Blog Ziyaretçi Sayısı

Ara ve Bul

Blog Site Translation

anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ocak 2026 Çarşamba

KADIKÖY GECELERİ BİLİR AŞKIMIZI

 Henüz bozulmuştu Taksim

Parlıyorken iyice Kadıköy

Gözlerini hatırlarım 

Aşkın içine daldıran

Soğuk gecelerde 

Sarhoş adım sokaklarda

Kol kola yürüyüşleri


Kadıköy geceleri bilir aşkımızı

Sokak lambaları bakardı

Köşe başı öpüşmelerinde

Alev alevdi İstanbul


Daha kirli adımlar girmemişken

Dalgalar vuruyorken Moda'ya

Hissederdim tenini

Sıcak bir şarap gibi

Yaz gecelerinde

Adalar ve yakamoz

Büyülü gülüşlerini


Kadıköy geceleri bilir aşkımızı

Sokak lambaları bakardı

Köşe başı öpüşmelerinde

Alev alevdi İstanbul

GALİP UÇAR       OCAK 2026

Şarkı 13 Ocak 2026 tarihinde youtube üzerinden yayınlanmıştır

KADIKÖY GECELERİ BİLİR AŞKIMIZI



14 Ocak 2021 Perşembe

KOY KOY KOY KOY KOY

 

                                               KOY KOY KOY KOY KOY

 

            İstanbul’un ilk soğuk akşamı nedense bu sene cumartesi gününe denk geldi. Ben de kendime verdiğim bir sözden ötürü İstanbul’un her ilk soğuk akşamında dışarı çıkar eğlenmeye çalışırım.

            Bugün ise Kadıköy’de her ay 70’ler Pop Party yapılan ve benim de daimi müşterisi olduğum Hera’daydım. Biraz geç gitsem de sırılsıklam bir halde yer bulmaya uğraştım. Yazın uğradığımda dört beş kişi dahi olduğu olmuştur. Bugün ise tıklım tıklımdı. Bu da üniversitelerin açıldığını tam olarak bana hissettirdi.

            Peki ne bu yetmişler pop party? Türk Pop Müziği'nin, Rock Müziğin ve Folk Müziği'nin 1970 yılında 1980 yılına kadar olan ve kitleleri etkileyen parçalarından seçmelerin olduğu bir gece.

            Zar zor yer bulup, biraz da tanınmamdan dolayı biraz kıyak geçilip hemen ortaya bir masa hazırlandı. Ben üzerimdeki sırılsıklam montu ve şapkayı çıkarıp oturdum. Girdiğimde “Fessupanallah” çalıyordu.

            Gariptir ama ben bu parçada insanların hâlâ neden oynadığını anlayamadım. Düşünseniz adam “Arkası gelmez dertlerimin bıktım illallah” diyor çevremdekiler göbek atıp, kalça sallıyor. Düşündüm düşündüm bir mana bulamadım. Ama zannederim bugün çözdüm. Bilinçli olmasa da toplumsal geleneğimiz, kültürel alt yapımız bir tür acıya güler hale gelmiş. Her türlü eğleniriz. Derin felsefeye vursak bir bakıma şöyle diyoruz: “Ulan dertler akın akın gelin sizi sallamıyorum bile bak göbeğimi atıyorum döktürüyorum sen gelmeye devam et” der gibi bir kafa tutma bu.

            Gerçekten de düşünürsek hayatın her alanında bunu yapmıyor muyuz? Cepte beş kuruş yok, evde durumlar kötü, ülkenin durumu kötü, takım tutuyorsan takımın pek de iyi gitmiyordur ama sen yine de gidip bir kahveye ya da bir arkadaşına herhangi bir konuda yapma da olsa sahte de olsa gülebiliyoruz. Bir şekilde neşeleniyoruz.

            Daha sonra bir anda ortam sessizleşti. Plağın üzerinde iğne ince bir ses çıkararak ilerlemeye başladı ve o an işte gecenin herkesi birbirine bağlayan ve herkesin ağzından senkronize çıkan bir parçanın girişi kulaklara yaklaştı. Ve hep bir ağızdan: “Bir teselli ver. Bir teselli ver. Yarattığın Mecnun’a bir teselli ver…” herkes kadehinden bir yudum alır ve: “Sevenin halinden, sevenler anlar” derken eller açık avuçlar bir öne bir geriye gider “Gel gör şu halimi bir teselli ver” kadeh sertçe masaya konur “Aramızda başka biri var ise, tertemiz aşkımı bana geri ver” ve herkes hep bir ağızdan kendinden geçmiş olarak: “Ben zaten her acının tiryakisi olmuşum, ömür boyu bitmeyen derdimle yorulmuşum.” Diyerek devam eder ve insanlar dalar gider. Tekrar bir ara girer ve parçanın ikinci bölümü başlar. Sonra tekrar insanlar bir bölümde hep bir ağızdan kendinden geçerler: “Aşkın zehir olsa yine içerim, yolun ecel olsa korkmam geçerim”. İnanın o hazzı yaşamanızı isterdim.

            Sonra durulmuş insanlar bir anda “Oldu en sonunda oldu bim bam bom” diye ayağa fırlarlar ve hepsi ayrı telden dans ederler. Düşünsenize ne kadar da ülkemiz gibi değil mi? Ağlanacak halimize güleriz. Daha doğrusu bir dakika önce derdimizden, sevdamızdan, aşkımızdan ağlarken bir dakika sonra küçük bir şeyden mutluluk duyup kendilerinden geçip dans ederler.

            Sonra yeni gelen bir arkadaşı selamlayıp biraz konuşurken aynı tempoda birkaç parça daha devam etti. Ama bir anda bir elektronik bağlamayla kendimize geldik ve 70’ler partisinde olduğumuzu hatırladık. Bağlama introsunun ardından giren ses bize “Samanlıktan kaldıramadım samanı da Zühtü” diyordu. O efsane parça. Apaçık erotik olup da muhafazakarlığımızla bilinen toplumumuzun hepsinin severek dinlediği ve söylediği türküdür bu.

            Daha sonra bir yabancılı yerlili öğrenci grubu Hera’ya girdi. En çok 21 yaşında kişilerdi. Garip yanı anlamadıkları parçalarda saçma sapan danslar ettiler. Neden saçma sapan dans diyorsun diye çıkışabilirsiniz ama “Değmen benim gamlı yaslı gönlüme” diye Edip Akbayram söylerken onlar kalça kıvırtıp Psycadelic bir dans yapıyorlardı. Hadi sözlerden geçtim yabancılar anlamazlar ama insanda birazcık ritim kulağı olur.

            Fessupanallahla başlayan dans süreci Değmen Benim Gamlı Yaslı Gönlümeyle devam etti. Ama buna onlarca örnek verebiliriz ülkemizde. Mesela doğuda bazı çekilen halaylar gerçekten sözlerle çok ironik. Elbette bunun Kürtçeden yanlış çevrilmesi de etkili ama “Makaram sarı bağlar kız söyler gelin ağlar, Niye ben ölmüşmiyem Asiyem karalar bağlar” derken nasıl eğlenceli bir halay çekilir.

            Hadi her şeyi bırakalım resmen ırzına geçilmiş bir Şivan Perwer parçası var. Cane Cane. Arkadaşlar Türkçeye nasıl düzgün çeviririz de terörist damgası yemeyiz, mimlenmeyiz diye korkudan “Bendim buraların şahı ağası, Viran olmuş gitmiş Harran Ovası” diye söz yazılmış. Ama sözlere dikkat edin ve bunla çekilen halaya ve halayın nerede nasıl çekildiğini düşünün. İnanın ben bunu dinledikçe ve halay çektiklerini gördükçe intihar edesim geliyor. Gerçekten ırzına zorla geçilmiş bir parça artık.

            Hera’ya geri dönersek, benle oturan birkaç arkadaşımı uğurladıktan sonra o zamanın klasik parçalarıyla gece devam etti. “Senden başka”, “Gölge Etme Başka İhsan İstemem”. “Son Verdim Kalbimin İşine” ve tekrar orada yabancıların ırzına geçtiği “Çemberimde Gül Oya”.

            Evet arkadaşlar Çemberimde Gül Oya’da da kıvrak danslar edildi. Bir dümbelek olması ve sözlerin anlaşılamamasından dolayı  orada hadi yabancıları bırakalım onlara eşlik eden Türkçe bilen kişiler bu parçada göbek attılar. O anda Ali Kocatepe devreye girdi ama ne hacet bunu da anlamadılar: “Bundan böyle düşünerek atın adımlarınızı, elbet bir gün mutluluktan yana alırız payımızı…”

            Ve derdimi anlarmış gibi bir anda plak yine o ince sessiz çığlığını atıp bir gitar introsuyla “İspanyol Meyhanesi”ne başladı. “Kararmış tahta masamızda bir şişe şarap, Gecelerden bir gece bezginiyiz, üstelik adam akıllı sarhoşuz…” işte bu gece en çok beni içiren parça da bu oldu. Daldım gittim uzaklara. İnanın o an gözümün önünde koyu kahverengi bir ağaçtan tahta masa, üzerinde kopkoyu buzbağ şişe içinde koyu kırmızı şarap. Bir an kendimi öyle hayal ettim. İspanyol Meyhanesi’yle o kadar da güzel gitti ki. Kesinlikle yaşamanızı isterdim.

            Bardağımın dibinde biraz daha bira vardı ve saat biri birazcık geçiyordu. O anda barın içini sert bir davul sesi ve adice olduğu ya da adice deyip de haksızlık etmeyeyim çok da gelişmemiz amatör bir elektro gitarın sesi doldurdu. Bildiğiniz Osmanlı ritmiydi ve genç birkaç kişinin ağızlarından “Nihansın dideden ey mest-i nazım, bana sensiz cihanda can ne lazım…” diye parçalarını söylediler. Ben de saate bakıp, içimden de: “Keşke bir de Tanju Okan’dan “Koy koy koy” parçası çalsa” diye geçirirken içkimin son yudumunu da alıp hesabı istedim.

Tam hesabı öderken bir anda keman sesiyle o parça başladı. Tanju babanın sesiydi. “Değişmez sorumuz, nedir ki sonumuz? Toprak değil mi erkeni geçi, Aldırma sen doldur be meyhaneci. Koy koy koy koy koy…koy koy koy koy koy…. Koy koy koy koy doldur efkarlandım yine bu gece. Koy koy koy koy koy… koy koy koy koy koy dostlar gitmeden gizlice. Çok ülkeler gördüm, çok diyarlar gezdim. Öğrendim alemin sırrı nedir, Dünyanın merkezi bu meyhanedir. Koy koy koy koy koy…koy koy koy koy koy…. Koy koy koy koy doldur efkarlandım yine bu gece. Koy koy koy koy koy… koy koy koy koy koy dostlar gitmeden gizlice. Ölürsün dediler, dün içirmediler. Sanki sarhoş oldum bilmem neden, çıkmam tövbe bir daha meyhaneden. Koy koy koy koy koy…koy koy koy koy koy…. Koy koy koy koy doldur efkarlandım yine bu gece. Koy koy koy koy koy… koy koy koy koy koy dostlar gitmeden gizlice.”

Gecenin sonunda beni en çok mutlu eden şey, evet mükemmel bir parti geçirdim, saçma sapan eğlenenler olsa da ve şarkıların ırzına danslarıyla geçseler de saygı duymak gerek değil mi? Eğlendiler. Ben ise işte o son parça da eğlendim. Kendimden geçmişim gözlerim kapalı haykırarak “Koy koy koy koy koy” diye söylemişim…

Son olarak şunları diyeceğim. Kadıköy Barlar Sokağı’nda; Kadife Sokak, HERA adlı barda her ayın son cumartesi günü 70ler Pop Party her daim yapılmaktadır. Ben orada olacağım, siz de kesinlikle kaçırmayın.

 

GALİP UÇAR        2011




DÖNÜŞÜN HİKÂYESİ

 

DÖNÜŞÜN HİKAYESİ

 

Birçok şey dönüyor da hayatta. Bir vesileyle gidip de tekrar geri dönmek yok mu?... Sanırım bu en sıkıntılısı. Hele ki gittiğin yeri çok sevip ama bir o kadar da sevilmediysen. Hani klişe vardır ya: "Memlekette gurbetçi, burada yabancıyız bir sıfatımız yok" aynen öyle...

Bavula eşyaları yerleştirmek, faturaların vs taahütlerini iptal ettirmek, hepsini dar güne sığıştırmak ve nihayet bomba da düşse, dünya da yıkılsa belli süre sana mesken olmuş, derdine şahit olmuş, yalnızlığına sessiz kalıp göğüs germiş yerden ayrılma vakti gelip çattığında gecenin bir kör vakti; taksiciyi arayıp "abi hazırız" diyip gelmesini beklemek. İnanın o an sadece taksiyi değil, geri döndüğünde seni nelerin beklediğini de bekliyor insan, gözünün önünden eski yaşadığı sıkıntılar, ötekileşmeler, anlaşılmamalar... Bir an elinden yere atıp bavulu durmak gelir ama gitme vaktidir.

Dağları, parlakça görülebilen yıldızları, koskocaman altın rengi ayı, sıcak havayı bırakıp; şehrin kaosuna, yorgunluğuna, trafiğine, griliğine dönme vaktidir. Hiçbir zaman sözünden dönmeyişin dönüşüdür bu. Söz verdiklerine sözlerini tutma, iyi olmayacağını bilsen de sözlerini tutma, gece karanlığından belki sonsuz karanlığa yürüme vaktidir. Taksinin sarısı ayın altın sarısı renginden çok gözünü aldığı an gittiğinin farkına varırsın. Son kez bakarsın evine, dağlara, bahçene ve kapıyı açar havaalanına gidersin.

 Yol boyu gökyüzünün rengi açılır sabah renklerine. Son kez ödemeni yapar, sürekli seni taşıyan taksicinle vedalaşırsın; geçirdiğin tüm günlerle beraber. Sonrası havaalanı prosedürleri ve birkaç saatlik uçuş dönersin yurduna, yuvana, ait olduğun, ait hissedemediğin yere. 

Bıraktığın gibi olmaz. Asla olmaz. Gerçek yüzler görülmüştür artık. Kim ne, nasıl iyi anlayıp dönmüşsündür. Bıraktığın gibi bulamazsın. Uğurlayanlarından azdır karşılayanın. O an neden gittiğini hatırlarsın. Hatırlarsın, hatırlarsın, hatırlarsın... Ama gidemezsin gelmişsindir. Bir daha ne zaman gidecek kadar pas tutacağını, kirleneceğini, nefret ve lanet edeceğini merak edersin.

 Sonra iyi bir sey olur, bahanen olur, çok da seninle olmaz ama illa olur. Gelmişsindir aslında o kadar. Ne gittiğin yere, ne döndüğün yere aitsindir. Anılardan bahsedersin; yaşamayan pek anlamaz, sahte geçiştirmeler ve hayretlerle askıda kalır. Sen de askıda yaşarsın aylarca. Sabit kalma bahanesi buluncaya dek. Dönmek gitmekten daha ağır gelir, daha yorgun olursun her gidişin dönüşünde

 

GALİP UÇAR 2019

 

SORULAR

 

                                                           SORULAR

            Hiç düşündünüz mü? En son ne zaman bir tren geçerken oturup hayretlerle izlediniz. Peki en son ne zaman bir sahile gidip mânâsızca denize saatlerce baktınız. Ya ne zaman bir anda karar verip alıp da başınızı hiç tanımadığınız bir şehre gittiniz?

            Bir dağın başında çadır kurup, sadece bir kamp ateşiyle ısınıp yıldızların imparatorluğunun eşiğinde oturdunuz mu tek başınıza? En son ne zaman içinizden gele gele istem dışı türkü söylediniz?

            Ya en son olarak ne zaman bir Karadeniz Sahili'nin en dibine gidip bileklerinize kadar dalgalara battınız? Peki ya aynı ülkeyi paylaşıp da dillerini anlamadığınız birini dinleyip de onun yaşadığı şehirde en son ne zaman kendi ülkenizde kendinizi yabancı hissettiniz?

            En son ne zaman birinde çok farklı olduğunuzu görüp kendinizi şanslı hissettiniz? Peki ne zamandı en son okulları olmayan çocukların kilometrelerce kar içinden yürüyerek okullara koşuşmasını gördüğünüzde? Yoksa siz servisinizle rahat rahat gittiğiniz okula girerken her gün of puf çekerek mi giderdiniz? Bir de üstüne okulu kırıp eğlenceler mi yapardınız? Peki en son ne zaman o eğlencelerden gerçekten zevk aldınız?

            Hatırlar mısınız bilmem ama en son ne zaman çok çok ciddi bir konuyu arkadaş grubunuzla konuşmuştunuz? Ya da sevgilinizle en son ne zaman sadece birbirinize sarılıp hiç bir şey düşünmeden saatlerce sessiz duydunuz? Hatırlar mısınız bilmem ama en son ne zaman sevgilinizin elini tuttuğunuzda ya da onu içten bir öptüğünüz de en küçük hücrelerinizin dahi kıpır kıpır olduğunu hissettiniz?

            Peki en son ne zaman bir nehri geçmeye kalktınız? Ne zamandı en son yüzünüzü manasızca akan bir dereden su avuçlayıp da yıkadığınız? En son ne zaman bir sevgili için yağmurda ıslanmasın, üşümesin diye koşa koşa kendiniz sırılsıklam olarak onu örtecek saracak bir şey aldınız?

            En son ne zaman gerçekten aşık olmuştunuz? Ne zamandı en son iki kolunuzu iki yana açıp arkaya doğru yaslanıp sevdiğiniz kişiye aşkınızı haykırmanız? Ne zamandı en son dertten içtiğiniz içki? Ne zaman sarhoş olup da derdinizi hiç sansürsüz bir dostunuza anlattığınız?

            Peki en son ne zaman gerçek bir dostunuz vardı hayatta? Ne zamandan beri “acaba kuyumu kazar mı?” sorusunu sormadan bir dost edindiniz? En son ne zaman ağlamıştınız? En son ne zaman bir Sezen Aksu şarkısı dinleyip hayallere dalmıştınız? En son ne zamandı soluksuzca bir kitabı bitirdiğiniz?

            Hiçbir meydanda halay çeken ya da horon tepen kişileri izlediniz? En son ne zaman gaydanın sesini duymuştunuz? Ya da bir bağlamanın yanık türküsünü dinlediniz? Ne zaman sert sesiyle bir çello sizi cezp edip düşlere daldınız?

            En son ne zaman küfür ettiniz? En son ne zaman lanet ettiniz? En son ne zaman kendinizi rezil ettiniz?

            En son ne zaman kendiniz için alışveriş yaptınız? Ne zamandı en son kimseye beğendirmemeye uğraştığınız kendinizi? En son ne zamandı gerçekten kendinizi aşka adayarak seviştiğiniz? Ne zaman kurmuştunuz bir yuva hayali? Peki ne zamandı yüreğinizin mantığınızı dövüp de gözünüzü kör eden bir aşka ittiği gün?

            En son ne zaman terk edildiniz? En son ne zaman aldatıldınız? En son ne zaman aldattınız? Peki en son ne zaman yanlış aldatılıp da sevdiğinizin içinde yüreğinizi bırakıp ayrıldınız?

            En son bu soruları ne zaman sormuştunuz kendinize? Pardon en son ne zaman insan olduğunuzu düşünmüştünüz? Peki ya en son ne zamandı içinize BEAT kaçtığı gün?




SONBAHARDAN ESİNTİLER

 

                                                         SONBAHARDAN ESİNTİLER

 

            Hiçbir zaman adını koymayı sevmedim yazdığım yazıların. Ne de yarattığım karakterlere ad vermek geldi içimden. Nedense sevemedim ad vermeyi bir şeylere. O, olduğu gibi bir şey halinde şey gibi kalmalı. Ta ki bu zamana kadar. En rahat başlığı attım bu yazıma. Sonbahardan Esintiler.

            İlginç haftaların, ilginçliklerinin verdiği monoton yaşamın ardından, çok da anlamadan yazın nasıl geçip gittiğini, bir sabah uyandım ki, hafiften yağmur çiseliyor. Pek de manidar gelmedi, niye gelsin ki kaç senedir gördüğüm aynı yağmurlar, aynı şehir, aynı gri örtüsü ve asfalttan kayıp giden sular.

            Yaprakları gördüm sonra. Çoğu hala ağaçların tepesinde yemyeşilken sağımdan solumdan birkaç sarı yaprağın kendilerinden geçip, rüzgara teslim olmuş biçimde taklalar attıklarını fark ettim.

            Takvim kullanmayı sevmem. Hele ki uzun süre pek de uğraşacak bir şeyim yoksa tarihleri unutmayı, günlerimi günlerimin üzerine dizip sadece ayları takip etmeyi tercih ederim. Çok da manası yok mevsimlerin artık. Eskiden olsa, öğrencilikte diyelim kış ayları okul ayları, yaz ayları tatil aylarıydı ve kimse beni İstanbul dışına kaçmamam için tutamazdı.

            Birkaç adım sonra onu fark ettim bu sene çıkmamışım İstanbul dışına. En çok da ona şaşırdım. Sözde 150 liralık bir tren kartı alıp, yaz aylarından birinde tüm ülkeyi dolaşacaktım. O an, bir şekilde tarihe bakasım geldi. Cidden tahmin etmiyordum bu kadar erken geleceğini. Meğer eylülün başı bile çoktan geçmeyedurmuş.

            Her şeyi bırakın ben nerden bu yaz gribi buldum da virüsünü içime çektim diye gırtlağımın ağrısıyla uğraşırken, biraz nefes almak için dışarı çıktığımda, gayet saçma sapan nedenlerle öğrendiğim tarih sayesinde babamın ölüm yıldönümü olduğunu bile zar zor anladım. Normal olarak hiçbir akrabama da gidemedim. Hem halim yoktu, hem benim takvimimde babamın ölüm günü gelmemişti.

            Beyin uyuşukluğunda geçirdim, 7 Eylül gününü. Saçma sapan diye hep içimden geçirdim. Ben, ne zaman yerde salınan ve koşarcasına taklalarla yanımdan geçen bir yaprak görsem, hep Hasan Hüseyin’in çok sevdiğim şiirinin ilk dizesini mırıldanırdım içimden: “GİTME SONBAHAR OLUYORUM SONRASI HİÇ”

            O dizeyi bile mırıldanmadım içimden. O kadar benimseyemedim bu sonbaharı anlayacağınız. Tam gün bitecek derken, on ikiyi biraz geçe uzun süredir hasta bir akrabamızın ölüm haberi geldi. Ertesi gün apar topar cenazeye.

            İşte ne olduysa o caminin orada oldu. Bir anda beş senem gözümün önünden geldi ve geçti. Yaşadıklarım, zorlanmalarım, nefessiz kalışlarım, gülüşlerim, sinirliliklerim, hırslarım, kaybedişlerim. Dört göz geçti gözümün önünden. İkisi apartmanlardan bakıyordu bana, ikisi ise çimenler üzerine konuşlandırılmış banklardan bakıyordu bana. Ben apartmana bakamadım, oturakların oradan bakan iki göze daldım gittim.

            O an bir yağmur çiselemeye başladı, hava karardı, ben beş sene önce sebepsiz ve anlamsızca yitirdiğim o tanıdık gözlere odaklanmış bir halde kilitlendim kaldım. Üzerimde sonbahar çiseltisi, ıslak çimlerin kokusu, kapkara giyinmiş insanlar ve yanaklarından süzülen gözyaşları, ayağıma çarpıp giden yarısı sarı, yarısı kızarmış yapraklar ve dudağımda o dize: “GİTME SONBAHAR OLUYORUM SONRASI HİÇ”

            Ezan sesiyle irkildim o an, gözlerden başka yüzler de görünmeye başladı. Göründüler ve kayboldular. Ben caminin dış duvarlarının demir parmaklıkları arasından beş sene önceki gözlere bakıyordum hâlâ. Sonra sorular sorular. Beş sene önceden bugüne kadar kim bilir neler neler olurdu. Şu an kim bilir ben nasıl bir konumda olacaktım, belki bambaşka bir ciddiyet katacaktı bana bakan karanlık içindeki o gözler. Belki de şu an ki ben gibi olmayacaktım. Belki tarihleri sayıyor olacaktım, bir altın yüzük parlağı gözümde parıldayacaktı her sabah uyandığımda.

            Gömülen insanın ardından bir kova su dökülür ya, gök yarıldı ve milyonlarca kova su döktü o gün. Biz bir gidenin ardından karalar bağlarken, ne bilirdik birkaç kilometre ötemizde nelerin olduğunu. Odadaki insanlar ölesiye karanlıklarında tutarlarken yasını ve hayatla ilişkimiz kesilmişken ölü evinde, ne bilirdik ki kıyametin birkaç kilometre ötesinde yaslandığımızı.

            Nedense her rolde bulunmak geldi içimden. Beş senenin kaybını belki bir günlük yaşayabilmek, tekrar o role bürünebilmek. Herkesin aklında gidenin ardından yas vardı. Hem o odada, hem birkaç kilometre ötede. Ben ise mucize bekliyordum, bir gidişin ardından dönüşler muhtemel midir? Diye.

            Karanlık gözler hâlâ beş yıldır değişmeyen karanlığında. Ve ben hep hayranımdır karanlık bakışlara. Ama karanlık bakışlar yetmez 1.80 uzanmalı papatya tarlasında, sonbahar olsa da yaz sıcağı koynunda.         


GALİP UÇAR 2017




14 Temmuz 2014 Pazartesi

DÜNYA KUPASI BENDEN NE GETİRDİ NE GÖTÜRDÜ

     Şu ana kadar aklım başımdayken gördüğüm ilk Dünya Kupası olan İtalya 90'dan bu yana gördüğüm Dünya Kupalarının en güzelini yaşadığım bu yıl, kupadan bazı dersler ve sonuçlar çıkarttım. Onlar ne mi? İşte karşınızda: 
1- Messi artik o Messi değil efsanesi bitti
2- Küçük Latin ülkeleri aynı kendileri gibi arka mahalleli ama çok eğlenceli oynuyor onlarsız olmaz
3- Hollanda kupayi asla alamayacak
4- Alaman Gavuru tabiri Brezilya maçında neymiş görsel olarak anlaşıldı
5- Alman'ın eline düştün mü? vay haline
6- Brezilya sadece endustriyel futbol kulüplerinde oyuncusuyla var. Ülke halinde ruhsuzlar. Muhtemel neden para
7- Avrupalılar oynarken eşcinsel futbolu dedikleri Avrupa futbolunu USA feci öğrenmiş ve Amerikan futbolu sertliği sonrası çok hafif geliyor
8- İkinci tur maçları büyük küçük her ülkeyi tırstırıp kontrole zorlar
9-Dünya Kupası istendi mi bol gollü olurmuş
10- Endüstriyel ve alt yapı eğitimli lejyoner futbol anlayışı sokak ve ruhlu futbolu yendi ama yine küçük ülkelerin sokak futbolu olmasa Dünya Kupası sıkıcı birşey
11- James Rodrigues Ceyms degil Hames diye okunur
12- Dörk Kayt bildiğimiz Kuyt küyt koyt kuyt gibi ne idüğü belirsiz karakter bozukluğu gibi birşey
13- Isa'nın heykelini cennete kadar diksen 7 yemene engel olamaz
14- Neymar Gomes James iyi golcü
15- Fransa aslında Cezayir milli takımı Cezayir'in dünya kupası kazanamaması hep Fransız Emperyalizmi
16- Para girince ligleri güzel milli takımları rahmetli diğer iki ekol Yugoslav ve Rus ekolleridir
17-Neuer çok iyi be hacı


ÇOK TEŞEKKÜRLER KOLOMBİYA, CEZAYİR, MEKSİKA, KOSTA RİKA, ŞİLİ 

SİZ OLMASANIZ BU KADAR ZEVKLİ OLAMAZDI