Blog Ziyaretçi Sayısı

Ara ve Bul

Blog Site Translation

türk edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türk edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Şubat 2024 Pazar

Dİ'Lİ GEÇMİŞ ZAMANDA BİR YAŞAM

 

Gökte ateş saçarak bir yıldız kaydı

Buradaki inançlara göre o bir candı

Belki bir sevdiği vardı

Kimbilir kime yardı

Deniz kenarına bir cigara sardı

Durup durup ağlardı

Bazı bazı gülerdi

En sevdiği oyuncağı bebekti

Gözlerinden bakan mavi bir melekti

Hayatta en çok yediği de kelekti

Güldüğü anlar çok seyrekti

Bir zaman bir işe girdi

Yoğun işin ortasında verilen maaş asgari ücretti

Büyük şehirde yaşamak tam bir rezaletti

Dönse şehrine bekleyen onu birkaç saçma atan tüfekti

Onun kaçtığı töreydi

Elbette umutları vardı

Bir gün gazeteye resmiyle basıldı

Bulunduğu bir ortamda güzelliği dehşetti

Muhabirler onun hayranlıkla seyretti

Sokaklarda kayar gibi giderdi

Gülüşlerinden esen yemyeşil bir bahardı

Yine hayallerine daldı

Bir sabah köşe başında beynine giren kurşundu

Üzerine serilen siyah beyaz bir gazeteydi

Gazetenin üstündeki onun resmiydi

Karlı bir kış sabahı gömüldü

Yaşadığı gibi sessiz bir şekilde gitti

Sevdiği insanlar mezarı başında yıkıldı

Kendi gibi beyaz bir kefene sarıldı

Cenazesi ikindide kılındı

Belki de sadece bir yıldızdı


GALİP UÇAR                                        2013 SAHRAYICEDİT


Şiir 25 Şubat 2024 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır

Şiir okuma linki: Dİ'Lİ GEÇMİŞ ZAMANDA

21 Mart 2023 Salı

İMSOMNİK GECELERİN ÖYKÜLERİ

Basılan ilk kitabım, "İmsomnik Gecelerin Öyküleri", Parya Kitap tarafından yayınlanmış ve satışa sunulmuştur

18 kısa öyküden oluşan kitap, çeşitli yerler ve çeşitli olaylardan kurgulanmış birbirinden bağımsız öykülerden oluşmaktadır



kitabı şu linkten satın alabilirsiniz: İMSOMNİK GECELERİN ÖYKÜLERİ SATIŞ YERİ



1 Aralık 2022 Perşembe

ARALIKLAR

Saçlarından fırlayan rahvan atlar
Dört nala koşarken üstüme üstüme
Bir esmer kadın güzelliğinde
Ve yaz günüdür ille de
Ne dağlarda gezen yörükler
Ne şehrin gri evleri
Bir nehir akar
Can verir
Bakışlar ah bakışlar
Öylesine yakın
Derin çok derin
Uzak ulaşılamayacak
Kemer tokalarının ışıltısını saran
Simsiyah derilerin esaretinde
Deliklerden sızdığı kadardır şimdi aşk
Aralık günü belki güneş doğuracak
Bir aralık hayatı yaşatacak
Ah kuşları uçacak
Çiçekleri açacak kulak üstlerinde
Okşanan yanak kızarıklığı utancında
Seherlere uyandıracak
Belki farklı farklı şehirlerde yaşatacak
Ama illa ki imkansızı barındıracak

GALİP UÇAR            2022     KARAKÖY

Şiir 28 Kasım 2022 tarihinde Zamansız Dergide yayınlanmıştır


Şiiri okumak için: Aralıklar

8 Mart 2022 Salı

GÜNEŞİ SANDALIMA KOYDUM

 

Güneşi Sandalıma Koydum


Güneşi sandalıma koydum
Kirletmesinler diye
Seher vaktinde
Asıldım küreklere
Çek babam çek
Aslan balıklarının kortejinde
Gümüş balıkları deniz fenerim
Tanrıların korkaklığı olan
Dağlara ada dağlarına doğru
Çalınmış ateşlerinden de büyük
Bir yükü sırtıma yükledim
Kıyılarına vardım
Ve kafa tuttum onlara
Saklandılar kaçtılar
Kirlettirmedim güneşi
Günün kalabalığına
Riya sürdürmedim
Bir parça ışın verdi bana
Ellerim aydınlık
Sür dedi başına
Sürdüm
Daha sür dedi
Sürdüm derin derin
Şimdi dedi dokun kıyılarına denizin
Dokundum
Açıldı dalgalardan perdeler
İstiridyelerin ağzı açıldı
Binlerce inci atladı kumul yüzeye
Adım adım birbirlerine yaklaştı
Birleştiler bir anda
Ay oldular
Bir ışın daha verdi güneş
Değdir dedi elini inciden aya
Değdirdim
Sedefleri parladı
Ve yükseldiler o an göğe
Üfle dedi güneş
Üfledim
Çıktı inci birliği fezaya
Parladı göğün en ortasında
Şimdi dedi bir yosun al
Aldım elime yosun demetini
Bağla yosun demetiyle
Denizin bir yanıyla bir yanını
Daima birlik olsunlar
Ayrılmasınlar hiç
Birbirlerinden hiç kopmasınlar
Bir dalgayı tuttum
Sonra diğer dalgayı
Bağladım yosunlarla birbirlerine
İnciden ay parladı
Yakamozunu düşürdü
Yosun bağından dikiş izine
O gün bugündür
Bu izleri gören olmadı
Güneşi sakladım
Bir ada dağının sırtına
O gün bugündür bilen olmadı
Güneşi bulup da daha
Kirletebilen olmadı
Kayık desen
Sakladı deniz göğsüne
O gün bugündür
Soran olmadı
Çalınan ateşi koydum elimle
O gün bugündür
Çalan olmadı
Dağ başlarını temizleyeli
Yücelere saklanabilen olmadı

GALİP UÇAR   2022 MART

Şiir 08.03.2022 tarihinde Zamansız Dergi'de yayınlanmıştır

Şiir okumak için: Şiir Linki

12 Şubat 2022 Cumartesi

KULE DİBİNDE

 

KULE DİBİNDE


Dayamışız sırtımızı Galata Kulesi’ne
Elimiz elimizde
Damarlarımızda az önceki kırmızı şarap
Cilası olan beyaz şarapla savaşıyor
Bakmıyoruz gözlerime
Bakmadan bekliyoruz
Hiçbir medeniyet yuva olmamış bize
Hiç bir kültüre ait değiliz
Ama hepsi biziz
Dudağımızda eskimiş bir tada karışmış pas
Dilimiz yorgun
Boğazımız yanık
Terimiz karışmış gözbebeğimize
Kirpiklerimizde bakışlar yanık
Bir kedi geçiyor
Umursamadan bizi
Bir martı uçuyor üstümüzden
Hezarfen misali
Gecenin şaşasından eser kalmamış
Gündüze ise daha çok var
Parmak uçlarımıza sirayet ederken
Akşamın uyuşukluğu
Üstümüz başımız kirli mi
Biz kirli miyiz
Kirlendik mi biz de
Kirlettik mi
Bilmiyoruz
Fransızca şarkılara Rum ezgileri karışıyor
Bir İtalyan şarkıcı söylüyor bunları
Yahudi bir akordeoncu eşlik ediyor
Siyah bir şise yuvarlanıyor yokuştan aşağıya
Sokak lambalarının sarı spotunda
Alkışlıyor meddah izleyenleri meydanlara doluşmuş
Sırtımızda Ceneviz soğuğu
Birikintilere ay vuruyor
Bir bıçak yırtıyor tualleri
Tomtom’a doğru bir köpek kaçıyor
Biz sırtımızda Ceneviz taşları
Uzaklarda Konstantin
Yakınlarda işgal güçleri
Tadı bozulmuş caddenin
İlhamı kalmamış
Bir Fikret bunalımında
Sırtımızda Ceneviz baskısı
Atlılar çekerken kabinleri
Tünel sarsıntılarında
Ellerinde uzun sigaralıklarla
Yosmalara taş çatlatıyor fahişeler
Yüksek Kaldırım’dan yukarıya
Saklanıyor kuytu köşelere aydınlar
Terzihanelerde İngiliz kumaşlarının seriliş sesleri
Fransız stili kesen makasların demir çığlıkları
Kuleden atlayanlara şiirler yazılıyor
Dibindeyiz
Bekliyoruz
Bakmadan gözlerimize
Biz böyle ölene dek
Yağmur hiç kesilmesin diye

GALİP UÇAR      GALATA 2022

Şiir Kirpi Edebiyat Dergisi'nde (74. Sayı) 10 Şubat 2022 tarihinde yayınlanmıştır

Şiiri okumak için : Şiir linki

8 Ocak 2022 Cumartesi

KESTANE SOKAK

 

Kestane Sokak


Birazdan geçecektir
Gözlüklerinin buğusuyla
Başı öne eğik
Siyah saçları yanlardan kıvır kıvır dökülen
Kırmızı pardesölü kadın
Damlardaki karın rüzgara kattığı ayazla
Ayazağa’dan bu yana esen
Prusya mavisi gözleri
Ve Alman parlak beyaz teniyle
Yaşamına anlam arayan
İrice sarışın öğrenci kız
Nefes nefese tırmanacaktır
Hemen ardından
Birbirine karışmış
Siyah kıvırcık düzensiz sakalı
Esmer teninde siğiller yara berelerle
Göbeği kendinden önce yürüyen
Biçimsiz adımlar atan
Kılığı kıyafeti bozuk
Ama içi bilinmez
Önyargıyla dağıtılmaya hazır adam
Tırmanacak merdivenlerin kestiği kaldırımdan
Üst mahallelere doğru
Pembe çantası sırtında
Mavi beslenmesi elinde
Beyaz sakallı
Gri bereli
Sırtında haki montu eskimiş
Solunda kız torunu
Sağında erkek torunu
Yürüyor aşağıya doğru
Ergen çocuklar siyah kıyafetleriyle yürürken liselerine
Yaprakları dökülmüş kızarmış ağaçların durgunluğu
Eskimiş imar bloklarının yüz soğukluğu
Tek başına yalnızlığını yaşayan zeytin ağacı
Sapsarı ayvalar ve çürük çarık elmalar
Parkların duvarlarında rastgele yazılar
Taşları buz kesmiş beyaz mezarlar
Boyaları dökülmüş okuldaki duvarlar
Tartan pistleri sökülmüş parklar
Aniden gündüzü hissedip ışıkları sönen lambalar
Dört yol ağzından nasıl geçerim diye düşünen insanlar
Bir kedi arabalardan kaçıp da büfe ardına sığınırken
Metrodan işçiler çıkıp da gözleri güneş görüp kamaşırken
Levent üzerinde bir pembe gün uyanırken
Bir sabah erken
İstanbul’un kuzeyinin başlangıcındayken
Olanlar budur Kestane Sokak’ta yayan

GALİP UÇAR / 2022 EYÜP

Şiir 8.01.2022 tarihinde Zamansız Dergi'de yayınlanmıştır.

Şiir linki: Şiiri okumak için

22 Kasım 2021 Pazartesi

PROLETERYA

 

PROLETERYA


Güneş henüz yükselirken çıkar yollara

Üstlerinde aldıkları yılı dahi hatırlamadıkları montlarıyla

Çiy düşmüş camların önünden geçerek

Elleri üşüyerek yürürler duraklara

Akıllarında bin bir soru

Yüreklerinde geçim derdi

Ne günü anlarlar

Ne de geceyi

Kurulmuş bir saat gibi

Gelip geçer zaman

Onlar yelkovanın oynadığı kaderlerinde

Zoraki dönen bir akrep

Çevirirler çarklarının memleketin

Yok parasına

Ay sonunu görebilmek için

Yok pahasına sattıklarının hüznü

Geleceksizliğin umutsuzluğun hüznüne karışır

Uyanır sabahın en erkeninde


GALİP UÇAR EKİM 2021


Şiir Kirpi Edebiyat Dergisi'nde 22.11.2021 tarihinde yayınlanmıştır

Şiir Linki: Şiir Linki

2 Kasım 2021 Salı

Sahil Türküsü

 

Sahil Türküsü


Birazdan dağların ardından
Portakal rengine çalıp
Batacak güneş
Ne çare
Ama dalgalar
Bitmeyen bir şarkının
Sonsuz dansında
Adımları bir ileri bir geri giden
Uslanmaz usanmaz bir kavalye gibi
Bazen sararak belini
Bazen tutarak elini
Bazen yaslanarak omzuna
Vuracak sahildeki çakıl taşlarına
Gökyüzü ayı çağıracak sahnesine
Önce mavi giyecek
Sonra en şaşalı ve parlak
Beyaz elbisesiyle çıkacak ay
Ve yıldızlardan kurulu orkestrasını
Takdim ederek
Başlayacak gece şarkısına
Bir yengeç yürüyecek kumlarda
Bir deniz tavşanı savrulacak kıyıya
Yosunlar dağılacak şarkının hüznünden
Islak kumlar kuru kumlara kenetlenecek
Midye kabuğunu biraz sıyırıp
Soprano sesiyle eşlik edecek
İstiridye durur mu
Kocaman açıp da ağzını
O bariton sesiyle
Bastıracak tüm vokalleri
Ufukta karanlık maviyi yenecek
Bir gece sahilin türküsü
İşte böyle söylenecek

Galip Uçar 2021 Ekim

Şiir 2 Kasım 2021 tarihinde Zamansız Dergi'de yayınlanmıştır

Şiir Linki: Şiir linki

23 Ekim 2021 Cumartesi

AY DÜŞÜNCE

 AY DÜŞÜNCE


Ayın en karanlık olduğu gece, sadece adaların altın renkli ışıkları varken ayın en karanlık gecesini yaşıyordu. Elinde bira şişesi, yanı başında daha geçen gün baş döndürürcesine esen lodosun kalıntıları, yoldaşı, deniz kabukları, midyeler. Maviliği kaybolmuş denizin dalga seslerinin "sâbâ makamında" söylediği şarkıya martı çığlıkları eşlik ediyorken uzaktan bir küçük tekne göründü. Elini kaldırıp selamlayası geldi, vazgeçti. Hem o karanlıkta ve o kadar uzakken teknedekiler onu nereden görecekti ki... Bir yudum daha aldı içkisinden, artık içki de pek etki etmiyordu. Hani gençlik yıllarında ağız buruşturan ya da keyif aldıran bir tat da kalmamıştı damağında. Su gibi içip gidiyordu.

İçinden, Demek ki yaşanılanlar daha acıymış, kaybedilenler ise keyiflermiş, diye geçirdi. Gecenin dördüne geliyorken dakikalarca aralıkla, koşan insanların adım sesleri haricinde sadece dalganın "sâbâ makamı" duyuluyordu. Şimdi başkasına anlatsa, dalganın da makamı mı olurmuş derler diye kimseye de söylemiyordu. Ama insan gece yalnızcen en çok bulur ya kendini, işte o anlardan biriydi. Çok gelmişti bu kıyıya. Çok içmişti şu taşların üstünde. Taşlar dayanıksızdı. Her lodos vurduğunda illa kayboluyordu bir küçük parça yahut kütle kütle büyük parçalar. Yani her gelişinde aslında başka yerlere oturuyordu ve derdini başka şeyler dinliyordu. Aslında matematiğe de pek inanmayışı bundandı. Nasıl yani, şimdi bir kurşunkalemin yanına bir kalın ve renkli tahta kalemini koyduğunda nasıl iki ederdi ki? Bu kalın kaleme haksızlık değil miydi? O ki diğerine göre dünyada daha çok yer kaplıyordu. Yani iki olabilmek için 1 ve 1 gibi aynı gözükmeliydi ona göre her şey. Hatta elle yazılmış 1 ve 1 dahi ne kadar ikiydi ki. Belki yazılan kalemin ucu birinde daha aşağı kaymış ya da daha sert bastırılıp koyu olmuş olamaz mıydı? Kısacası dünya haksızlık üzerine kuruluydu. En çok inandığı da buydu. Bu haksızlık yüzünden zorunlu alışverişleri haricinde matematiğe inanmazdı.

Belki basketbol oynadığı anlarda, ki çok ama çok eskidendi o günler, parabole inanabilirdi. Sonuçta topun havalanması ve düşmesi bununla açıklanabilirdi. Ama zaten bırakmıştı basketbolu da. Hem zırt pırt sakatlık yaşıyor, oynadığına da pişman oluyordu her defasında. Akşama çektiği ayak ağrıları, yorgun argın eve gelmeler, maç oynanırken güzel de sonrası kötüydü. Zaten her şeyin sonrası kötüydü. Konsere gidersin, mükemmel bir ses dinlersin, sonrasında geç saatte eve dönmesi eziyet; aşk yaşarsın, başın döner, gözün kör olur, seversin seversin, kendinden verirsin, sonrası bir bahaneden kavga, küçük bir kabahatten ayrılık. Hep yani sonrası kötü oluyordu onun için. Şimdi de bira bittikten sonrası yine kötü olacaktı.

Çantasındaki tüm biralar bitmiş ama daha sabah olmamıştı. Aydınlıktan bir gıdım dahi haber yoktu. İnadına gözlerini Çamlıca'ya doğru çevirdi. Genellikle güneş önce o taraftan ışığını salardı İstanbul'un üzerine. Aslında neden oradaydı, niye içiyordu, ne derdi vardı ya da ne keyfi gelmişti de içesi tutmuştu, o da bilmiyordu. Anlamsızlığına içiyordu sanırım. Cuma akşamı bir yere gitmemiş, biralarını almış, sahile gelmiş, biraz çerez, eşliğinde uzun uzun karanlık ufuklara bakıyordu. O da birazdan sabah olunca bitecekti. Üşümüş müydü? Hayır. Yorgun muydu? Evet, hatta bir evet yetmez, çok yorgundu. Hayat çok yormuştu. İşini iyi yapsa da hak ettiği yerde değildi, ülkedeki çoğu kişi gibi. Maaş desen tabii ki hak ettiğini almıyor ve hak ettiği gibi harcayamıyordu. Ama illa ki güzel şeyler alıyordu hem kendine hem almak istediği kişilere. Ama insanlar da çok yoruyordu.

Takıntıları çoktu. Ne bileyim bir şeyler olmak istiyorlar, bir şeylere katılmak istiyorlar, kendilerini kanıtlamak istiyorlar. Yahu durun. N'apıyorsunuz. Belki birazdan bir deprem olacak, tsunamisi, yok dolgu alan çökmesi, enkaz altında kalması bir şekilde bu dünyadan kopup gideceksiniz. Bu neyin koşuşturması. Şu sahil boyundan yürüyenlerin kaçı denize dönüp bakıyordu. Hep aynı yer, aynı manzara diye, bir hedefe kilitlenilmiş, ya muhabbet, ya koşu hedefleri, denize bakmadan geçip gidiyorlardı. Şu çimenliklere denize sırtı dönük oturanlar vardı yahu. Ayıptır, hangi şey böylesi huzur verir? Ne de var böyle uçsuz bucaksız rahatlama?

Deniz bu deniz, neyle kıyas edilebilir ki? Tam da bu nedenle her haftanın sonunda, evi yerine geceleri soluğunu burada alması. Tam da bu nedenle derdini kimseye değil de denize dökmesi. Tam da bu nedenle denize bakıp da hiç konuşmaması. Konuşmazdı çünkü deniz her şeyi anlardı. Deniz bakardı o sahil kıyısında oturana ve ona uygun "sâbâ makamında" şarkısını çalardı. Son bir yudum daha aldı içkisinden, uzakta adalara baktı. Sokaklarındaki lambaları ışıl ışıldı. Evlerin ışıkları ise ölüm gibi karanlık. Kapattı gözünü, biranın son damlalarının tadını çıkardı ve göğe dikip başını açtı gözlerini. Ay düşmüştü gecesine, en parlağından. En karanlık geceye ay doğduğunu görünce, haksızlıklar gözünün önünden geçti. Yaptıkları, yaşadıkları, yaşatıldıkları. Derin derin baktı aya, öylece kaldı. Birkaç özür diledi kendince ama hiçbir özür duymadı...

GALİP UÇAR

Hikaye 19.02.2020 tarihinde Oggito Dergisi'nde yayınlanmıştır

Hikayeyi okumak için: Hikaye Linki

O ÂNI BİR DAHA GÖREN OLMADI

 O ÂNI BİR DAHA GÖREN OLMADI


Vodina Caddesi'ni ağır adımlarla geçerken eski evlerin solgun ışıkları üstüne vuruyordu. Mutlu değildi. O da biliyordu ki ait olduğu yer orası değildi. Mutsuzluğu her halinden belli oluyordu. Daha sabahleyin işyerinde saçma sapan bir nedenden sinir patlamaları yaşamış, haklı da olsa kendini haksız duruma sokmuştu. Sonrasında yol cehennem gibi geçmişti. Hayatında ilk defa, yolda olmayı ve etrafı izlemeyi bu kadar çok seven adam, trende uyuklamıştı ve hatta neredeyse ineceği durağı kaçıracak olmuştu. Sağındaki banka atm'sine baktı. Elini pantolonunun sağ cebine attı, birkaç bozuk para vardı, sol cebini kurcaladı. Parmağındaki aslanlı yüzüğünün ağzında yer alan dişler yüzünden eli tam olarak cebine giremedi. Buna da çok sinirlendi.

"Öfff" diye bir ses çıkararak yürümeye devam etti. İçinden, Zaten bugün de yatmamıştır. Neyi bekliyorum ki, diye geçirdi. İlerideki karanlık sokaktan içeri girdi. Balat'ın eski cumbalı evlerinin arasından adım adım geçerken birden aklına, döndüğü yer geldi. Hafiften bir iç geçirdi. Sonra daha derin bir solukla iç geçirdi. Anlamsızca etrafına baktı. Kesinlikle buraya ait değildi. Ne bu evler ne bu sokaklar oydu. Sokağın üzerinde yer alan oval ışık rüzgârdan bir o yana, bir bu yana sallanırken, mutsuzluğu da içinde deliler gibi sallanıyordu. Hayır başı dönmüyordu ama içini sanki bir şeyler kemiriyor ve içten içe onu eritiyordu.

Sokak ayrımına geldiğinde tulumbacının önünde biraz durdu. Tatlıları seyretti. Aç değildi, canı da aslında tatlı çekmiyordu ama tulumbayı yemeyi de çok ama çok severdi. Zaten canı çekse de dükkân kapalıydı. Sanırım sadece onu sevindiren bir şeyleri görüp, azıcık da olsa mutlu olmaktı amacı. İkiye ayrılan yolun sağ tarafından yürüdü. İrili ufaklı kafelerin arasından geçti ve işkembe kokularının arasında trafik ışıklarına vardı. Gecenin soğukluğunu burada, trafik ışıklarında dururken iyice hissetti. Sonuçta karşısı Haliç'ti ve deniz kıyısında, bu yağmursuz kış gününün soğuğu daha da beter olacaktı. Ama içinden, Deniz illa ki iyi gelir, denize varmalı, deniz havasından iyisi var mı, diye söylenirken yeşil ışık yandı. Hızlı adımlarla ilk caddeyi geçip otobüs durağının oraya vardı. Diğer caddeye gidene kadar yine kırmızı ışık yanmıştı. Şöylece etrafına baktı. Rüzgârdan savrulan ağaçlar, karanlık, yıldızsız bir gece, yerlerde dal kırıkları, tek tük geçen arabalar... Hiçbirinin bir anlamı yoktu onun için. Sonra arkasını döndü. Balat'a baktı. Eski, bakımsız evlere, kör bakışlarla karanlık bakan dükkânlara, tepelerdeki çarpık apartmanlara, hepsine iyice, derin derin baktı. Yaşadığı evin yokuşuna doğru gözlerini çevirdi. Apartmanların arasında evini seçemedi. o kadar kalabalıktı, o kadar yığın yığındı ki bakarken dahi boğulur gibi oldu.

Oysa evin terasından baktığında Üsküdar'dan süzüle süzüle gelen vapuru ve onun bir o kadar aheste dalgalarının maviliklerde yayılışını seyrederdi. Bu seyir hali belki de onun, buradaki en ve tek mutlu olduğu anlardı. Ama o anlara da ancak çamaşırları asarken sahip olabiliyordu. Hani kaç ay olmuştu bir kez dahi çıkıp da terasta, elinde kahve, Haliç'i ve yedi tepeyi izlememişti, sadece keyfi olsun diye. Ya terası yıkarken, ki martılar sağ olsun çok pisletirlerdi ama o da onları ekmeklerle ve bulgurla beslemeyi çok severdi ve mükafat olarak da martılar dışkılarıyla ödüllendirirdi ya da çamaşır asarken ancak teras keyfini çıkarırdı. Zaten o an sevdiği kadın da evi topluyor ya da temizliyor olurdu. İşbölümü yaptıklarında yükte hafif ama canı da en yakan, özellikle de içi yakan işler hep ona düşerdi. Çünkü alışık olduğu yaşam tepelerin ardında, göklere uzanan yüksek binalardaydı. Zaten bu saatte de çıkıp gezme nedeni oydu. Onu bu ülkede hiçbir zaman anlamayıp, sıkıntılara düşüren insan kitlesiyle aynı yerde yaşıyor ve orada da farklı giyinip, farklı sözlerle konuştuğundan garipseniyordu. Kısacası birkaç kilometre ötede alıştığı yaşamdan uzakta, sanki çok uzak bir gurbetin garibiymiş gibi yaşıyordu. Işıklar yanında yine ağır adımlarla karşıya geçti ve inşaat sahasının içinden geçip, halı sahanın yanındaki kaldırımdan sahile doğru yürüdü. O an, sanki ona hoş geldin der gibi bir ağaç rüzgârın sertliğine kapılıp aşağı yukarı dallarını eğdi. Bulutların arasından parlak bir yarım ay belirdi. Adım adım denize yaklaştı. Derin bir nefes çekti, başına ağrılar girdi. Geçsin diye daha derin bir nefes çekti, İçi yandı, başı daha da ağrıdı. "Off," dedi, denize baktı. "Bana bu denizin bu yakası haram sanki, bana bu evler, bu semt haram." Mutsuzluğunu yanı başına oturduğu Haliç'e anlattı. O ânı bir daha gören olmadı


GALİP UÇAR

Hikaye 4.02.2020 tarihinde Oggito Dergisi'nde yayınlanmıştır

Hikayeyi okumak için: Hikaye Linki

İÇİNDEKİ AŞKALE

 İÇİNDEKİ AŞKALE


Sakin sakin, tren garına doğru yürüdü. Mor çantasının fermuarını aheste bir şekilde açıp, içini karıştırdı. Sırada bekleyen yoktu, acele etmesine de gerek yoktu. Tren daha gelmemişti. Sabahın bu saatlerinde, yaz günü zaten pek kimse kullanmazdı bu istasyonu. Bir iki defa daha karıştırdıktan sonra ulaşım kartını buldu, turnikeye bastı. Aheste adımlarının sesi boş istasyonun içinde yankılandı. Kalın topuklu, kırmızı ayakkabısıyla yürüdükçe sanki bir askerin postallarının sert sesi yankılanıyordu. Bir duvarın köşesine doğru geçip sırtını yasladı. Ulaşım kartını çantasına yerleştirdi ve kapadı. Camlardan içeri sızan güneşin yarattığı gölgeler gözüne takıldı. Önce gölgelere, sonra gölgesinin düştüğü objelere doğru gözlerini dikti. Biraz seyretti. Aslında her zaman gördüğü şeylerdi, istasyondaki direk ve cama yapıştırılmış afişin gölgesiydi bu. Çantasını sol koluna takıp diğer eliyle elbisesinin kalın askısını aşağı yukarı okşar gibi yapıp sıkıntısını geçirmeye çalıştı. Saatine baktı, daha birkaç dakika geçmişti. Cama baktı. Bu temmuz sıcağında içeride beklemenin daha serinletici olduğunu düşündü ama loş istasyon gittikçe onu boğuyordu. Zaten gece geç saatlere kadar çalışmıştı. Gece eve dönmek yerine ilk tren kalkana kadar beklemiş, masasındaki kâğıtlara bir şeyler karalamış, çoğunu da beğenmeyip, buruşturup çöpe atmıştı. Bir gıdım bile uykusu gelmemişti ama. Çünkü geceleri o kadar çok severdi ki; çoğu kez şafak vaktini izlemek için uyumadığı olurdu. Şafak vaktinin o mordan maviye dönen gökyüzü, ona heyecanların en büyüğünü yaşatırdı. Aynı lacivert geceden doğan turuncu güneşi izlemenin verdiği hazzın yaşattığı gibi, her şafak, ister kış, ister yaz olsun ona böyle duygular yaşatırdı. Hayatı boyunca çok izlemişti. Orta okuldan beri bunu alışkanlık edinmişti. Bazen ders çalıştığı masanın durduğu pencerenin önünden, bazen sevgisini açamadığı bir sevgiliyi özlediği ve sabahı ettiği; odasındaki tek kişilik koltuğundan, bazen sevemeyip onu çok sevdiğini bildiği ve ona teslim olduğu bir sevgilinin kolları arasında yatağından, çokça güneşin şafak vakti ufku yırtıp doğuşuna şahit olmuştu. Ama bugün başkaydı. Bambaşka bir duygu vardı içinde, bambaşka bir özlem. Pencereye dalıp gitti. Sonra aniden irkildi. Onu hayalinden döndüren ne diye etrafa bakındı, bulamadı. Bir an, minik siyah bir kedidir, sevip, oyalanırım diye düşündü. Bulamayınca üzüldü. O da bir kedi gibiydi. İçinde vahşi bir sarı kaplan yatarken, o minicik bir bedene sığınmış kara kediydi. İstasyona girdiği gibi aheste adımlarla binanın dışına doğru yürüdü. Ahşap kapıyı itip dışarı çıktı. Hava henüz çok ısınmamıştı. Görünmeyen denizin binaların arasında sızan serinliği raylara doğru esiyordu. Gökyüzüne baktı, hava apaçıktı. Bir tek bulut yoktu. O an sadece kendinin duyduğu bir türkünün girişi çaldı. Sonra sesi heyecanlı ve ürkek bir kadın sesi ilk sözlerini söyledi türkünün: “Ambela para para...” Türküyü mırıldanarak istasyonda bir o yana bir bu yana yürüdü. Sonra durdu, çantasını açtı, telefonunu eline aldı. Çalışırken sesini kapar, titreşim moduna alırdı, sesli hale getirdi. Bu arada mesaj var mı, yok mu? kontrol etti. Saatine baktı, sonra rayların uzağına. Trenden bir iz aradı, tam o an raylardan demirin ağır ve gürültülü sesi geldi ve nihayet uzakta trenin lokomotifinin görüntüsü. O bu sabah ne kadar ahesteyse, tren de sabaha inat o kadar hızlı yanaştı istasyona. Sert bir hidrolik sesiyle kapıları açıldı. İçeri girdi. Tüm koltuklar boştu ama oturmadı. Gidip bir pencerenin önüne, iki kolunu üst üste koydu. Onların üstüne de başını, ilerleyen trenin delip geçtiği semtlerin seyrine daldı. Hâlâ kulağında aynı türkü, hâlâ o kadının sesi sürekli dönüyordu. “Ambela para para...” Kendi de türküyü söylemeye devam etti. Siyah saçlarından kaşlarına doğru bir ter aktı. Tren hızla diğer istasyona ilerlerken Samatya civarındaki evleri seyretti. Tren raylara değdikçe koca bir tokmağın, raylara çiviyi sertçe mıhlarcasına çıkarttığı sese benzer bir ses çıkarıyordu. Durmadan çakıyor, çakıyor, çakıyordu. Terleyen alnı bir an buz kesti. Kulağında aynı sözler, “Ambela para para”, kulağında duyduğu dudağına ulaşıyor o da söylüyordu. Tren raylara vurdukça yaz günü üşüyordu. Türkünün sözleri dilinden daha sert dökülüyor, gözleri Samatya’ya daha donuk, yorgun bakıyordu. O an yaslandığı pencere kollarını dondurur gibi oldu. İçi ürperdi, korktu. İçinde bir boşluk oldu, ağlayası geldi. Bir şeyleri özler gibiydi. Birilerini özler gibi. Bir şeyler teninden yaz günü soğukla intikam alıyor gibi hissetti. Sığınacak bir yer aradı, kendini soluk soluğa bir koltuğa attı. Her nefesinin arasında o türkünün sözleri dökülüyordu dilinden: “Ambela para para...” Tren hızlanıp, raylara vurdukça nefesi de hızlanıyordu. Korkulu gözlerle sanki dehşet yaşamış gibi camdan Samatya’ya doğru bakıyordu. Kendini sakinleştirmeye çalıştı, yapamadı. Rayların sesinin ritminde, kulağındaki türküyü söylemeye devam etti: “Ambela para para, neylim aman, neylim aman…” Tren sert bir frenle istasyonda durdu. Hızlıca koltuktan kalkıp kendini dışarı attı. Gökyüzüne baktı. Bir tane bile bulut yoktu, hava sıcaktı. Temmuz sıcağı güne bastırmaya başlıyordu. Ama elleri kolları donmuş, içi buz gibiydi. İliklerine kadar titriyordu. Yaz günü Aşkale’nin dondurucu soğuğunu yaşadı o an. “Doğru yerde miyim,” diye istasyonun tabelasına baktı. Kocamustafapaşa İstasyonu’ndaydı. Biraz kendini toparlayıp istasyonun çıkışına doğru ilerledi. Kapıda bekleyen istasyon görevlisi onu gördü ve sordu: “Tanya iyi misin? Ne oldu sana böyle?” “İyiyim, iyiyim sanırım,” dedi. O sırada tren aniden kalktı, Tren demir raylara vurduğu an yüreği hopladı yine. Sanki üzerine bir kar yağdı, elinde eldivensiz tuttuğu, demir saplı bir çekiç, raylara kendi vuruyor gibiydi. Alnından akan ter kara kaşlarına gelmeden donuyordu. Eksi kırk derecede, bedelinin ne zaman biteceğini bilmediği bir sürgün gibi hissetti o an. Uzaklaşan trenin düdüğüyle irkilip kendine geldi. Görevliye derin ve ürkek baktı. Kafasıyla iyiyim gibi bir hareket yapıp merdivenlerden ağır ağır Samatya’ya doğru yürüdü.

GALİP UÇAR

Hikaye 26.12.2017 tarihinde Oggito Dergisi'nde yayınlanmıştır

Hikayeyi okumak için: Hikaye Linki