Blog Ziyaretçi Sayısı

Ara ve Bul

Blog Site Translation

31 Temmuz 2026 Cuma

CEPHEDE ÖLEN ASKER

 Kara bulutlar kızıl bir renge bürünürken


Bomba kraterlerin aşağısındaki ufukta sabah yanarken.


Ölen asker bana küsmüş gibi başını çeviriyor öte yana


Geri dönen ihtişamı yahut bu beladan kurtuluşu seyreder gibi;


Parmakları göğe doğru kalkmış ne işaret ediyor


Kutsal parlaklığın alevler içinde yanıp kül olduğu yerde;


Gözlerinde yansıyan ışıltı, sadece ölüm karanlığının sarısı


Ve dudaklarında fısıldanan bir isim.


Uğruna öldürtüldüğü Vatan


Bazı insanların konuşmasını duyduğunuzda, coşardı ya kalbimiz


Çocukların hıçkırıklar ve küfürlerle Batı'ya gittiğini görünceye dek


Yeni yıkanmış bir çarşaf kadar beyaz suratlarla, asık suratlarla,


Çelenkler, mezarlar ve cenaze arabaları özlemiyle döndüler ve gittiler o evlerine.


Ama onlara bunu yapmanın yolu öğretildi


Saraylarında oturan ziyafet sofralarındaki kimselerin emirleriyle


İnançlı kutsanmış askerler gibi; aceleyle yollandılar cephelerine


Ve titreyen iniltilerle; zafer yakındır denilere


Elbet bu günler de geçip gidecek


Gitmedi


Kaldı şu meydanda


Çürümeye yüz tutmuş cesedim


Saymayı bıraktığım günler gibi


Kim bilir hangi cephedeydim


GALİP UÇAR

Şiir 31 Temmuz 2026 tarihinde Boyalıkelimeler sitesinde yayınlanmıştır

cephede ölen asker

29 Temmuz 2026 Çarşamba

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞINDA BİR ER

 

Bunlar kim?

Neden uzanıyorlar bu alacakaranlıkta burada?

Neden şu çukurda oturuyorlar?

Neden sallanıyor gövdeleri yarlarda,

Niçin araf gibi gölgeleri,

Çenelerinden sarkan dilleri,

Kafataslarının ölgünlüğünde kötü kötü sırıtan dişleri?

Acı darbeleri üstüne darbe mi yemişler,

Ama hangi yavaşlık panik getirir ki,

Bu uçurumları mı oydum, yıpranmış göz çukurlarımın etrafına?

Saçlarımdan ve avuçlarımdan hiç

Sefalet kavurur da yer mi insan kendini.

 

Elbette yok olduk

Evet yok olduk

Yok ettiler bizi

Yok ettiler çılgın gençliğimizi

Ne uğruna?

Söyle ne uğruna?

Uyutulduk ve cehennemde yürütüldük;

 Biz

Bize bu cehennemlikleri yaşatanlar kim?

 

Bunlar,

Ölülerin zihinlerini ele geçiren adamlar.

Saçlarında cinayetlerin sözde prestijleri,

Bir zamanlar tanık edildiğimiz sayısız cinayetlerin.

Etten bataklıklerda ilerlerken bu çaresizlerken biz,

Mutlulukla nefeslere hava dolduran akciğerlerden

Akan kanı yuttuğumuz ciğerlere dönen.

Bunları her zaman görmeli ve duymalı, anlatmalı

Silah sesleri ve uçan kasların, beden parçalanması,

Eşsiz katliamlar ve insan israfları

Bu adamlardan kurtarılması gerek dünyanın.

 

Elbette yok olduk

Evet yok olduk

Yok ettiler bizi

Yok ettiler çılgın gençliğimizi

Ne uğruna?

Söyle ne uğruna?

Uyutulduk ve cehennemde yürütüldük;

Biz

Bize bu cehennemlikleri yaşatanlar kim?

 

Bu yüzden gözbebeklerim hala küçülüyor,

Hala işkence görüyor bedenim

Beyinlerimize geri dönüyorlar, çünkü duyularımızdalar

Güneş ışığı bir kan lekesi gibi uyandırırken bizi;

Gece ölüm karası gibi geliyor;

Şafak, yeniden kabuğu kopmuş kanayan bir yara

Samimi bir şekilde gülümseyen cesetlerin

Ölüm gerçekliğinde korkunç sahteliğini taşıyor.

Onları vuranların peşine düşüyorlar, kardeşim,

Onları da bize vurduruyorlar

Savaş ve delilik getirenlerin peşine düşmüyorlar.

 

Elbette yok olduk

Evet yok olduk

Yok ettiler bizi

Yok ettiler çılgın gençliğimizi

Ne uğruna?

Söyle ne uğruna?

Uyutulduk ve cehennemde yürütüldük;

Biz

Bize bu cehennemlikleri yaşatanlar


GALİP UÇAR

Şiir 29 Temmuz 2026 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır

1. Dünya Savaşında Bir Er





28 Temmuz 2026 Salı

HARBE GİDEN DELİ ÇOCUKLAR

 Şok ve gerginlikten

Dilleri kekeme olmuş kopuk kopuk konuşan
Kendileri genç görünüşleri yaşlı
Gözleri yorgun bakan bu çocuklar
Elbet bir gün iyileşecekler
Ve çıkacaklar siperlerinden
Üzerlerine vuran yeni doğmuş güneşli bir sabahta
Çıkacaklar elbet!
Çıkacaklar!
Çünkü yaşadılar eski zamanlarında
Özledikleri o günleri
Yeniden tadacaklar
Yeniden yaşayacaklar o peri masalı gecelerini
Yeniden konuşmayı öğrenecekler sevgi sözleriyle dolu
Ama unutmayacaklar elbette
Yanı başlarında bir hiç uğruna ölen arkadaşlarını
Onların hayaletlerine de boyun eğmeyecekler savaş boyunca
Çağırdıklarında gitmeyecekler onların yanlarına
Gurur duyacaklar elbet onlar için
Korkmadan yürüdükleri için zalim kurşuna
Tüm gururlarını paramparça eden
Bu şanlı zalim savaşta
Savaştaki bu adamlar
Asık suratlı eski mutlu
Savaş meydanında bu çocuklar
Nefret bakışlı, hayalleri hayatları kırık
Deli çocuklar
Harbe giden bu çocuklar
Elbet siperlerinden bir gün
Güneşe çıkacaklar


GALİP UÇAR

Şiir 28 Temmuz 2026 tarihinde Boyalıkelimeler sitesinde yayınlanmıştır

HARBE GİDEN DELİ ÇOCUKLAR


1. DÜNYA HARBİ

 1. DÜNYA HARBİ adlı müzik albümü; GALİP UÇAR'ın 2014 2015 yılları arasında, Avustralya'nın Melbourne şehrinin üniversitesi MONASH  UNIVERSİTY'den aldığı "WORLD WAR 1, A HISTORY IN 100 STORY" adlı eğitim ve İngiltere'nin Leeds şehrinin üniversitesi LEEDS UNIVERSITY'den aldığı "WORLD WAR ONE HEROISM THROUGH ART AND FILM" adlı eğitim esnasında, 1. Dünya Savaşı'nda, özellikle de ÇANAKKALE SAVAŞI (kara ve deniz) içinde yaşanan gelişmelerden etkilenerek yazdığı şiirlere, 2020 yılı sonrası yaptığı bestelerden oluşan bir müzik albümüdür

Şarkıların şiirleri ve besteleri GALİP UÇAR'a aittir. Şarkı içerikleri tamamen savaştaki askerlerle empati kurularak yazılmış ve o ruha uygun şekilde de bestelenmiştir. Albüm; savaşın karanlık yanını, askerlerin acılarını, ruh hallerine etkilerini, savaşın karamsarlığıyla oluşan yeni tip insanların adaptasyon sorunlarını ve savaş karşıtlığını içerir.



26 Temmuz 2026 Pazar

PUNKANATOLİA MÜZİK PROJESİ - 6. ŞARKI - CYP RİOTS

 PUNKANATOLİA Müzik Projesi, GALİP UÇAR'ın, Kıbrıs'tan öğrencisi olan ERSİN SARIALİOĞLU'yla İstanbul'da bir buluşması esnasında konuştuğu başlıklardan biri olan, "Etnik Öğelerin Punk - Metal Kurgusuna Eklenebilmesi" konusu üzerinde konuşmalarından ortaya konulmuş ve sonrasında denemeler yapılmasıyla olabilirliği ortaya konmasıyla oluşmuş 6 enstrümantal Punk şarkıdan oluşan bir projedir. 

Projenin özelliği, elektro gitarların yerel enstrümanların çalınma özelliğiyle çalınması, yahut onların sesine ya da tavrına yakın çalma denemesi yapılması, yerel ritimler, etnik ritimler karıştırılarak riflerin onlara göre atılmasıyla oluşturulmasıdır. 

Temiz bir PUNK METAL yahut PUNK ROCK tavır dinlerken içinde ANADOLU motifleri ve tavırlarını hissedeceksiniz

PROJENİN ALTINCI ve son ŞARKISI CYP RIOT youtube üzerinden yayındadır

Projenin tasarım ve müzikleri GALİP UÇAR'a aittir




25 Temmuz 2026 Cumartesi

GÜLTAÇ

 

Uzak dağların dahi tipiden görünmediği günlerdendi. Sabahın erken bir vaktinde, güneş; ki zar zor gökyüzünde görülürdü, cama vurup da evi aydınlattığı ilk an yatağından kalktı. Kardeşlerini bir bir kontrol etti. Hepsi uyuyordu. Parmak uçlarında yürüyerek odadan, kapıyı gıcırdatmamayı başararak çıktı. Hafifçe kapıyı kapadıktan sonra tekrar etrafı kolaçan etti. Anne ve babasının olduğu odanın kapısı aralıktı. Ağır adımlarla oraya doğru yürüdü. Annesi derin uykudaydı. Babası ise yoktu. Belli ki ya gece gelmemişti, ya da çok daha erken av ya da tomruk toplamaya çıkmıştı.

Babasının evde olmamasına çok mutlu oldu. Çünkü bu kara kış aylarında, evin boyunu aşan karlara çıkmasına hiç izin vermiyordu. Elinden geldiğince de kızıyordu. Hayatı boyunca aslında hiç kızamamış, kıyamamıştı. Erzurum’un güneyinde, soğuk mu soğuk, az haneli bir köydelerdi. Palandöken’e uzak olsalar da Erzurum’un olanca buzu, soğuğu köylerinde de vardı. Köy kış zamanı ıssızdı. Ne olur, ne olmaz diye babası çıkmalarına izin vermiyordu. Şu zamana kadar köylerinde ayı görmemişlerdi ama kurdu, tilkisi hep iniyordu. Bir de tepelerde arada sırada çığ da düşüyordu.

Bu tehlikelerin dışında babası Gültaç’a hiç kıyamıyordu da. Öyle ki annesi Gültaç’a hamileyken, Doğu’da her erkeğin, oğlum olsun beklentisi varken, babası hep kız istemişti. Hatta babası: “Eğer böyle ak bir kız doğur da doğurduğun gün senin başına şu dağlardaki gülleri toplayıp taç yapayım” demişti annesine. Öyle de yapmıştı. Gültaç tarlada doğduğu gün, babası akşamına gidip dağlardan gülleri toplayıp, karısına güllerden taç yapmış, kızının adını da Gültaç koymuştu.

Gel gelelim o gün babası yok diye Gültaç, kendini karlara attı. Bir o yana, bir bu yana koştu. Buzlu yerlerde koşa koşa kaydı. Evdeki; bir bölümü kırık leğeni alıp hafifçe tepelerden kaydı. Tam artık kendinden geçercesine eğlenirken, uzaktan bir kadının geldiğini gördü ve apar topar eve koştu.

Şalvarı ve üstü sırılsıklamdı. Bunu gören annesi; ona bağırdı, kızdı. O da üşütmemek için annesinin ısıttığı suyu alıp, hızlıca banyoya gitti yıkandı. Elleri kolları soğukla oynamaktan mosmor olmuştu. Yıkandıkça eski beyazlığına dönmüştü. Yıkanması bittiği an kapıya doğru geldiğinde, içeride bir kadının sesini duydu. Hemencecik üstünü kalın bir şeylerle giyinip, mutfağa koştu. Ocakta kaynayan çayı bardaklara döktü, sonra birkaç adım atıp, oturma odasında kim var diye baktı. Babası da gelmişti. Ona da bardağını koydu.

Bardağının yanına da babasının sevdiği kıtlama şekerini de uzunca haliyle tepsiye koyup, odaya doğru yürüdü.

Babasının elinde bir fotoğraf vardı, kadın da ona bir şeyler anlatıyordu. O an odaya girdiğini gören babası:

-“Heh işte! Gültaç’ım da geldi. Gel kızım otur” dedi ve çayları siniye koydurduktan sonra yanına oturttu.

Kadın, Gültaç’ı baştan ayağa bir süzdükten sonra: “Tü tü tü tü maşallah. Çok da güzelmiş. Yaşın kaç kızım senin?”

Gültaç cevap vermedi. Annesi de babasının gözlerine bakıp, onay aldıktan sonra konuşmaya başladı:

-“Ablam 24 oluyor bu sene.”

-“E biraz geç kalmamış mı? Kızım sen evlenmek için gecikmedin mi? Evde mi kalacaksın?”

Gültaç yine suskun kaldı. Bir de başını öne eğdi, öylece durdu. Babası sözü aldı:

-“Gültaç benim kıymetlim. Bizim buralar biliyorsun zordur. Annesine, bana hiç zahmet de çektirmedi. Ben de onu gözümden sakındım. Diğer kızlarım da öyle ama Gültaç başkadır. Eversem erken everirdim ama biz erken everildik de noldu? Kızım inşallah iyi bir adama gelin gidecek, vakti gelince. Geç kalmadık şükür”

-“Okuttunuz mu kızı?”

-“Yok göndermedim.”

-“Türkçesi var mı?”

-“Yok anlar ama konuşamaz. Okula gitmediğinden. Ben bile askerde öğrendim biliyorsun. Ne hanım, ne Gültaç, ne diğer çocuklarım, oğlanlar hariç Türkçe bilmiyorlar.”

-“Şimdi bey. Gelelim asıl söze. Bak sana fotoğrafı verdim. Bu da Erzurumlu, yiğitçe bir delikanlıdır. Vaktinde gurbete gitmiş. İstanbul’da kendi hayatını oturtmuş. Yaşı da geldi gelecek. Bizim de köyden komşuları oğlu. Namuslu, eli yüzü düzgün, evine bağlı, evi çekip çevirecek, eşine iyi avrat olacak bir kız arıyorlar. Ben de sizin köylü Mihman’ın hanımı Zelal’den duydum, senin kız varmış. O da anlattı, gözün gibi bakarmışsın. Maşallah gördüm

de çok da güzel, hanım kız olmuş. Ben derim ki, bak oğlan bu. Gelin bu kızı, bu oğlana gelin edelim. Gitsin İstanbul’da yuvasını kursun, evi barkı olsun, balalara karışsın.”

-“Vallaha iyi dersin, hoş dersin de, bu adamı tanımayız etmeyiz. Dediğin gibi iyi midir? Nerden bilek?”

-“Ben konuştum. Senin kızdan da bahsettim. Olurunuz varsa, biletlerinizi de ayarlayacak, sizi İstanbul’da ağırlamak ister. Gidip görün. Nerede yaşayacak? Nasıl bir adam? Gözünüzle görün. Gönlünüz de ısınırsa, kızın da oraları severse, sende he dersen olur bu iş.”

Biraz daha konuştuktan sonra kıtlama şekerinden büyükçe bir parça koparıp, ağzına da çaydan büyükçe bir yudum aldıktan sonra babası Gültaç’ın gözlerine baktı. Sonra da kadına dönüp:

-“E olur bakalım. Hele bir konuş.”

Kadın konuşma bittikten sonra köyden ayrıldı. O gece evde derin bir sessizlikle geçti. Zaten dışarıda da tipi hayli artmıştı. Elektrikler de gidince, gaz lambasını yakıp, sessizce oturdular. Arada babası bir iki türkü söyledi. Sonra herkes erkence yattı

Ertesi sabah, daha saat öğlene varmadan, kapıları çalındı. Gelen, dünkü kadındı. Elindeki üç bileti gösterdi ve konuşmaya başladı:

-“Bak bey. Bu hem senin, hem hanımının, hem de Gültaç’ın biletleri. Yarın akşama Erzurum’dan otobüsünüz kalkacak. Akşam sekize alındı. Hazır edin de gidin görün. İnşallah hayırlara vesile oluruz da bu akça kıza bir yuva kurmuş oluruz dedi.”

Ertesi sabah erkenden yola koyuldular. İki saate yakın bir yol çekip, Erzurum’a vardılar. Babası, sürekli kızına bakıyordu. Otogara yakın bir yerde cağ kebabı yapan lokantayı gördü. “Haydi” dedi “şurada bir cağ kebabı yiyek de öyle binek şu otobosa”

Cağ kebabını yediler, otobüse bindiler. Gece, hayli ayazdı. Üstlerine kalınca giyindiler. Otobüs kapalı olsa da içi çok soğuktu. Seher olana dek buz gibi otobüste yol yaptılar. Sabahsa dağların arasından sızan güneş, Gültaç’ın yüzüne vurunca uyandı. Yolu izledi. Saatler saatleri kovaladı. En nihayetinde İstanbul yazısını görünce heyecanla annesinin koluna vuruverdi. Annesi aniden uyandı. Kızgın kızgın baktı. Gültaç, annesine dönüp:

-“Bak ana, İstanbul”

Trafiğin zoruyla bir saat kadar sonra Boğaz Köprüsü’nden geçtiler. Kış günü, masmavi denize yukarıdan bakmaya hayran kaldılar. Gültaç, belki de biraz da bu sebepten İstanbul’dan kalmaya ısınıvermişti. Bir saat kadar daha gittikten sonra, ayakları şiş halde otogara vardılar.

Otogar’da kapkara, uzunca boylu bir adam, üstünde gri bir palto, altında eskimiş bir pantolonla onları karşıladı. Birbirlerine bakıp, kim bu acaba diye merak ettiler. Adam yanlarına yanaştı:

-“Babam hoş gelmişsen. Ver alam valizini. Zahmet ettirmeyek sana” dedi.

-“Hoş gördük, hoş gördük de sen kimsin?”

-“Babam ben Allahın emriyle kızına talip olan Gazanfer.”

-“Lo Gazanfer.”

-“He Gazanfer babam. Hoş gelmişsen. Ana sen de hoş gelmişsen. Hele buyurun taksi şurada.”

-“Hoş gördük de bize fotoğrafta başka adam gösterdiler. Sana hiç benzemez.”

-“Yok babam o benim biraz eski fotoğraf. Bibimgillerde bir o vardı.”

-“Yahu oğul. Oradaki adamın gözleri renkli senin kahve, oradaki adam kısaca sen maşallah dağ kimin. O fotoğraftaki sen değilsen.”

-“Babam benem. Haydi siz de yorgunsanız. Sizi otelinize koyak sonra yemekte konuşuruz.”

Taksiyle otogardan, otele gittiler. Otele varana kadar kimseden ses çıkmadı. Otele vardıklarında da orta düzey bir şehir otelinde olduklarını görünce, babası anlamıştı. Ne adam o fotoğraftaki adamdı, ne de o kadar varlıklıydı. Ama elden ne gelsin.

Yerleştikten sonra aşağıya inip, adamla buluştular. Yemek yediler, konuştular. Adam anlattı, babası da Gültaç da dinledi. En nihayetinde bir iki gün orada kaldılar. Sonra köye dönemezden önce, adamla anlaşıp, gel Erzurum’a iste, nişanı, düğünü yap, telli duvaklı al kızı, öyle getir buraya dendi.

Erzurum yolunda Gültaç yola bakıp dalıyor, babası Gültaç’a bakıp bakıp dalıyor, düşünüyordu. Fukaralık, kızı köyde kalıp, evde sürüneceğine, evini barkını kurup, şehirde belki daha rahat yaşayabilecekti. Bu kabullenmek zorundaydı. Hanımı da zaten böyle demişti.

Üstüne bir de darısı inşallah diğer kızların da başına diye eklemişti. Yol uzadı gitti. Ertesi günün ışıklarında Erzurum’un soğuğu otobüste hissedilmeye, uçsuz bucaksız beyazı gözleri kör edip kapatmaya başlamıştı. Gültaç, birazdan köyüne varacak, son kereler oralarda gezecek, çeyizini toparlayacaktı.


GALİP UÇAR


Eser 25 Temmuz 2026 tarihinde boyalıkelimeler sitesinde yayınlanmıştır

GÜLTAÇ


AMORE SCRİTTO İN TURCO ROCCONTATO İN İTALİANO PROJESİNİN ÜÇÜNCÜ ŞARKISI - NELLA TERRA DEL NOSTRO  AMORE  

 AMORE SCRİTTO İN TURCO ROCCONTATO İN İTALİANO projesi kapsamında yapılan şarkılardan üçüncü şarkısı olan NELLA TERRA DEL NOSTRO  AMORE  youtube üzerinden yayındadır

söz - müzik: GALİP UÇAR 

çeviri: Drmazl






24 Temmuz 2026 Cuma

BİR KÜRDİLİHİCAZKÂR ŞARKI GİBİ

 Kürdilihicazkâr bir taksim yapılırken

Bir çınar devrildi o an

Yaprakları renk renk saçıldı

Kurumaya uzandı toprağa

Oysa fidanken dahi nasıl da dikti

Sağlı sollu zalim rûzgara karşı dimdikti

Şimdi dalı ahşap parçası

Yaprakları süpürge sonrası

Kendi şu zavallı diye anılıp kalacak ya

Belki içinden bir şeyler de doğacak

Bir ud, bir sazın teknesi

Bir kalemin gövdesi

Gurbete giden bir geminin güvertesi

Anısı dağılacak

Bir Kürdilihicazkâr şarkı misali

Kulaktan kulağa

Ama kendi olmayacak

Unutulacak

Çok belli


GALİP UÇAR      TEMMUZ 2026     

Şiir 24 Temmuz 2026 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır

BİR KÜRDİLİHİCAZKÂR ŞARKI GİBİ




19 Temmuz 2026 Pazar

PUNKANATOLİA MÜZİK PROJESİ - 5. ŞARKI - ORİENT RİOTS

 PUNKANATOLİA Müzik Projesi, GALİP UÇAR'ın, Kıbrıs'tan öğrencisi olan ERSİN SARIALİOĞLU'yla İstanbul'da bir buluşması esnasında konuştuğu başlıklardan biri olan, "Etnik Öğelerin Punk - Metal Kurgusuna Eklenebilmesi" konusu üzerinde konuşmalarından ortaya konulmuş ve sonrasında denemeler yapılmasıyla olabilirliği ortaya konmasıyla oluşmuş 6 enstrümantal Punk şarkıdan oluşan bir projedir. 

Projenin özelliği, elektro gitarların yerel enstrümanların çalınma özelliğiyle çalınması, yahut onların sesine ya da tavrına yakın çalma denemesi yapılması, yerel ritimler, etnik ritimler karıştırılarak riflerin onlara göre atılmasıyla oluşturulmasıdır. 

Temiz bir PUNK METAL yahut PUNK ROCK tavır dinlerken içinde ANADOLU motifleri ve tavırlarını hissedeceksiniz

PROJENİN BEŞİNCİ ŞARKISI ORİENT RİOTS youtube üzerinden yayındadır

Projenin tasarım ve müzikleri GALİP UÇAR'a aittir



17 Temmuz 2026 Cuma

AMORE SCRİTTO İN TURCO ROCCONTATO İN İTALİANO PROJESİNİN İKİNCİ ŞARKISI -TEMPO D'AMORE A PORTOFİNO

 AMORE SCRİTTO İN TURCO ROCCONTATO İN İTALİANO projesi kapsamında yapılan şarkılardan ikinci şarkısı olan TEMPO D'AMORE A PORTOFİNO youtube üzerinden yayındadır

söz - müzik: GALİP UÇAR 

çeviri: Drmazl



Mentre la sera scende sulla costa di Portofino
Il mare sussurra alle pietre delle case antiche
Quando sfiori con il piede l’acqua del mare
Le onde si ritirano piano, come per rispetto

A Portofino il mare crede nell’amore
Nel momento in cui ti vedo, il mio cuore ti abbraccia
E il mondo intero si purifica dal male
Nelle notti blu del Mediterraneo nasce un libro d’amore

Quando il vento gioca tra i tuoi capelli
I gabbiani raccontano di noi tra cielo e scogli
E sorseggiando il vino del colore dell’amore
Le nostre labbra diventano eternità

A Portofino il mare crede nell’amore
Nel momento in cui ti vedo, il mio cuore ti abbraccia
E il mondo intero si purifica dal male
Nelle notti blu del Mediterraneo nasce un libro d’amore

La notte scende sul porto come un sogno
Le porte si chiudono, ma le strade ci aspettano
Indossi un abito rosa appena sbocciato
E cammini con me, mano nella mano a Portofino

A Portofino il mare crede nell’amore
Nel momento in cui ti vedo, il mio cuore ti abbraccia
In quell’istante il mondo si purifica dal male
E nelle notti blu del Mediterraneo nasce il nostro amore



PORTOFİNO'DA AŞK ZAMANI

Portofino kıyılarında akşam çökerken
Deniz, eski evlerin taşlarına fısıldıyor
Ayağına değdiğin anda
Dalgalar, sanki saygıdan dolayı yavaşça geri çekiliyor

Portofino'da deniz aşka inanıyor
Seni gördüğüm an kalbim seni kucaklıyor
Ve tüm dünya kötülükten arınıyor
Akdeniz'in mavi gecelerinde bir aşk kitabı doğuyor

Rüzgar saçlarında oynarken
Martılar gökyüzü ve kayalıklar arasında bizden bahsediyor
Ve aşk rengindeki şarabı yudumlarken
Dudaklarımız sonsuzluk oluyor

Portofino'da deniz aşka inanıyor
Seni gördüğüm an kalbim seni kucaklıyor
Ve tüm dünya kötülükten arınıyor
Akdeniz'in mavi gecelerinde bir aşk kitabı doğuyor

Gece limana bir rüya gibi çöküyor
Kapılar kapanıyor ama sokaklar bizi bekliyor
Üzerinde yeni açmış pembe bir elbise var
Ve Portofino'da el ele yürüyorsun

Portofino'da deniz inanıyor Aşk
Seni gördüğüm an, kalbim seni kucaklıyor
O anda dünya kötülükten arınıyor
Ve Akdeniz'in mavi gecelerinde aşkımız doğuyor


13 Temmuz 2026 Pazartesi

ALDANMA GÜLÜN RENGİNE


 
Aldanma gülün rengine

Gerçeğini ara solgun yaprağında

Bak dibindeki çorak toprağına

Anla da gör kendi halini

Anlatırsın da dinleyenin yoktur

Sanırsın etrafında dostun çoktur

Yüreğinde saplanmış sevda değil oktur

Anla da gör kendi halini

İçindeki fırtına nasıl yankılanırsa

Dermanını ararsın sen de boşlukta

Sessiz sandığın bir kıyamet akşamında

Anla da gör kendi halini

Bir kızıl vedadır her uyku insana

Kendi vicdanına mağlubiyettir aslında

Gün ve akşam düşüncesizliğinin ortasında

Anla da gör kendi halini

Bir bahar sabahı dağda kalan son kar gibi

Şu sarp kayalıkların ulaşılmazdır ya dibi

Sen ki o dağın en solgun çiçeği

Anla da gör kendi halini

İnsan kandıkça başkasını yakınlaştırır

Anlamaz ki o gidişle kendini kendinden uzaklaştırır

Bir gün gelir bu kasavet ruhundan fışkırır

Anla da gör kendi halini

Galip der ki sana yazdığım bu şiir

Hem geçmişini hem de geleceğini bilir

Sadece anda gördüğün gerçektir

Anla da gör kendi halini


GALİP UÇAR.         NİSAN 2026 ÜMRANİYE


Şiir boyalıkelimeler sitesinde 13 Temmuz 2026 tarihinde yayınlanmıştır

12 Temmuz 2026 Pazar

ŞİİRİST ŞİİR DALI ÜÇÜNCÜLÜK

 Kibele Kültür Sanat Dergisinin düzenlediği ŞİİRİST yarışmasının Şiir dalında üçüncülük ödülüne layık görüldü



PUNKANATOLİA MÜZİK PROJESİ - 4. ŞARKI - ORİENT IMPRESSIONS

  PUNKANATOLİA Müzik Projesi, GALİP UÇAR'ın, Kıbrıs'tan öğrencisi olan ERSİN SARIALİOĞLU'yla İstanbul'da bir buluşması esnasında konuştuğu başlıklardan biri olan, "Etnik Öğelerin Punk - Metal Kurgusuna Eklenebilmesi" konusu üzerinde konuşmalarından ortaya konulmuş ve sonrasında denemeler yapılmasıyla olabilirliği ortaya konmasıyla oluşmuş 6 enstrümantal Punk şarkıdan oluşan bir projedir. 

Projenin özelliği, elektro gitarların yerel enstrümanların çalınma özelliğiyle çalınması, yahut onların sesine ya da tavrına yakın çalma denemesi yapılması, yerel ritimler, etnik ritimler karıştırılarak riflerin onlara göre atılmasıyla oluşturulmasıdır. 

Temiz bir PUNK METAL yahut PUNK ROCK tavır dinlerken içinde ANADOLU motifleri ve tavırlarını hissedeceksiniz

PROJENİN DÖRDÜNCÜ ŞARKISI ORİENT IMPRESSIONS youtube üzerinden yayındadır

Projenin tasarım ve müzikleri GALİP UÇAR'a aittir



10 Temmuz 2026 Cuma

KAYBOLUP GİTTİ Mİ HAFIZALARDAN

 Sözü ve müziği GALİP UÇAR'a ait olan KAYBOLUP GİTTİ Mİ HAFIZALARDAN 10 Temmuz 2026 itibariyle youtube üzerinden yayındadır



7 Temmuz 2026 Salı

ANİ İŞLER

Evinin bulunduğu apartmandan çıkıp, yokuştan aşağıya doğru yürüdü. Köşeyi dönmeden önce, pastaneden gelen poğaça ve tatlı kokuları onu mutlu etmiş, sokakta daha sakin yürümeye başlamıştı. Genellikle sokağa çıktığında huzursuz olurdu. Karakterinin mi psikolojisinin mi getirdiği bir şeydi bu? Bilinmez. Yokuşu indikten sonra ana caddeye çıktı. Hafta sonu kalabalığı toplanmıştı bile. Zaten saat de öğleni bulmuştu. Geç uyanmıştı. Genellikle hafta sonu hep geç uyanırdı. Akşamları geceleri hatta sabahları bulan bir uykusuzluk ya da aktivite düzeni olurdu. Dün gece de zaten üst mahalledeki tarihi yerlerin orada, eski bir binanın yıkık duvarlı avlusuna oturmuş, denizi tam gören bir noktada yer fıstığının eşlik ettiği içkisini yudumlamıştı. Aslında o saatlerde aşağıdaki barlar, kafeler dolu olur, bilhassa da maç izlemeye gelen kişiler oraları doldurur ve maç bitiminde başlayan canlı müzikle beraber de eğlenceler saat ikiye kadar sürerdi. Oralara da gittiği olmuştu ama o geceleri genellikle sakin bir yerden şehrin hareketliliğini izlemeyi severdi. Dün akşam da o akşamlardan biriydi. Birkaç şişe içkisini almış, çok sevdiği yer fıstığından da yarım kilodan fazla yanına alıp, midesi kazınırsa diye büyükçe bir çiğ köfte dürümü de yanında getirmişti. Artık çoğu kişi kullanmasa da, antikacıdan aldığı küçük radyosunu da yanında getirmiş ve sakin müzikler çalan bir radyo istasyonunu açmıştı. Sonbahar olmasına rağmen sıcak denilebilecek bir geceyi, o avluda, içkilerini bitirip, müziğini dinleyip, şehri seyrederek geçirmiş, sabaha doğru yan basa basa evine gelmişti.
Pastaneden gelen sakinleştirici kokulara dayanamayıp, kahvaltısını da doğru düzgün yapmadığından, pastaneden içeri girdi:
-Selamlar
- Selam. Nasılsın Savaş, baban nasıl oldu?
-İyi iyi çok daha iyi
-Geçen gün sizi gördüm, alelacele hastaneye gidiyordunuz sanırım?
- Evet. Geçen gün kötü oldu, apar topar gittik.
-Şimdi nasıl peki?
-Evde yatıyor. Dinlenmesi lazım.
-Dükkana sen mi bakıyorsun?
-Bazen ben bazen de çırağı açıyor.
-Anladım. Ne istersin ne vereyim sana?
-Valla yokuştan acayip güzel kokular geldi. Sen bana bir dereotlu poğaça, bir de susamlılardan bir tanesini versene
-Hangisinden olsun susamlı
-Ne bileyim neler var?
-Sosisli, kaşarlı, sade, peynirli
-Kaşarlı ver sen
-Çay ister misin?
-Büyük bardakta olursa iyi olur
- Tamam sen otur ben getiriyorum
Dükkanın önünde, köşede duran masaya oturdu. Orası hem caddeyi, hem alt caddeyi, hem de evinin bulunduğu yokuşu görüyor ve bir çok konuma hakim olabiliyordu. Otururken çevredeki esnafla başıyla selamlaştı. Bir dakika sonra da önüne gelen siparişlerini büyük keyifle yemeye başladı. Kesilip de getirilmiş olan poğaça ve susamlıdan bir lokma alıyor, tam boğazına gidiyorken bir yudum çay içiyordu. O sırada da mahallede ne oluyor, ne bitiyor izliyordu. Çocukluğundan beri bu masaya oturur, mahallede olan biteni izlerdi. Mahalledeki değişimler ise onu hem heyecanlandırıyor, hem de korkutuyordu. Tanımadığı kişiler, farklı giyimli, farklı konuşmalı, farklı yaşamlı insanlar mahalleye gelip, evleri tamir edip, oturuyordu. Oysa insanlar bu mahalleden, iyi bir iş bulup kurtulmak ve daha yeni evlerde oturmayı arzu ediyorlardı. Bu kişiler ise buraları duyduklarından beri, varlarını yoklarını buralara getirip, evler satın alıp, çoğu zaman da bu evlerle beraber dükkanlar da satın alıp, buralarda yaşıyor, buralarda çalışıyordu.
Ağır ağır yemekleri yedikten sonra hesabı ödeyip, masadan kalktı. Midesini fazlaca doldurmasa da dün geceden kalan bir ağırlık ve yanma vardı. Bunu geçirmek için, yeni açılan marketin önünden geçerek, ilerideki bakkala gitti:
-İmdat Abi burada mısın?
-Bekle bekle
-Abi soda alacağım
-Bekle geliyorum. Yedi aylık mı doğdun? İşimiz var ki orada değiliz
-Abi alayım ben sodayı, koyayım paranı tezgaha
-Yahu bekle
-Abi işim var
-Aman
Arka taraftan üstü başı toz içinde, tezgaha doğru gelip:
-Yahu Savaş bir beklemeyi öğrenemedin
-Abi
-Ne abisi. Ne alacaksın sen?
-Şu limonlu sodalardan alacağım
-E alsaydın
-İmdat Abi dedim ya alıp, parayı koyayım
-Ya arkadan duyuluyor mu sesin? Bir şeyler vıdı vıdı ediyordun bekle dedim
-Abi ne kadar bu
-1. 25 o
-Abi market daha ucuza satıyor
-E git o zaman. Market orada
-Abi müşteri kaybedersin adam 75 kuruşa satıyor sen 1.25’e
-Napayım? Almak isteyen ondan alır, isteyen benden alır.
-Al abi. Şu 1 şu da 25 kuruş
-Baban napıyor baban? Görünmüyor hiç?
-Nolsun hastalıkla uğraşıyor işte
-Bir iyileşemedi. Götürmüyor musun düzgün doktora?
-Götürmez olur muyum? Daha geçen gün apar topar gittik hastaneye
-Hastane demiyorum. Düzgün doktora götürmüyor musun?
-Abi iyi doktorlara götürüyorum. Elimden geldiğince, duyduğum en iyilerine götürüyorum.
-Yazık oldu adama. Kaç senedir sürünüyor adamcağız. Şu arkadaki İzak Efendiye niye götürmüyorsun?
-Anlar mı ki?
-Oğlum adam neredeyse mahalle kuruldu kurulalı burada doktor.
-Abi onun gözü görmüyordur?
-Oğlum makineler yokken adam eliyle makinelerin yaptıklarını anlıyordu. Mahallede kaç kişiyi ölüm döşeğinden döndürdü. O iyi doktordur bir de ona götür.
-Olur abi götürürüm bir ara.
-Ne bir arası. Adamı al götür. İzah iyi adamdır, işinin ehlidir.
-Peki İmdat Abi götürürüm.
Sodasını konuşurken içtikten sonra dükkandan çıkıp, mahallede yürümeye devam etti. Cadde üzerine yeni açılmış tatlı ve kahve ağırlıklı şeyler satan, açıldığından beri de içi de dışı da dolu olan dükkana baktı. Sonra yeni açılmış büfeye. Karşısındaki markete, ki oradaki en büyük markettir, sebze ve meyveler indirilip, taşınırken, manavın oturup, sigara içerken bacak bacak üstüne atıp, izlemesini gördü. Manava başıyla selam verdi, manav da elindeki sigarasını başının hizasına kaldırıp, elini hafif oynatarak karşılık verdi. Birkaç adım attıktan sonra cebinden listeyi çıkardı. Kasaba girdi. Kasap yerinde yoktu. Oğlu oraya bakıyordu. İçeri girdi:
-Selam Savaş Abi nasılsın?
-Nolsun aynı işte. Bildiğin gibi. Pek değişmiyor bizde bir şey.
-Abi ne vereyim sana?
-Sen bana bir kilo, yok yok bir buçuk kilo çıtır yap.
-Hemen abi.
-Sizde fiyatlar mı düştü?
-Evet abi ya. Dayanacak güç kalmadı.
-Daha geçen gün göğsü senden yirmiye almamış mıydım ben?
-Evet abi. Yirmiydi. Şimdi on altıya indirdik.
-Büyük indirmemiş misiniz?
-Abi piyasası yirmi de millette para mı kaldı? Şu etlere baksana öylece kalakaldı. Anca tavuk ve ciğer gidiyor. Biraz da incikle, boyun.
-E baban memnundu durumdan?
-Ya abi babam boş konuşuyor. Millette para mı kaldı? Haftada bir ödeme geliyor. Toptancıya kalemi kalemine ödüyoruz, malı da alıyoruz. Sonuç? Kesilmese melum melum bakacak koyunu kuzusu, önümde et parçası olarak bakıyor bana.
-Çok mu azaldı satış?
-Öyle böyle değil. Kilo oranları da düştü, et almayıp, tavuk alanlar da.
-Vay anasını. Siz de böyle yakınacakmışsınız ya?
-Abi babam bile söylenir oldu düşün.
-Sen o zaman bana iki kilo göğüs de ver.
-Tamam abi.
-Hatta sen… Pirzola kaça indi?
-17 oldu abi.
-Bir kilo da pirzola ver sen bana
-Etten ister misin?
-Yok ya şu sıralar çok zor? Belki hafta içi kıyma almaya gelirim
-Tamam abi. Sen otur ben hemen hazırlıyorum.
Oturup, on dakika kadar bekledi. Sonra cebinde titreyen telefonunu aldı, açtı. Konuştu.
Hemen ayağa kalkıp:
-Sen şu benim siparişleri dolabında tutsan da ben bir, iki saate gelip alsam olur mu?
- Olur abi de hayırdır. Babaya bir şey olmadı inşallah?
-Yok yok. Hayır bu sefer.
-Olur abi tutarım. Kapatma saatini biliyorsun alırsın ondan önce
-Ayda yılda bir, bir iş görüşmesi geldi onu da kaptırmayayım.
-Aman abi koş koş. Bu dönemde ekmek aslanın ağzında.
-Valla bak siz imanlı ailesiniz. Bir dua mua et de olsun şu iş.
-Büyük bir iş mi abi?
-Kendi alanımda olmayan bir iş. Ama ben bu işten alır yürürüm gibi. Öyle hissediyorum.
-Tamam abi istediğin dua olsun. Tabi ederim.
-Sağol kardeşim.
- Abi senin tavukları şu ciğerlerin arkasına koyuyorum. Ödemeyi şimdi mi yaparsın gelince mi?
-Vereyim şimdi.
-Tamam abi. Kartla mı?
-Yok sen şu nakitten al. Hemen gideyim.
-Tamam abi. Abi ben olmazsam Nergiz burada olur. Ablamdan alırsın.
- Tamam.
- Hadi abi hayırlısıyla şu işini de al da. Umduğun gibi olsun. Görüşürüz abi, işin gücün rast gelsin
-Eyvallah kardeşim
Tam dükkandan çıkıyordu ki:
-Abi
-Efendim kardeşim
-Abi ama sinir minir. Aman abim biraz orada kontrol et. Ban hep kendine yapıyorsun.
-Merak etme kardeşim sen. Sen işine gücüne bak
-Abi haddimiz değil ama. Bak heveslenmişsin, heyecanlanmışsın. Kontrol et de şu sinirini al bu işi
-Tamam hadi hadi işine bak. Akşam alırken malları konuşuruz oyalama beni

Dedikten sonra çıktı ve hızlı adımlarla caddede yürüyüp, sağ taraftaki caddeye döndü. Oradaki küçük esnafların önünden giden dar sokaktan ana caddeye çıktı ve otobüs durağına vardı. Görüşmeye gideceği otobüsü beklemeye başladı. Durakta ayakta duruyordu ama heyecandan bacağı sallanıp duruyordu. Belli süre ayakta bekledi, sonra oturdu. Karşıdaki iskeleye yanaşan vapura baktı. Sonra ilerideki ışıklarda duran otobüsü gördü, ayaklandı ve asfalta doğru indi. Onu görsün diye elini kaldırıp, otobüsün gelmesini bekledi.

GALİP UÇAR

Hikâye 6 Temmuz 2026 tarihinde Boyalıkelimeler sitesinde yayınlanmıştır