsızca yitirdiğim o tanıdık gözlere odaklanmış bir halde kilitlendim
kaldım. Üzerimde sonbahar çiseltisi, ıslak çimlerin kokusu, kapkara giyinmiş
insanlar ve yanaklarından süzülen gözyaşları, ayağıma çarpıp giden yarısı sarı,
yarısı kızarmış yapraklar ve dudağımda o dize: “GİTME SONBAHAR OLUYORUM SONRASI
HİÇ”
Ezan
sesiyle irkildim o an, gözlerden başka yüzler de görünmeye başladı. Göründüler
ve kayboldular. Ben caminin dış duvarlarının demir parmaklıkları arasından beş
sene önceki gözlere bakıyordum hâlâ. Sonra sorular sorular. Beş sene önceden
bugüne kadar kim bilir neler neler olurdu. Şu an kim bilir ben nasıl bir konumda
olacaktım, belki bambaşka bir ciddiyet katacaktı bana bakan karanlık içindeki o
gözler. Belki de şu an ki ben gibi olmayacaktım. Belki tarihleri sayıyor
olacaktım, bir altın yüzük parlağı gözümde parıldayacaktı her sabah
uyandığımda.
Gömülen
insanın ardından bir kova su dökülür ya, gök yarıldı ve milyonlarca kova su
döktü o gün. Biz bir gidenin ardından karalar bağlarken, ne bilirdik birkaç
kilometre ötemizde nelerin olduğunu. Odadaki insanlar ölesiye karanlıklarında
tutarlarken yasını ve hayatla ilişkimiz kesilmişken ölü evinde, ne bilirdik ki
kıyametin birkaç kilometre ötesinde yaslandığımızı.
Nedense
her rolde bulunmak geldi içimden. Beş senenin kaybını belki bir günlük
yaşayabilmek, tekrar o role bürünebilmek. Herkesin aklında gidenin ardından yas
vardı. Hem o odada, hem birkaç kilometre ötede. Ben ise mucize bekliyordum, bir
gidişin ardından dönüşler muhtemel midir? Diye.
Karanlık
gözler hâlâ beş yıldır değişmeyen karanlığında. Ve ben hep hayranımdır karanlık
bakışlara. Ama karanlık bakışlar yetmez 1.80 uzanmalı papatya tarlasında,
sonbahar olsa da yaz sıcağı koynunda.
Şu ana kadar aklım başımdayken gördüğüm ilk Dünya Kupası olan İtalya 90'dan bu yana gördüğüm Dünya Kupalarının en güzelini yaşadığım bu yıl, kupadan bazı dersler ve sonuçlar çıkarttım. Onlar ne mi? İşte karşınızda: 1- Messi artik o Messi değil efsanesi bitti 2- Küçük Latin ülkeleri aynı kendileri gibi arka mahalleli ama çok eğlenceli oynuyor onlarsız olmaz 3- Hollanda kupayi asla alamayacak 4- Alaman Gavuru tabiri Brezilya maçında neymiş görsel olarak anlaşıldı 5- Alman'ın eline düştün mü? vay haline 6- Brezilya sadece endustriyel futbol kulüplerinde oyuncusuyla var. Ülke halinde ruhsuzlar. Muhtemel neden para 7- Avrupalılar oynarken eşcinsel futbolu dedikleri Avrupa futbolunu USA feci öğrenmiş ve Amerikan futbolu sertliği sonrası çok hafif geliyor 8- İkinci tur maçları büyük küçük her ülkeyi tırstırıp kontrole zorlar 9-Dünya Kupası istendi mi bol gollü olurmuş 10- Endüstriyel ve alt yapı eğitimli lejyoner futbol anlayışı sokak ve ruhlu futbolu yendi ama yine küçük ülkelerin sokak futbolu olmasa Dünya Kupası sıkıcı birşey 11- James Rodrigues Ceyms degil Hames diye okunur 12- Dörk Kayt bildiğimiz Kuyt küyt koyt kuyt gibi ne idüğü belirsiz karakter bozukluğu gibi birşey 13- Isa'nın heykelini cennete kadar diksen 7 yemene engel olamaz 14- Neymar Gomes James iyi golcü 15- Fransa aslında Cezayir milli takımı Cezayir'in dünya kupası kazanamaması hep Fransız Emperyalizmi 16- Para girince ligleri güzel milli takımları rahmetli diğer iki ekol Yugoslav ve Rus ekolleridir 17-Neuer çok iyi be hacı ÇOK TEŞEKKÜRLER KOLOMBİYA, CEZAYİR, MEKSİKA, KOSTA RİKA, ŞİLİ SİZ OLMASANIZ BU KADAR ZEVKLİ OLAMAZDI