Blog Ziyaretçi Sayısı

Ara ve Bul

Blog Site Translation

writer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
writer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mayıs 2026 Cumartesi

Yazar Galip Uçar'la "MALATYA HİKÂYELERİ" Adlı Hikaye Kitabı Üzerine Röportaj

 

Muhabir: Sanal ortamda sizi araştırdığımızda, e-dergiler yahut matbu edebiyat dergilerine baktığımızda, sizin en önce şiirlerinize denk geliyoruz. Hatta araştırma yaptığımızda anılmalarınızda da şair olarak karşımıza çıkıyorsunuz. Lakin basılmış kitaplarınızda ağırlıkla hikâye kitapları bunun sebebi nedir? Aslında bilinen bir kulvarda yürümektense neden başka kulvarda kitaplarınızı yayınladınız?

 

GALİP UÇAR: Haklısınız. İlk bakışta böyle görünse de şair kimliğimden vazgeçmiş değilim. Hâlâ da yazın yaşamımda şairliğim ön plandadır. Neden hikâyeci oldum dersek? Aslında her edip bir hikâyecidir. Edebiyatçı insan anlatandır. Sözlü dönemde meydanlarda destanları anlatandı, yazılı dönemde vakaları anlatan, modern dönemde ise olanları yahut kurguları ve ya olasılıkları anlatandır. Şiirler de zaten bir şeyleri anlatır ve dahi hikâye barındırır. Daha çok yazdığım hikâyelere okuyucu kitlesinin verdiği olumlu tepki ve dahasını istemesiyle yazmaya teşvik edilmem sonucu ortaya çıkan hikâyeler yığının toparlanması gerektiğinden ve aynı kitlenin onlara kalıcı olarak yani basılı ulaşmak isteme talebinin ağır basmasından hikâye kitaplarım yayınlandı. Toplum talep etti, seve seve yazdık ve kalıcı hale getirdik

 

Muhabir: “Malatya Hikâyeleri”. Neden Malatya üzerine hikâyeler yazdınız?

 

GALİP UÇAR: Cevabı basit. İstanbul doğumlu olsam da Malatya kökenli biri olmamdan. Yani doğuştan hem baba tarafı hem anne tarafından Malatya kültürüyle yaşamış ve büyümüş biriyim. Doğal olarak da kendi kültürüme ait bir ürün vermek boynumun da borcuydu.

 

Muhabir: Kitap hakkında özel olarak ne belirtmek istersiniz?

 

GALİP UÇAR: Malatya'nın kuzeyi ve güneyi birbirinden çok farklı davranır. Hele ki bu dönem göç ve deprem etkisi hayli farklılaştırdı. Misal kuzey Malatya kayısısıyla değil cevizi ve demiriyle ünlüdür. Velhasıl güney kadar düz bir coğrafya değildir. Nereden bakacak olursak Sivas'ın coğrafi başlangıcı ya da bitimi bile diyebiliriz. Hekimhan dağlarının üstü Sivas'a devam eder. Bu çok kültürlülük kitapta hayli yer alıyor. Hatta bir ara internette bir video dolaşırdı. Malatyalıların ortak özelliği Malatyalı olmalarıdır diye. O kadar doğru ki. Bu da kitabın içinde yer alıyor.

 

Muhabir: Yani Malatya'nın kültürel farklılıkları üzerine kurgulu bir kitap?

 

GALİP UÇAR: Aslında Türkolog olma özelliğim de içinde var. Malatya'nın yerel kelimelerini de illa kullandım. Ama bunu kullanırken o farklılık değil kuzeyin ve güneyin beraber kullandığı kelimeleri seçtim. Öyle bir yer ki Ermenilerden, Kürtlerden hatta Oğuz kökeni nedeniyle Karadenizle dahi bazı ortak kelime yahut tepki söylemleri vardır. Malatya "da" tepkisini verir ama Azerbaycan'daki Oğuz Türkleri de verir. Bayburt'a dek de etki var. Dülkadiroğlu'nun Ordu'ya dek uzanan coğrafyasını da eklersek. Zaten oturuyor. Ben de Türkolog yönümü bu şekilde kullanıp kitaba yansıttım.

 

Muhabir: Gerçek hikâyeler mi?

 

GALİP UÇAR: Karışık diyelim ama çoğunluğu kurgu. Misal Messi hiç milli takımıyla maça İstanbul'a gelmedi ve Malatya'dan bir çocuk o gelecek diye evden kaçmadı

 

Muhabir: Messili hikâye mi var?

 

GALİP UÇAR: Evet. Hatta şöyle bir komik durum var ki bu hikaye kurgusu bu kitabın yazılma başlangıcından eskidir. Yanlış hatırlamıyorsam 2013 yılı civarında Messi Türkiye'ye maç oynamaya gelir ve bir çocuk onu görebilmek için evinden kaçar kurgusunu not almıştım. 13 senede ancak toparlamışım.

 

Muhabir: Başka neler var içerikte? Bunun gibi ünlü kişiler var mı?

 

GALİP UÇAR: Yok. O da anlattığım üzere zaten kafamda olan bir hikâyeyi Malatya'ya adapte ettim. Kurgusal bazda doğa unsurlarına yüklediğim sihirler, büyüler, olağanüstülükler var. Bir de farklı yaptığım şu var ki hikâyelere adapte şiirler de kitapta yer alıyor.

 

Muhabir: Bunu neden yaptınız?

 

GALİP UÇAR: Şundan. Bu kitap aslında sadece bir hikâye kitabı değil. Aynı anda ben her hikâyeye uygun şiirler de yazdım. Uygun olmayan ama odağım Malatya olmasından dolayı Malatya üzerine türkü formunda şiirler de yazdım. Hatta o şiirleri besteledim de...

 

Muhabir: O zaman Malatya üzerine türküleriniz de bekliyor?

 

GALİP UÇAR: Beklemiyor. Dünya Malatyalılar Günü diye yaftalanmış “4. 4.” yani “44” plakadan feyz alınan 4 Nisan 2026 tarihinde Hekimhan Hekimhan adıyla youtube kanalım üzerinden, çeşitli yorumcu arkadaşların seslendirmesiyle albüm olarak yayınlandı.

 

Muhabir: Malatya üzerine hem hikâye kitabınız hem de türkü albümünüz var yani?

 

GALİP UÇAR: Türkü formunda şarkı demek daha doğru olur. Türküler anonim ve belli otantik kriterlerle oluşuyor benim görüşümce. Bunlar yazanı besteleyeni belli türkü formunda şarkılar. Ama kitapla beraber yazılan şiirler ve yapılan besteler olduğundan eşzamanlı dinlenirse içinde zaten Malatya bulunmak ve hissedilmekle beraber kitaptaki unsurlar da hissedilecektir.

 

Muhabir: Youtube kanalınıza nasıl ulaşabiliriz?

 

GALİP UÇAR: Benim ismimle aratılınca çıkıyor. Galip Uçar yazılınca zaten fotoğrafımdan da anlaşılıyor.

 

Muhabir: Son olarak eklemek istediğiniz bir şeyler var mı?

 

GALİP UÇAR: Malatya kadim bir şehir. Çok sevmesem de malum bir söz var: "Akıllımız devlet yönetti delimiz Papa'yı vurdu" buna Kurtuluş Savaşı'nın en kritik savaşını kazanan ve işgali durduranın da bir Malatyalı olduğumu eklemeliyiz. Ülkenin en komik adamını da... Siyasetçi, sanatçı, biliminsanı hadi Battalgazi'yi de ekleyelim hayata damga vuran insanların memleketidir. Deprem elbette büyük zararlar verdi şehir yeniden kuruldu. Lakin Aslantepe'den Melitene'den bu yana yaşayan binlerce yıllık bu şehir önemini yitirmeden, dimdik Dünya'nın ilginç ve önemli bir noktası olarak devam edecektir. Bu iki sanatsal ürünüm de yaralı ama dik duran hemşehrilerime armağan olsun


RÖPORTAJ 9 Mayıs 2026 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır

 MALATYA HİKAYELERİ RÖPORTAJ

22 Kasım 2025 Cumartesi

NESRİN İÇLİ İLE PERSPEKTİF PROGRAMINDA YAZARLIK ÜZERİNE KONUŞTUK (ÇOK YAKINDA YAYINDA)

 Seyhan Soylu'nun CEOsu olduğu ve hem TV hem dergi bazlı çalışan ve inanılmaz çabaları olduğunu gözlediğim bu kanalda; NESRİN İÇLİ İLE PERSPEKTİF adlı programda, kendi talepleri üzerine YAZAR kimliğimle Yazarlık ve bağlantılı alanlar, özellikle kültür, müzik ve eğitim olmak üzerine konuştuk. Çok yakında yayında



14 Ocak 2021 Perşembe

SONBAHARDAN ESİNTİLER

 

                                                         SONBAHARDAN ESİNTİLER

 

            Hiçbir zaman adını koymayı sevmedim yazdığım yazıların. Ne de yarattığım karakterlere ad vermek geldi içimden. Nedense sevemedim ad vermeyi bir şeylere. O, olduğu gibi bir şey halinde şey gibi kalmalı. Ta ki bu zamana kadar. En rahat başlığı attım bu yazıma. Sonbahardan Esintiler.

            İlginç haftaların, ilginçliklerinin verdiği monoton yaşamın ardından, çok da anlamadan yazın nasıl geçip gittiğini, bir sabah uyandım ki, hafiften yağmur çiseliyor. Pek de manidar gelmedi, niye gelsin ki kaç senedir gördüğüm aynı yağmurlar, aynı şehir, aynı gri örtüsü ve asfalttan kayıp giden sular.

            Yaprakları gördüm sonra. Çoğu hala ağaçların tepesinde yemyeşilken sağımdan solumdan birkaç sarı yaprağın kendilerinden geçip, rüzgara teslim olmuş biçimde taklalar attıklarını fark ettim.

            Takvim kullanmayı sevmem. Hele ki uzun süre pek de uğraşacak bir şeyim yoksa tarihleri unutmayı, günlerimi günlerimin üzerine dizip sadece ayları takip etmeyi tercih ederim. Çok da manası yok mevsimlerin artık. Eskiden olsa, öğrencilikte diyelim kış ayları okul ayları, yaz ayları tatil aylarıydı ve kimse beni İstanbul dışına kaçmamam için tutamazdı.

            Birkaç adım sonra onu fark ettim bu sene çıkmamışım İstanbul dışına. En çok da ona şaşırdım. Sözde 150 liralık bir tren kartı alıp, yaz aylarından birinde tüm ülkeyi dolaşacaktım. O an, bir şekilde tarihe bakasım geldi. Cidden tahmin etmiyordum bu kadar erken geleceğini. Meğer eylülün başı bile çoktan geçmeyedurmuş.

            Her şeyi bırakın ben nerden bu yaz gribi buldum da virüsünü içime çektim diye gırtlağımın ağrısıyla uğraşırken, biraz nefes almak için dışarı çıktığımda, gayet saçma sapan nedenlerle öğrendiğim tarih sayesinde babamın ölüm yıldönümü olduğunu bile zar zor anladım. Normal olarak hiçbir akrabama da gidemedim. Hem halim yoktu, hem benim takvimimde babamın ölüm günü gelmemişti.

            Beyin uyuşukluğunda geçirdim, 7 Eylül gününü. Saçma sapan diye hep içimden geçirdim. Ben, ne zaman yerde salınan ve koşarcasına taklalarla yanımdan geçen bir yaprak görsem, hep Hasan Hüseyin’in çok sevdiğim şiirinin ilk dizesini mırıldanırdım içimden: “GİTME SONBAHAR OLUYORUM SONRASI HİÇ”

            O dizeyi bile mırıldanmadım içimden. O kadar benimseyemedim bu sonbaharı anlayacağınız. Tam gün bitecek derken, on ikiyi biraz geçe uzun süredir hasta bir akrabamızın ölüm haberi geldi. Ertesi gün apar topar cenazeye.

            İşte ne olduysa o caminin orada oldu. Bir anda beş senem gözümün önünden geldi ve geçti. Yaşadıklarım, zorlanmalarım, nefessiz kalışlarım, gülüşlerim, sinirliliklerim, hırslarım, kaybedişlerim. Dört göz geçti gözümün önünden. İkisi apartmanlardan bakıyordu bana, ikisi ise çimenler üzerine konuşlandırılmış banklardan bakıyordu bana. Ben apartmana bakamadım, oturakların oradan bakan iki göze daldım gittim.

            O an bir yağmur çiselemeye başladı, hava karardı, ben beş sene önce sebepsiz ve anlamsızca yitirdiğim o tanıdık gözlere odaklanmış bir halde kilitlendim kaldım. Üzerimde sonbahar çiseltisi, ıslak çimlerin kokusu, kapkara giyinmiş insanlar ve yanaklarından süzülen gözyaşları, ayağıma çarpıp giden yarısı sarı, yarısı kızarmış yapraklar ve dudağımda o dize: “GİTME SONBAHAR OLUYORUM SONRASI HİÇ”

            Ezan sesiyle irkildim o an, gözlerden başka yüzler de görünmeye başladı. Göründüler ve kayboldular. Ben caminin dış duvarlarının demir parmaklıkları arasından beş sene önceki gözlere bakıyordum hâlâ. Sonra sorular sorular. Beş sene önceden bugüne kadar kim bilir neler neler olurdu. Şu an kim bilir ben nasıl bir konumda olacaktım, belki bambaşka bir ciddiyet katacaktı bana bakan karanlık içindeki o gözler. Belki de şu an ki ben gibi olmayacaktım. Belki tarihleri sayıyor olacaktım, bir altın yüzük parlağı gözümde parıldayacaktı her sabah uyandığımda.

            Gömülen insanın ardından bir kova su dökülür ya, gök yarıldı ve milyonlarca kova su döktü o gün. Biz bir gidenin ardından karalar bağlarken, ne bilirdik birkaç kilometre ötemizde nelerin olduğunu. Odadaki insanlar ölesiye karanlıklarında tutarlarken yasını ve hayatla ilişkimiz kesilmişken ölü evinde, ne bilirdik ki kıyametin birkaç kilometre ötesinde yaslandığımızı.

            Nedense her rolde bulunmak geldi içimden. Beş senenin kaybını belki bir günlük yaşayabilmek, tekrar o role bürünebilmek. Herkesin aklında gidenin ardından yas vardı. Hem o odada, hem birkaç kilometre ötede. Ben ise mucize bekliyordum, bir gidişin ardından dönüşler muhtemel midir? Diye.

            Karanlık gözler hâlâ beş yıldır değişmeyen karanlığında. Ve ben hep hayranımdır karanlık bakışlara. Ama karanlık bakışlar yetmez 1.80 uzanmalı papatya tarlasında, sonbahar olsa da yaz sıcağı koynunda.         


GALİP UÇAR 2017