Blog Ziyaretçi Sayısı

Ara ve Bul

Blog Site Translation

hikâye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hikâye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Temmuz 2026 Salı

ANİ İŞLER

Evinin bulunduğu apartmandan çıkıp, yokuştan aşağıya doğru yürüdü. Köşeyi dönmeden önce, pastaneden gelen poğaça ve tatlı kokuları onu mutlu etmiş, sokakta daha sakin yürümeye başlamıştı. Genellikle sokağa çıktığında huzursuz olurdu. Karakterinin mi psikolojisinin mi getirdiği bir şeydi bu? Bilinmez. Yokuşu indikten sonra ana caddeye çıktı. Hafta sonu kalabalığı toplanmıştı bile. Zaten saat de öğleni bulmuştu. Geç uyanmıştı. Genellikle hafta sonu hep geç uyanırdı. Akşamları geceleri hatta sabahları bulan bir uykusuzluk ya da aktivite düzeni olurdu. Dün gece de zaten üst mahalledeki tarihi yerlerin orada, eski bir binanın yıkık duvarlı avlusuna oturmuş, denizi tam gören bir noktada yer fıstığının eşlik ettiği içkisini yudumlamıştı. Aslında o saatlerde aşağıdaki barlar, kafeler dolu olur, bilhassa da maç izlemeye gelen kişiler oraları doldurur ve maç bitiminde başlayan canlı müzikle beraber de eğlenceler saat ikiye kadar sürerdi. Oralara da gittiği olmuştu ama o geceleri genellikle sakin bir yerden şehrin hareketliliğini izlemeyi severdi. Dün akşam da o akşamlardan biriydi. Birkaç şişe içkisini almış, çok sevdiği yer fıstığından da yarım kilodan fazla yanına alıp, midesi kazınırsa diye büyükçe bir çiğ köfte dürümü de yanında getirmişti. Artık çoğu kişi kullanmasa da, antikacıdan aldığı küçük radyosunu da yanında getirmiş ve sakin müzikler çalan bir radyo istasyonunu açmıştı. Sonbahar olmasına rağmen sıcak denilebilecek bir geceyi, o avluda, içkilerini bitirip, müziğini dinleyip, şehri seyrederek geçirmiş, sabaha doğru yan basa basa evine gelmişti.
Pastaneden gelen sakinleştirici kokulara dayanamayıp, kahvaltısını da doğru düzgün yapmadığından, pastaneden içeri girdi:
-Selamlar
- Selam. Nasılsın Savaş, baban nasıl oldu?
-İyi iyi çok daha iyi
-Geçen gün sizi gördüm, alelacele hastaneye gidiyordunuz sanırım?
- Evet. Geçen gün kötü oldu, apar topar gittik.
-Şimdi nasıl peki?
-Evde yatıyor. Dinlenmesi lazım.
-Dükkana sen mi bakıyorsun?
-Bazen ben bazen de çırağı açıyor.
-Anladım. Ne istersin ne vereyim sana?
-Valla yokuştan acayip güzel kokular geldi. Sen bana bir dereotlu poğaça, bir de susamlılardan bir tanesini versene
-Hangisinden olsun susamlı
-Ne bileyim neler var?
-Sosisli, kaşarlı, sade, peynirli
-Kaşarlı ver sen
-Çay ister misin?
-Büyük bardakta olursa iyi olur
- Tamam sen otur ben getiriyorum
Dükkanın önünde, köşede duran masaya oturdu. Orası hem caddeyi, hem alt caddeyi, hem de evinin bulunduğu yokuşu görüyor ve bir çok konuma hakim olabiliyordu. Otururken çevredeki esnafla başıyla selamlaştı. Bir dakika sonra da önüne gelen siparişlerini büyük keyifle yemeye başladı. Kesilip de getirilmiş olan poğaça ve susamlıdan bir lokma alıyor, tam boğazına gidiyorken bir yudum çay içiyordu. O sırada da mahallede ne oluyor, ne bitiyor izliyordu. Çocukluğundan beri bu masaya oturur, mahallede olan biteni izlerdi. Mahalledeki değişimler ise onu hem heyecanlandırıyor, hem de korkutuyordu. Tanımadığı kişiler, farklı giyimli, farklı konuşmalı, farklı yaşamlı insanlar mahalleye gelip, evleri tamir edip, oturuyordu. Oysa insanlar bu mahalleden, iyi bir iş bulup kurtulmak ve daha yeni evlerde oturmayı arzu ediyorlardı. Bu kişiler ise buraları duyduklarından beri, varlarını yoklarını buralara getirip, evler satın alıp, çoğu zaman da bu evlerle beraber dükkanlar da satın alıp, buralarda yaşıyor, buralarda çalışıyordu.
Ağır ağır yemekleri yedikten sonra hesabı ödeyip, masadan kalktı. Midesini fazlaca doldurmasa da dün geceden kalan bir ağırlık ve yanma vardı. Bunu geçirmek için, yeni açılan marketin önünden geçerek, ilerideki bakkala gitti:
-İmdat Abi burada mısın?
-Bekle bekle
-Abi soda alacağım
-Bekle geliyorum. Yedi aylık mı doğdun? İşimiz var ki orada değiliz
-Abi alayım ben sodayı, koyayım paranı tezgaha
-Yahu bekle
-Abi işim var
-Aman
Arka taraftan üstü başı toz içinde, tezgaha doğru gelip:
-Yahu Savaş bir beklemeyi öğrenemedin
-Abi
-Ne abisi. Ne alacaksın sen?
-Şu limonlu sodalardan alacağım
-E alsaydın
-İmdat Abi dedim ya alıp, parayı koyayım
-Ya arkadan duyuluyor mu sesin? Bir şeyler vıdı vıdı ediyordun bekle dedim
-Abi ne kadar bu
-1. 25 o
-Abi market daha ucuza satıyor
-E git o zaman. Market orada
-Abi müşteri kaybedersin adam 75 kuruşa satıyor sen 1.25’e
-Napayım? Almak isteyen ondan alır, isteyen benden alır.
-Al abi. Şu 1 şu da 25 kuruş
-Baban napıyor baban? Görünmüyor hiç?
-Nolsun hastalıkla uğraşıyor işte
-Bir iyileşemedi. Götürmüyor musun düzgün doktora?
-Götürmez olur muyum? Daha geçen gün apar topar gittik hastaneye
-Hastane demiyorum. Düzgün doktora götürmüyor musun?
-Abi iyi doktorlara götürüyorum. Elimden geldiğince, duyduğum en iyilerine götürüyorum.
-Yazık oldu adama. Kaç senedir sürünüyor adamcağız. Şu arkadaki İzak Efendiye niye götürmüyorsun?
-Anlar mı ki?
-Oğlum adam neredeyse mahalle kuruldu kurulalı burada doktor.
-Abi onun gözü görmüyordur?
-Oğlum makineler yokken adam eliyle makinelerin yaptıklarını anlıyordu. Mahallede kaç kişiyi ölüm döşeğinden döndürdü. O iyi doktordur bir de ona götür.
-Olur abi götürürüm bir ara.
-Ne bir arası. Adamı al götür. İzah iyi adamdır, işinin ehlidir.
-Peki İmdat Abi götürürüm.
Sodasını konuşurken içtikten sonra dükkandan çıkıp, mahallede yürümeye devam etti. Cadde üzerine yeni açılmış tatlı ve kahve ağırlıklı şeyler satan, açıldığından beri de içi de dışı da dolu olan dükkana baktı. Sonra yeni açılmış büfeye. Karşısındaki markete, ki oradaki en büyük markettir, sebze ve meyveler indirilip, taşınırken, manavın oturup, sigara içerken bacak bacak üstüne atıp, izlemesini gördü. Manava başıyla selam verdi, manav da elindeki sigarasını başının hizasına kaldırıp, elini hafif oynatarak karşılık verdi. Birkaç adım attıktan sonra cebinden listeyi çıkardı. Kasaba girdi. Kasap yerinde yoktu. Oğlu oraya bakıyordu. İçeri girdi:
-Selam Savaş Abi nasılsın?
-Nolsun aynı işte. Bildiğin gibi. Pek değişmiyor bizde bir şey.
-Abi ne vereyim sana?
-Sen bana bir kilo, yok yok bir buçuk kilo çıtır yap.
-Hemen abi.
-Sizde fiyatlar mı düştü?
-Evet abi ya. Dayanacak güç kalmadı.
-Daha geçen gün göğsü senden yirmiye almamış mıydım ben?
-Evet abi. Yirmiydi. Şimdi on altıya indirdik.
-Büyük indirmemiş misiniz?
-Abi piyasası yirmi de millette para mı kaldı? Şu etlere baksana öylece kalakaldı. Anca tavuk ve ciğer gidiyor. Biraz da incikle, boyun.
-E baban memnundu durumdan?
-Ya abi babam boş konuşuyor. Millette para mı kaldı? Haftada bir ödeme geliyor. Toptancıya kalemi kalemine ödüyoruz, malı da alıyoruz. Sonuç? Kesilmese melum melum bakacak koyunu kuzusu, önümde et parçası olarak bakıyor bana.
-Çok mu azaldı satış?
-Öyle böyle değil. Kilo oranları da düştü, et almayıp, tavuk alanlar da.
-Vay anasını. Siz de böyle yakınacakmışsınız ya?
-Abi babam bile söylenir oldu düşün.
-Sen o zaman bana iki kilo göğüs de ver.
-Tamam abi.
-Hatta sen… Pirzola kaça indi?
-17 oldu abi.
-Bir kilo da pirzola ver sen bana
-Etten ister misin?
-Yok ya şu sıralar çok zor? Belki hafta içi kıyma almaya gelirim
-Tamam abi. Sen otur ben hemen hazırlıyorum.
Oturup, on dakika kadar bekledi. Sonra cebinde titreyen telefonunu aldı, açtı. Konuştu.
Hemen ayağa kalkıp:
-Sen şu benim siparişleri dolabında tutsan da ben bir, iki saate gelip alsam olur mu?
- Olur abi de hayırdır. Babaya bir şey olmadı inşallah?
-Yok yok. Hayır bu sefer.
-Olur abi tutarım. Kapatma saatini biliyorsun alırsın ondan önce
-Ayda yılda bir, bir iş görüşmesi geldi onu da kaptırmayayım.
-Aman abi koş koş. Bu dönemde ekmek aslanın ağzında.
-Valla bak siz imanlı ailesiniz. Bir dua mua et de olsun şu iş.
-Büyük bir iş mi abi?
-Kendi alanımda olmayan bir iş. Ama ben bu işten alır yürürüm gibi. Öyle hissediyorum.
-Tamam abi istediğin dua olsun. Tabi ederim.
-Sağol kardeşim.
- Abi senin tavukları şu ciğerlerin arkasına koyuyorum. Ödemeyi şimdi mi yaparsın gelince mi?
-Vereyim şimdi.
-Tamam abi. Kartla mı?
-Yok sen şu nakitten al. Hemen gideyim.
-Tamam abi. Abi ben olmazsam Nergiz burada olur. Ablamdan alırsın.
- Tamam.
- Hadi abi hayırlısıyla şu işini de al da. Umduğun gibi olsun. Görüşürüz abi, işin gücün rast gelsin
-Eyvallah kardeşim
Tam dükkandan çıkıyordu ki:
-Abi
-Efendim kardeşim
-Abi ama sinir minir. Aman abim biraz orada kontrol et. Ban hep kendine yapıyorsun.
-Merak etme kardeşim sen. Sen işine gücüne bak
-Abi haddimiz değil ama. Bak heveslenmişsin, heyecanlanmışsın. Kontrol et de şu sinirini al bu işi
-Tamam hadi hadi işine bak. Akşam alırken malları konuşuruz oyalama beni

Dedikten sonra çıktı ve hızlı adımlarla caddede yürüyüp, sağ taraftaki caddeye döndü. Oradaki küçük esnafların önünden giden dar sokaktan ana caddeye çıktı ve otobüs durağına vardı. Görüşmeye gideceği otobüsü beklemeye başladı. Durakta ayakta duruyordu ama heyecandan bacağı sallanıp duruyordu. Belli süre ayakta bekledi, sonra oturdu. Karşıdaki iskeleye yanaşan vapura baktı. Sonra ilerideki ışıklarda duran otobüsü gördü, ayaklandı ve asfalta doğru indi. Onu görsün diye elini kaldırıp, otobüsün gelmesini bekledi.

GALİP UÇAR

Hikâye 6 Temmuz 2026 tarihinde Boyalıkelimeler sitesinde yayınlanmıştır




 

7 Aralık 2024 Cumartesi

SENELER NE OLUR ÜSTÜME GELMEYİN

        Dışarıdan gelen gürültüler yüzünden, öğlen uykusundan, sert ve ani şekilde uyandı. Başını iki yana çevirip, etrafına baktı. Sesler evden gelmiyordu. Daha henüz uyumuştu ve böyle uyandırılmak da hoşuna gitmiyordu.

        Gözlerini ovuşturdu, yavaşça yatakta oturur pozisyona geçti. Gürültüler devam ediyordu. Saatine baktı. Saat neredeyse sekiz buçuk olmuştu. Daha yeni uyuduğunu zannederken meğerse dört saattir derin uykusun olduğunu anladı. Makyaj masasının önündeki koltuğun üzerinde duran, ipekten yapılmış, mavi ve kırmızı renkli desenlere sahip sabahlığını üzerine giyindi. Yavaş adımlarla odadan çıkıp salona doğru ilerledi.
Salona girdikçe, sesler daha da artıyordu. Bir an kapı açık sandı ama kapalıydı. Aynı ağır adımlarla balkon kapısına doğru ilerledi. Kapıyı yavaşça açıp, Bodrum’un klasik, küçük, beyaz badanalı, kare balkonuna çıktı. Tam ayılamamıştı. Evi yüksek olmasa da ne olur ne olmaz diye demirlere tutundu ve sokağa doğru baktı.
        Evet. Gerçekten akşam olmuştu ve Bodrum’da olanlar, çoktan denizden çıkmış, evde hazırlıklarını yapmış ve sokaklara akın etmişlerdi. Eskiden kendisi de böyleydi. O da sabah erken saatlerde bu balkonda kahvaltısını yapar, henüz çok kirlenmemiş olan Bodrum Merkez’de yer alan sahilden denize girer, akşamüzerine doğru eve dönüp, duşunu alır. Hazırlığını özellikle de makyajını yapıp, harika elbiselerden birini seçip, sevgilisinin kapısına gelmesini bekler ve onunla akşam yemeği yemeğe giderdi.
       Dışarıda gezinen hoş giyinişli, alelacele hazırlanmış, yarı ıslak saçlı kadınları görüp, kendine iç geçirdi. Sonra sokağı boylu boyunca gözledi. Hınca hınç doluydu. Daha da eğlence vakitleri de tam gelmemişti. Şu saatler, restorana gidip, akşam yemeği yeme saatleriydi. İçinden: “Ah benim gençliğim” diye geçirdi.
İki adım kadar geriye giderek, balkon masasını kaplayan oyalı örtünün üzerinde duran sigara paketinden bir sigara çıkarttı, ağzına koydu ve derin bir nefes çekerek yaktı. Bir derin nefes daha çekti. Bu sefer dumanı kesik kesik dışarıya saldı. Masanın üstünde duran, mermerden kül tablasının içine sigarasını yerleştirdi.
       Sigarası, kül tablasında hafif hafif yanarken, o da mutfağa doğru biraz hızlı adımlarla gitti. Buzdolabını açtı ve her zaman içtiği markadan olan rakısından büyükçe bir rakı bardağına sek rakısını koydu. Eli sürahiye gitse de kendi kendine: “Yahu bunun da seki bambaşka güzel. Her şeyi sadesi güzel olduğu gibi…” dedi. Elinde rakısı, balkona gitti. Masaya bardağını koymadan bir yudum aldı, içti. Ardından sigarasından uzun bir nefes çekip etrafa baktı.
         Yine balkonun demirlerinin oraya doğru gitti ve aşağı eğildi. “Ah!” dedi kendi kendine. “Şimdi beni bekleyen olacaktı da şu aşağıda, ben de rakı bitene kadar onu bekletecek bir de makyajı da yapıp öyle inecektim.”
Balkon duvarına asılı saatine baktı. Önemli bir porselen markasının hediyesiydi. Hala mükemmel çalışıyordu. En az yirmi yıllıktı. Hey gidi hey! Onun verildiği zamanı anımsadı. Simsiyah bir elbisenin içinde, üzerindeki taşlar, renkli ışıklarla parıldarken, altın rengi bir tepsi içinde yanında iki şampanya ve üzerine dökülen gül yapraklarıyla ona verilmişti.
Kolay değil. Yılların Safişiydi o. Ünlü sahne yıldızı Safiye. Kim bilir kaç yıl olmuştu? O sahnelerdeki, parıltılı elbiseli Safiye olmayalı kaç sene, kaç ay, kaç gün geçmişti. Sevgilisinin onu en ön masadan, çılgın alkışlarla izleyip, ona iltifat edip, laf atanlara sert bakışlarla karşılık verdiği günlerin üzerinde neler neler geçmişti. Hatta o sevgilisi…
     Rakısından büyükçe bir yudum alıp, içeriye geçti. Plakların olduğu çekmecesini açıp, içeriden kendisine ait bir plağı eline aldı. Balkona doğru yürüdü ve masanın üzerine koydu. Sigarasından bir duman daha çekip bu sefer de içerideki plakçaları balkona doğru getirmeye çalıştı ama getiremedi. Bir daha denedi ama yine ağır geldi. İçten içe kendine güldü. Sonra yürüyüp, balkondan plağını aldı ve plakçaların yanına getirdi.
       Dışarıdaki sesler gittikçe artıyor saat de dokuza doğru ilerliyordu. Ah sevgilisi! Son sevgilisi. Birazdan kapısını çalacak, o da makyajı tamamlanmış olarak, tüm dişiliğiyle kapıyı açıp, onun karşısına çıkacak ve onun koluna girip Han Restoran’a gidip akşam yemeklerini yiyecekler ardından da sahnesi varsa sahne alacağı yere gidecek yoksa da bir yerlerde içip, eğlenecekler gecenin derinliklerinde de Halikarnas’ta eğlencenin zirvesine ulaşacaklardı.
         Ah sevgilisi! Son sevgilisi, başka biriyle evleneli tam otuz sene geçmişti. O şaşalı günler biteli. Makamlı şarkıları okuyup da hayranlıkla izleneli tam otuz sene. Popüler müziğe yenilip, o gazinolar dağılalı otuz sene geçmişti. Kendisi de seksen yaşlarına varmıştı. Şimdi sevgilisi gelip, onu çıkartmaya kalksa hali de yoktu. Adamın var olan çocuklarına bir de üstüne yeni evlendiği kadından da iki çocuğu olmuştu. Şimdi Bodrum’un merkezinde değil, çok daha lüks bir sayfiyesinde, ailesiyle keyfine bakıyordu.
        Peki ya öncekiler? Bu adam için vazgeçtikleri? Onlar da çoktan torun torba sahibi olmuşlardı. Hatta bazıları ölmüştü. Haberlerini arada başka kişilerden ya da gazetelerden alıyordu. Hele bir tanesi vardı ki… Belki de çok iyi bir insan olduğu için en çok taviz verdiği adamdı. Ah o iyi adam. Ah o sandığı adam, insan kaçakçılığı yaparken Bodrum’dan yola çıkıp Kos açıklarında teknesiyle batıp ölmesin mi? Nasıl da insan sarrafıydı? Belki, tam da bu sebepten, şu yaşında yalnız kalıvermişti. Kimsesizdi. Arada birkaç eski hayran, balkonda onu görüp, hasbelkader tanıyıp selam verince, kapısını çalınca geçip gidiyordu yalnızlığı.
        Artık dışarı da çıkabilecek dermana sahip de değildi. Marketten alacaklarını istiyor, onlar da getiriyordu. O, sahnelerde saatlerce şarkılar söyleyip, dans eden Safiye, şimdi yalnız ve yaşlı Safiye kadın olmuştu. Sanmayın ki lüksünden ve modasından vazgeçmişti. Hala o harika kıyafetlerini evinde giyiyordu. Kimse görmese de o, aynaya bakıp, ünlü sanat musikisi yorumcusu Safiye’yi aynada izliyordu.
       Hey gidi yalnızlık hey! Han Restoran’da acaba yediği yemekler aynen duruyor muydu? Şimdi yalnız gitmek de olmazdı? Koyardı be! O sevgilili masalar. Sonradan gelen arkadaşlarla on, on beş kişi oluşlar.
İçinden: “Aman…” dedi ve plakçaları ayarlamaya devam etti. Sonrasında şarkılarını okuduğu plağını alıp, plakçalara koydu. Hafif cızırtılardan sonra şarkı giriş yaptı. Sonra…
       Sonra o ünlü şarkıcı Safiye, plakçalardan okumaya başladı:

SENELER NE OLUR GELMEYİN ÜSTÜME
SAATLER DURUN BİRAZ ÖMRÜM BİTİRMEYİN

       Şarkı çalarken: “Ah gençliğim” dedi ve rakısından bir büyük yudum daha aldı. Hafif sarsıldı. Ayakta dururken rahat edemeyeceğini anlayarak, yakındaki sandalyeye oturdu. Bir yudum daha aldı: “Ah ah o günler” dedi kendine. Duvardaki takvime baktı; hala inadına o yılın takvimini kendine getirtirdi, hangi yılda olduğuyla tekrar yüzleşti. Seksenli yaşlardaydı bir daha anladı. Yine Bodrum’da, sıcak bir gün batımı sonrası akşamındaydı. Ama artık seksenlik Safiye’ydi. Oturduğu yerde öylece durdu. Her dizede, rakısından bir yudum daha alarak şarkısını dinlemeye devam etti.


GALİP UÇAR

Hikâye 7 Aralık 2024 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır

23 Nisan 2024 Salı

O ÂNI BİR DAHA GÖREN OLMADI SESLİ HİKÂYE OLARAK HAKAN ANİK'İN SESLENDİRMESİYLE YAYINLANDI

 Galip Uçar'a ait olan O ÂNI BİR DAHA GÖREN OLMADI adlı hikâye, Hakan Anik tarafından, sesli hikâye olarak seslendirildi.

Hikâyeyi dinlemek için O 'ANI BİR DAHA GÖREN OLMADI linkinden dinleyebilirsiniz

Proje, Galip Uçar tarafından, görme engelliler ve yolculuk yaparken yahut sadece sesli olarak hikâye ve şiir dinlemek isteyenler için uygulamaya geçirilmiş sesli şiir ve hikâyeler projesindendir.