Blog Ziyaretçi Sayısı

Ara ve Bul

Blog Site Translation

malatya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
malatya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mayıs 2026 Cumartesi

Yazar Galip Uçar'la "MALATYA HİKÂYELERİ" Adlı Hikaye Kitabı Üzerine Röportaj

 

Muhabir: Sanal ortamda sizi araştırdığımızda, e-dergiler yahut matbu edebiyat dergilerine baktığımızda, sizin en önce şiirlerinize denk geliyoruz. Hatta araştırma yaptığımızda anılmalarınızda da şair olarak karşımıza çıkıyorsunuz. Lakin basılmış kitaplarınızda ağırlıkla hikâye kitapları bunun sebebi nedir? Aslında bilinen bir kulvarda yürümektense neden başka kulvarda kitaplarınızı yayınladınız?

 

GALİP UÇAR: Haklısınız. İlk bakışta böyle görünse de şair kimliğimden vazgeçmiş değilim. Hâlâ da yazın yaşamımda şairliğim ön plandadır. Neden hikâyeci oldum dersek? Aslında her edip bir hikâyecidir. Edebiyatçı insan anlatandır. Sözlü dönemde meydanlarda destanları anlatandı, yazılı dönemde vakaları anlatan, modern dönemde ise olanları yahut kurguları ve ya olasılıkları anlatandır. Şiirler de zaten bir şeyleri anlatır ve dahi hikâye barındırır. Daha çok yazdığım hikâyelere okuyucu kitlesinin verdiği olumlu tepki ve dahasını istemesiyle yazmaya teşvik edilmem sonucu ortaya çıkan hikâyeler yığının toparlanması gerektiğinden ve aynı kitlenin onlara kalıcı olarak yani basılı ulaşmak isteme talebinin ağır basmasından hikâye kitaplarım yayınlandı. Toplum talep etti, seve seve yazdık ve kalıcı hale getirdik

 

Muhabir: “Malatya Hikâyeleri”. Neden Malatya üzerine hikâyeler yazdınız?

 

GALİP UÇAR: Cevabı basit. İstanbul doğumlu olsam da Malatya kökenli biri olmamdan. Yani doğuştan hem baba tarafı hem anne tarafından Malatya kültürüyle yaşamış ve büyümüş biriyim. Doğal olarak da kendi kültürüme ait bir ürün vermek boynumun da borcuydu.

 

Muhabir: Kitap hakkında özel olarak ne belirtmek istersiniz?

 

GALİP UÇAR: Malatya'nın kuzeyi ve güneyi birbirinden çok farklı davranır. Hele ki bu dönem göç ve deprem etkisi hayli farklılaştırdı. Misal kuzey Malatya kayısısıyla değil cevizi ve demiriyle ünlüdür. Velhasıl güney kadar düz bir coğrafya değildir. Nereden bakacak olursak Sivas'ın coğrafi başlangıcı ya da bitimi bile diyebiliriz. Hekimhan dağlarının üstü Sivas'a devam eder. Bu çok kültürlülük kitapta hayli yer alıyor. Hatta bir ara internette bir video dolaşırdı. Malatyalıların ortak özelliği Malatyalı olmalarıdır diye. O kadar doğru ki. Bu da kitabın içinde yer alıyor.

 

Muhabir: Yani Malatya'nın kültürel farklılıkları üzerine kurgulu bir kitap?

 

GALİP UÇAR: Aslında Türkolog olma özelliğim de içinde var. Malatya'nın yerel kelimelerini de illa kullandım. Ama bunu kullanırken o farklılık değil kuzeyin ve güneyin beraber kullandığı kelimeleri seçtim. Öyle bir yer ki Ermenilerden, Kürtlerden hatta Oğuz kökeni nedeniyle Karadenizle dahi bazı ortak kelime yahut tepki söylemleri vardır. Malatya "da" tepkisini verir ama Azerbaycan'daki Oğuz Türkleri de verir. Bayburt'a dek de etki var. Dülkadiroğlu'nun Ordu'ya dek uzanan coğrafyasını da eklersek. Zaten oturuyor. Ben de Türkolog yönümü bu şekilde kullanıp kitaba yansıttım.

 

Muhabir: Gerçek hikâyeler mi?

 

GALİP UÇAR: Karışık diyelim ama çoğunluğu kurgu. Misal Messi hiç milli takımıyla maça İstanbul'a gelmedi ve Malatya'dan bir çocuk o gelecek diye evden kaçmadı

 

Muhabir: Messili hikâye mi var?

 

GALİP UÇAR: Evet. Hatta şöyle bir komik durum var ki bu hikaye kurgusu bu kitabın yazılma başlangıcından eskidir. Yanlış hatırlamıyorsam 2013 yılı civarında Messi Türkiye'ye maç oynamaya gelir ve bir çocuk onu görebilmek için evinden kaçar kurgusunu not almıştım. 13 senede ancak toparlamışım.

 

Muhabir: Başka neler var içerikte? Bunun gibi ünlü kişiler var mı?

 

GALİP UÇAR: Yok. O da anlattığım üzere zaten kafamda olan bir hikâyeyi Malatya'ya adapte ettim. Kurgusal bazda doğa unsurlarına yüklediğim sihirler, büyüler, olağanüstülükler var. Bir de farklı yaptığım şu var ki hikâyelere adapte şiirler de kitapta yer alıyor.

 

Muhabir: Bunu neden yaptınız?

 

GALİP UÇAR: Şundan. Bu kitap aslında sadece bir hikâye kitabı değil. Aynı anda ben her hikâyeye uygun şiirler de yazdım. Uygun olmayan ama odağım Malatya olmasından dolayı Malatya üzerine türkü formunda şiirler de yazdım. Hatta o şiirleri besteledim de...

 

Muhabir: O zaman Malatya üzerine türküleriniz de bekliyor?

 

GALİP UÇAR: Beklemiyor. Dünya Malatyalılar Günü diye yaftalanmış “4. 4.” yani “44” plakadan feyz alınan 4 Nisan 2026 tarihinde Hekimhan Hekimhan adıyla youtube kanalım üzerinden, çeşitli yorumcu arkadaşların seslendirmesiyle albüm olarak yayınlandı.

 

Muhabir: Malatya üzerine hem hikâye kitabınız hem de türkü albümünüz var yani?

 

GALİP UÇAR: Türkü formunda şarkı demek daha doğru olur. Türküler anonim ve belli otantik kriterlerle oluşuyor benim görüşümce. Bunlar yazanı besteleyeni belli türkü formunda şarkılar. Ama kitapla beraber yazılan şiirler ve yapılan besteler olduğundan eşzamanlı dinlenirse içinde zaten Malatya bulunmak ve hissedilmekle beraber kitaptaki unsurlar da hissedilecektir.

 

Muhabir: Youtube kanalınıza nasıl ulaşabiliriz?

 

GALİP UÇAR: Benim ismimle aratılınca çıkıyor. Galip Uçar yazılınca zaten fotoğrafımdan da anlaşılıyor.

 

Muhabir: Son olarak eklemek istediğiniz bir şeyler var mı?

 

GALİP UÇAR: Malatya kadim bir şehir. Çok sevmesem de malum bir söz var: "Akıllımız devlet yönetti delimiz Papa'yı vurdu" buna Kurtuluş Savaşı'nın en kritik savaşını kazanan ve işgali durduranın da bir Malatyalı olduğumu eklemeliyiz. Ülkenin en komik adamını da... Siyasetçi, sanatçı, biliminsanı hadi Battalgazi'yi de ekleyelim hayata damga vuran insanların memleketidir. Deprem elbette büyük zararlar verdi şehir yeniden kuruldu. Lakin Aslantepe'den Melitene'den bu yana yaşayan binlerce yıllık bu şehir önemini yitirmeden, dimdik Dünya'nın ilginç ve önemli bir noktası olarak devam edecektir. Bu iki sanatsal ürünüm de yaralı ama dik duran hemşehrilerime armağan olsun


RÖPORTAJ 9 Mayıs 2026 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır

 MALATYA HİKAYELERİ RÖPORTAJ

9 Nisan 2026 Perşembe

MALATYA HİKÂYELERİ

 


GALİP UÇAR'ın Malatya'nın çeşitli yerlerinde geçen, Malatya diline ve sosyolojisine de rastlayacağınız MALATYA HİKÂYELERİ adlı hikaye kitabı yayındadır. 

İnternet kitapçılarından temin edebilirsiniz


KİTAP SATIŞ LİNKİ : MALATYA HİKAYELERİ SATIN ALMA

4 Nisan 2026 Cumartesi

HEKİMHAN HEKİMHAN (müzik albümü) (söz - müzik: GALİP UÇAR)

 Galip Uçar'ın Malatya Hikâyeleri adlı hikâye kitabını yazdığı sırada, Malatya üzerine yazdığı şiirlere yaptığı bestelerden oluşan 8 türkü formunda şarkının olduğu HEKİMHAN HEKİMHAN adlı müzik albümü 4 NİSAN 2026 tarihinde yani 4.4 Malatya'nın plakasıyla özdeşleşen ve Dünya Malatyalılar Günü olarak kutlanan günde youtube üzerinden yayında

DİNLEMEK İÇİN HEKİMHAN HEKİMHAN 






 

HEKİMHAN HEKİMHAN

Yel eser dağlardan, geçer köylerden,

Gönlüm geçmez oldu gurbet derdinden.

Bir gül açar sanki vay Mezirme’den,

Kokusu sinmiş de Hekimhan yelinden.

Hekimhan, Hekimhan, yârim orada,

Mor sümbüller açar oy kayalarda.

Turnalar göç eder Fırat’ın suyunda,

Ben kaldım hasretle uzak yolunda.

Dipsizgöl üstünden düşer ay yüze,

Sevdan yakar beni gece gündüze.

Yâr gider pazara, al sürür yüze,

Bir selam göndermiş yâr mektup ile.

Hekimhan, Hekimhan, yârim orada,

Mor sümbüller açar oy kayalarda.

Turnalar göç eder Fırat’ın suyunda,

Ben kaldım hasretle uzak yolunda.

Cevizler olunca dallar eğilmiş,

Bir köy türküsüyle gönül geçecek.

Demir yol üstünden tren geçecek,

Her türkü duyunca yürek üzülecek.

Hekimhan, Hekimhan, yârim orada,

Mor sümbüller açar oy kayalarda.

Turnalar göç eder Fırat’ın suyunda,

Ben kaldım hasretle uzak yolunda.






HEKİMHAN GÜLÜ

Saçların tel tel töküli yüze

Yüreğime ok ok bakıyi gözle

Sarı eteğiyle ince beliyle

Geziniy duruyu Hekimhan'ın gülü

Oy benim yarim

Geziniy duruyu Hekimhan gülü

Şeker mi Şerbet mi tatlıdır yüzü

Bakıp doyulmuyu tılsımlı gözü

Geziniy duruyu Hekimhan gülü

Oy benim yarim

Allı yanağında güller açılıyi

Ceviz renk saçları vay salıniyı

Ab-ı kevser suyu ile yıkanıyi

Geziniy duruyu Hekimhan'ın gülü

Oy benim yarim

Geziniy duruyu Hekimhan gülü

Şeker mi Şerbet mi tatlıdır yüzü

Bakıp doyulmuyu tılsımlı gözü

Geziniy duruyu Hekimhan gülü

Oy benim yarim



HEKİMHALI YARİMİ

Hekimhan'la Arguvan'ın arası ölem arası

Yârim oldu yüreğimin sılası ölem sılası

O yârin gözlerin rengi elası ölem elası

 

Seviyom da Hekimhanlı yârimi ölem yârimi

Çekiyom kız sevdasını derdini ölem derdini

 

Şu dağlardan kar mı yağar buz üste ölem buz üste

Nasıl konmuş ela gözün kaş üste ölem kaş üste

Bin kez vurdu yüreğimi kirpikle ölem kirpikle

 

Seviyom da Hekimhanlı yârimi ölem yârimi

Çekiyom kız sevdasını derdini ölem derdini



HEKİMHANIN GECELERİ

Şu dağların üstünde, duman molur, kar molur,

Diley kar molur, Hekimhan’ın şu kıvrımlı yolu da,

Aman bize dar molur, diley dar molur,

Akşamüstü karanlık da basınca, diley gardaş basınca.

Hekimhan’ın geceleri zor molur,

Gardaş bana zor molur, diley gardaş zor molur,

Aşığa da zor molur.

Arguvan’dan bir haber gelir dostunan,

Aman gelir dostunan, diley gelir dostunan.

Yâr göynek göndermiş bana postunan,

Kara kara postunan, diley ölem postunan.

Eğnime mi giyem üstünen, diley ölem üstünen.

Hekimhan’ın geceleri zor molur,

Gardaş bana zor molur, diley gardaş zor molur,

Aşığa da zor molur.



MALATYA'DA GÜNLER BÖYLE SÜRÜLÜR

Eski tandırlarda dumanlar tüter

Taş sokaklarından gelir çocuklar

Avlu kapısında hal gönül bilir

Kaysı dallarında güneşin ışır

Malatya'da günler böyle sürülür

Malatya'da günler böyle sürülür

Kaysı dallarından güneş görülür

Çarşının içinden geçip yürünür

Malatya'da günler böyle sürülür

Malatya'da günler böyle sürülür

Her türkü içinden bir sızı taşar

Misafire sofra siniler taşar

Bir tas ayran ile ekmek bölünür

Sözler namus olur yemin bilinir

Malatya'da günler böyle sürülür

Malatya'da günler böyle sürülür

Kaysı dallarından güneş görülür

Çarşının içinden geçip yürünür

Malatya'da günler böyle sürülür

Malatya'da günler böyle sürülür

Toprak damlarında yıldızlar uyur

Cümle gönüllerde dostluk kurulur

Yüreklere özlem özlem türkü dolunur

Bağına bahçene bereket konur

Malatya'da günler böyle sürülür

Malatya'da günler böyle sürülür

Kaysı dallarından güneş görülür

Çarşının içinden geçip yürünür

Malatya'da günler böyle sürülür

Malatya'da günler böyle sürülür



OY MALATYALI YARİM OY

Beydağı'ndan kaya kaya inerim

Yârim seni sokak sokak gözlerim

Sen gelip geçmezsen durup inlerim

 

Oy yârim Malatyalı yârim oy yârim oy

Nere gidem sevdasına saldı oy beni oy oy

 

Hekimhan'dan toplamışım cevizi

Yârim gidek haydi topla çeyizi

Sevdan beni ezim ezim eziyi



MALATTYA YOLLARI DA BANA DERT OLMUŞ

Beydağı'nın başına kar mı yağmış anam kar yağmış

Kaysı dallarına dert mi çökmüş anam dert çökmüş

O yâr gitmiş sılaya da dönmemiş anam dönmezmiş

Malatya yolları da bana dert olmuş ölem dert olmuş

Yârin hasreti çökmüş de yüreğime zulm olmuş anam zulm olmuş

 

Kerneğin deresi nereye akar ölem nereye akar

Ruhumun sıkılır oy hasretin çağlar ölem  nasıl da çağlar

Yâre ulaşamam ellerim bağlar ölem ellerim bağlar

Malatya yolları da bana dert olmuş ölem dert olmuş

Yârin hasreti çökmüş de yüreğime zulm olmuş anam zulm olmuş



MALATYA ELİNDE BİR YAR SEVDİM

Malatya elinde sevdim bir yari

Ölem o yari

Uy kaşları karadır gözler sürmeli

Gözler sürmeli

O yarin kalbinde hükmüm sürmeli

Anam sürmeli

Di gel yarim di gel

Kurbanın olam

O güzel gözüne sevdalı bakam

Di gel yarim di gel

Kurbanın olam

O suna bakışa sevdalı kalam

Hekimhanlı yarin gözleri ela

Ölem oy ela

Bakışları saldı beni bir dara

Ölem oy dara

Görmedim günlerdir başım hep bela

Ölem hep bela

Di gel yarim di gel

Kurbanın olam

O güzel gözüne sevdalı bakam

Di gel yarim di gel

Kurbanın olam

O suna bakışa sevdalı kalam


ŞİİRLER: GALİP UÇAR

MÜZİKLER: GALİP UÇAR















5 Ekim 2025 Pazar

MALATYA'DA GÜNLER BÖYLE SÜRÜLÜR

 Eski tandırlarda dumanlar tüter

Taş sokaklarından gelir çocuklar Avlu kapısında hal gönül bilir Kaysı dallarında güneşin ışır Malatya'da günler böyle sürülür Malatya'da günler böyle sürülür Kaysı dallarından güneş görülür Çarşının içinden geçip yürünür Malatya'da günler böyle sürülür Malatya'da günler böyle sürülür Her türkü içinden bir sızı taşar Misafire sofra siniler taşar Bir tas ayran ile ekmek bölünür Sözler namus olur yemin bilinir Malatya'da günler böyle sürülür Malatya'da günler böyle sürülür Kaysı dallarından güneş görülür Çarşının içinden geçip yürünür Malatya'da günler böyle sürülür Malatya'da günler böyle sürülür Toprak damlarında yıldızlar uyur Cümle gönüllerde dostluk kurulur Yüreklere özlem özlem türkü dolunur Bağına bahçene bereket konur Malatya'da günler böyle sürülür Malatya'da günler böyle sürülür Kaysı dallarından güneş görülür Çarşının içinden geçip yürünür Malatya'da günler böyle sürülür Malatya'da günler böyle sürülür

GALİP UÇAR HAZİRAN 2025

Şiir 5 Ekim 2025 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır

24 Mayıs 2025 Cumartesi

FIRAT'A AKAN AŞK

 

                                               

Malatya’nın dağlarla çevrili, baharda badem ağaçlarının çiçeklendiği küçük bir Alevi köyü olan Karagözler’de hayat yavaştı ama gelenekler ve yaşam çok hızlıydı. Bu köyde her sabah horoz sesleriyle uyanılır, kadınlar tandır başında ekmek pişirir sonradan tarlaya, bahçeye gider, erkekler ise tarlaya gider sonra da ticaret için merkeze inerdi. Ancak bu sıradan hayatın ortasında iki yürek, sıradanlığa sığmayan bir aşkın hikâyesini yazıyordu: Zehra ve Ali Cem.

Zehra, köyün saygı duyulan ailelerinden biri olan Kaya ailesinin yedi çocuğunun en küçük kızıydı. Gözleri dağ çiçekleri kadar parlak, sesi ise rüzgârın yapraklarda bıraktığı titreşim kadar naifti. Onun güzelliği yalnızca dışıyla sınırlı değildi; yüreği, dedesinden öğrendiği deyişlerle, anasından miras kalan sabırla yoğrulmuştu. Kitap okumayı sever, fırsat buldukça köyün dışındaki tepelere çıkar, orada yalnız kalıp hayaller kurardı. En büyük hayali bir gün öğretmen olup başka köylerdeki çocuklara ışık olmaktı. Bu hayalini defterinin ilk sayfasına şöyle yazmıştı: "Bir gün, bir çocuğun gözlerinde umut olacağım. Sonra o ve diğerlerine bildiğim tüm şeyleri öğreteceğim."

Ali Cem ise köyün tarihi cem evinin dedesinin torunuydu. Babası yıllar önce İstanbul’a çalışmaya gitmiş, annesiyle birlikte köyde kalmıştı. Sessiz, derin bakışlı, saz çalan, kelimeleri dikkatle seçen bir gençti. Onun kalbinde aşk, sadece bir duygu değil; bir inanç, bir yol, bir meydandı. Genellikle dağlarda, tepelerde yalnız yürür, doğayı, nehirleri, çağlayanları dinlerdi. Sazını eline aldığında herkes susardı, çünkü onun tellerinden çıkan sesler bir başka diyara götürürdü insanı. Kadim bir müzik çınlardı köyün üzerinde. Kendi iç dünyasında, kelimelerle ve melodilerle kurduğu evrende yaşardı. Elbette köyde bahçede, tarlada da çalışırdı.

Zehra ile Ali Cem’in yolları çocukken cem evinde kesişmişti. Dede Halil’in anlattığı Pir Sultan Abdal hikâyelerini dinler, yaşıtlarıyla semah döner, cem bitiminde avluda toplanan kalabalık içinde sürekli göz göze gelir, gizli gizli gülüşürlerdi.

Zaman geçtikçe bu gülüşler bir başka anlam taşımaya başladı. Onların arasında konuşulmayan ama hissedilen bir bağ vardı. Aşka dair ne varsa, köyün patika yollarında, kurumuş dere yataklarında, gece yıldızların altında paylaşılan sessizliklerde büyüdü. Her karşılaşma bir niyaz gibiydi, her bakış bir yemin gibi.

Ancak her aşk, hele ki böyle bir köyde, sınanırdı. Zehra 18’ine bastığında, köyün zenginlerinden Celal Ağa’nın oğlu İbrahim, onu istemeye geldi. İbrahim büyük şehirlerde okumuş ama köyüne dönmüş, babasının kayısı ve dal bastı bahçeleriyle ilgilenmeye başlamıştı. Parası, karizması ve en önemlisi de Celal Ağa’nın baskısı vardı. Zehra'nın babası İlyas Kaya, bu evliliği köydeki konumlarını güçlendirmek için bir fırsat olarak gördü. Annesi Hatice ise kocasının kararlarını sorgulamaz, geleneklerin yolundan giderdi.

İbrahim kibirliydi. Zehra’ya sadece bir eş değil, bir mal bir mülk gibi bakıyordu. Her görüşmelerinde söz dönüp dolaşıp “Ben sana her şeyi sağlayacağım, başka ne istersin?” cümlesine gelirdi. Oysa Zehra’nın aradığı milyonlarca para, lüks bir konut, binlerce altın değil; ruhunu anlayan, onu ömür boyu sevecek, ona saygı gösterecek, insanlığıyla huzur bulacağı bir yoldaştı. İbrahim'in etrafında olan varlığı ve sürekli söz ettiği varlığı Zehra’yı yoruyor ve her gördüğünde ruhunu boğuyordu. Ali Cem’in ise varlığı, ona bir nefes gibi gerekiyordu.

Zehra, İbrahim’le evlenmemek için itiraz ettiğinde, annesi Hatice ona, "Kızım, biz de bu köyde baş eğdik, sen de eğeceksin," derdi. Ama Zehra'nın kalbi çoktan Ali Cem'e mühürlenmişti. Gün geçtikçe içine kapanıyor, odasında sakladığı defterlerine yazılar yazıyordu. O defterlerden birinde Ali Cem'e yazılmış şu satırlar vardı:

“Ben seni gökyüzüne yazdım, Cem. Rüzgâr esse bile silinmeyecek kadar derine.”

Tek sığınağı, Ali Cem’le haftada bir, iki kez de olsa, köyün dışında, eski değirmenin yakınında buluşabilmekti. Bu buluşmalarda sessizlik konuşurdu, gözler dile gelirdi. Sazın tınısı, kalplerini birbirine yaklaştıran köprüydü.

Bir gece, ay ışığı kayısı bahçelerine düşerken, Zehra ve Ali Cem eski değirmenin orada buluştular. Sazı elinde, gözlerinde sükût olan Ali Cem, sadece şunu dedi:

"Zehra, seni Fırat suyu gibi sevdim. Sessiz, derin ve dönüşsüz. Ama artık bu köy bizi boğuyor."

Zehra gözyaşlarını tutamayarak, "Kaçalım Cem… Başka bir yere gidelim. Ben bu baskılarla yaşayamam," dedi. Elini Ali Cem’in eline koyduğunda, kararlılığı gözlerinden okunuyordu.

O gece, eski değirmenin merdivenlerine oturdular ve kaçış planını yapılmaya başladılar. Ali Cem’in dayısının Elazığ’da merkezdeki bir köyde  tanıdığı vardı, onları orada nikâh kıyacak bir belediye görevlisi ile buluşturacaktı. Geceleri gizlice buluşarak her detayı planladılar. Zehra annesinden habersiz çeyizinden birkaç parça aldı, Ali Cem ise dedesinden kalan sazını, birkaç parça kıyafetini ve yadigar kitaplarını koydu valizine. Bir de küçük bir defter: Zehra’nın ona yazdığı şiirlerin olduğu defter.

Kaçış gecesi yaklaştıkça, Zehra’nın kalbi bir yandan umutla çarpıyor, bir yandan vicdanıyla savaşıyordu. İbrahim’in ailesi sürekli gelip gidiyor, istemeye gelmek için nabız yokluyordu. Her geldiğinde babasının artık sabrını yitirdiğini söylüyordu. Böyle günlerin bir akşamında, Zehra’nın annesinin yanına gelen İbrahim’in annesi, Zehra’ya Ali Cem’in adını ağzına aldı ve sertçe konuşmaya başladı:

"Bu oğlanın peşinden gitmeye kalkma sakın, rezil ederim ikinizi de bu köyde. Seni oğlum İbrahim’den başkasına yâr etmeyeceğim"

Zehra hiçbir şey söylemedi. Sadece gözlerini pencereye dikti, yumruğunu sımsıkı yaptı. O gece kesin kararını verdi. Ya özgürlükte sevdiği adamla, mutlu yaşayacaktı, ya sevginin hiçliğinde, kendisini kafasına takmış, varlığıyla övünen bir adamın malı olarak yaşayacaktı.

Kaçış gecesi, köy ahalisi uykudayken Zehra evden çıktı. Çıplak ayakla bahçelerin arasından koştu. Ay ışığında kayısı ağaçlarının dalları sallanıyor, köpeklerin havlamaları rüzgâra karışıyordu. Ali Cem onu köyün çıkışında, çeşmenin önünde bekliyordu.

Göz göze geldiklerinde her şey sustu. At arabasına binip Fırat kıyısına vardıklarında şafak yeni söküyordu. Nehir kıyısında onları bekleyen eski bir kayık vardı. Bir komşu köylü eski okul arkadaşları, Ali Cem’in saz çaldığını duyup, aşkının acısını anlayıp, eskiden beri de birbirlerine yanık olduklarını bildiği için onlara yardım etmeye razı olmuştu.

Ali Cem, Zehra’nın elini tuttu. "Bu nehir bizim özgürlüğümüz. Geriye bakmak yok," dedi. Zehra başını salladı, gözleri doluydu ama bu sefer korkudan değil, kararlılıktandı.

Kayık Fırat’ın serin sularında ağır ağır süzülürken, güneş ufukta belirdi. Nehrin her kıvrımı onlar için yeni bir umuttu. Köyden hayli uzaklaştıktan, Fırat’ın Elazığ kıyılarına varılmaya yakın, Zehra, kayığın ucuna oturup göğe baktı. Ali Cem, sazını çıkarıp çalmaya başladı. İlk kez kendi yazdığı bir deyişle seslendi suya:

"Ey Fırat, bizi taşı sonsuzluğa, Bu sevda yansa da köyde, Bir umut bırak ardımıza."

Gün yükseldikçe, yeni bir hayata yaklaşıyorlardı. Elazığ’a vardıklarında, onları bekleyen adam, sessizce başını salladı. "Hazırsınız," dedi. Önceden, belediyeden ayarladığı yıldırım nikâhı kıyıldı. O an, Zehra’nın içinden büyük bir yük kalktı. Ruhu özgürleşti, huzura erdi.  Artık ne babasının, ne köyün, ne de geleneklerin prangaları kalmıştı. Sadece aşk vardı. Sonsuz ve özgür aşk.

Aylar sonra bir haber yayıldı köye. Zehra ve Ali Cem, bir kasabadaki iki küçük okulda öğretmenlik yapmaya başlamıştı. Zehra, çocuklara dikiş, nakış, bez bebek yapımı öğretiyor, Ali Cem ise okuma yazma öğretiyor derslerin bazılarında onlara saz çalıyor, deyişler öğretiyor, onların da hayal kurmasına yardım ediyorlardı. Öğrencilerinden biri, bir gün Zehra’ya şöyle demişti:

"Öğretmenim, siz masallardan geldiniz değil mi?"

Zehra gülümseyerek o güzel, siyah saçlı kız öğrencisine cevap verdi: "Hayır, biz gerçeği masal gibi yaşamayı seçtik."

Ve Fırat, o gün iki aşığın sırrını usulca alıp taşıdı, dağların ötesine. Ama bu kez yalnızca sır değil, yeni ve özgür bir hayatın hikâyesini de götürdü beraberinde. Aşk, bazen bir kayıkla mutluluğunu yaşamaya başlar, bazen de bir defterde yazılan küçük bir şiirle. Ama gerçek aşk, sonunda hep özgürlüğü bulur ve ele ele tutuşturur.

O defterde ise şu iki şiir bulunur:

Sırrımız Fırat'ta Kaldı

Gör ki aşk neylemiş bizi,
Yâr ile bir yol düşledi gönül.
Ocaklarda köz, yüreklerde iz,
Bir muratla yandık, serden geçtik.

Nefes oldu adın dudağımda,
Her dem seni andım niyaz gibi.
Köyde kaldı adımız, küskün bakışlarda,
Biz düştük yola, aşkı yol belledik.

Bir el verdik, bir can koyduk ortaya,
Fırat şahittir, gece yoldaşımız.
Zehra’m dediğim, Cem’im dediğin,
Seri aşk olanlar bilir halimizi.

Dönen dönsün biz dönmeyiz bu yoldan,
Pir Sultan misali asılsak da.
Aşk bir meydan, aşk bir cümle sır,
Sırrımız kaldı değirmen taşında.

Saz sustuğunda ben sen oldum,
Sen gözyaşıyla dolu bir temmuz.
Bu sevdada ne bir ev, ne bir çeyiz,
Bir kayık, bir nehir, bir umut.

Ey yâr, aşkın cümlesi bizde yarım kalmaz,
Vurulsa da dağlar, dağlar bizi ayırmaz.
Zalimin sözü sussa da gecede,
Bizim deyişimiz yıldızlara yazılır.

Yâr İçin Düşülen Yol

Döndüm döndüm, kendime gelemedim,
Yâr için düştüm de, sıladan geçtim.
Bir söz söylesem dağlar ağlaşır,
Ben aşkı cem eyledim, serden geçtim.

Gönül bir ateş, külü Fırat’ta,
Sırrım nehirde, gülüm rüyada.
Bizim sevdamız nice ocakta,
Yanıp da kül olmadı, gül oldu sonunda.

Bir yanda dede sözü, bir yanda yâr,
Yol ikrardır, aşksa meydan.
Ben Zehra’yı gönlümde darda sakladım,
Ali Cem’i sazla, nefesle andım.

Ne bir düğün isterdik, ne de toy,
Bir kayık yeterdi, iki cana doy.
Ey Hak, nasip eyledin bu vuslatı,
Ay doğdu geceye, yıldızlar şahitti o son koy.

Zulmün köyü ardımızda kaldı,
Her hece bir niyaz, her adım bir duaydı.
Deyiş söylerken aşkı anlatırız,
Yâr için düşülen bu yol Hakk’aydı.

 GALİP UÇAR                           MAYIS 2025

Hikaye 24 Mayıs 2025 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır.

FIRAT'A AKAN AŞK

 

6 Şubat 2025 Perşembe

İKİNCİ YILINDA SİZLERE

 Göğe bakayım

Bakayım da renkleri göreyim diyorum
Gök gri
Moloz grisi
Yıkıntı grisi
Toz grisi
Biliyorum bulut var orada
Yıldız var biliyorum
Milyon yıldır var olduğu gibi
Ama ben sizleri tanımıyorum
İsim isim
Tanımıyorum cisim cisim
Yüreğimin fay kırıklarından içeriye düştüğünüzden beri
Bilmesem de
Görmesem de
Hissediyorum sizi
Acı acı
Yana yana
Titreyen bir duvar
Her coğrafyada sinsi bir düşman
Biliyorum
Yaşadım sizin gibi
Sizin kadar
Yer altı dediğin
Cehennemdir biliyorum
Hangi coğrafyada olursa olsun
Bilmesem de
Görmesem de
Tanımasam da sizi
Bir gece
Sabaha kavuşamazken
Düştünüz yüreğimin fay kırıklarından içeri
Unutmam
Unutamam
Unutturmam sizleri
Bin bin
On bin on bin
Hangi coğrafyada olursa olsun
Gri kalıyor sonrası
Gök mavi
Toprak kahverengi
Su saydam olsa da
Sonrası hep gri
Bükülmüş demirler dahi

GALİP UÇAR.      ŞUBAT 2025

Şiir 6 Şubat 2025 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır



25 Ocak 2023 Çarşamba

SEN GELİRSEN SEVDİĞİM BEYDAĞI'NI GEZERİM

 


Türkü formundaki yeni bestem SEN GELİRSEN SEVDİĞİM BEYDAĞI'NI GEZERİM youtube üzerinden yayında

Dinlemek için:

SEN GELİRSEN SEVDİĞİM BEYDAĞI'NI GEZERİM


SEN GELİRSEN SEVDİĞİM BEYDAĞI'NI GEZERİM

Kaysı serdim damına

Di gel yarim yanıma

Seni seven aşığım

Koyma beni zalıma

 

Gel ey kalbi güzelim

Yüreğimi ezerim

Sen gelirsen sevdiğim

Beydağı’nı gezerim

Sen gelirsen sevdiğim

Hekimhan’ı gezerim

 

Bir yar sevdim elalı

Yüreğinden yaralı

Koyma beni sevdiğim

Benim başım belalı

 

Gel ey kalbi güzelim

Yüreğimi ezerim

Sen gelirsen sevdiğim

Beydağı’nı gezerim

Sen gelirsen sevdiğim

Hekimhan’ı gezerim

 

Kerneğin kenarında

Yarim yirmi yaşında

Ben sevdadan kayboldum

Aklım gitti başımdan

 

Gel ey kalbi güzelim

Yüreğimi ezerim

Sen gelirsen sevdiğim

Beydağı’nı gezerim

Sen gelirsen sevdiğim

Hekimhan’ı gezerim

 

Yarim Kernek’ten midir

Soyu melekten midir

Güller versem ben ona

Alırsa sevmek midir

Güller dersem ben ona

Alsa sevmekten midir

 

Gel ey kalbi güzelim

Yüreğimi ezerim

Sen gelirsen sevdiğim

Beydağı’nı gezerim

Sen gelirsen sevdiğim

Hekimhan’ı gezerim

 

Yarim Arguvan’dayım

Ulu bir divandayım

Sensiz geçen ömrümde

Sanki bir yalandayım

 

Gel ey kalbi güzelim

Yüreğimi ezerim

Sen gelirsen sevdiğim

Beydağı’nı gezerim

Sen gelirsen sevdiğim

Hekimhan’ı gezerim