Blog Ziyaretçi Sayısı

Ara ve Bul

Blog Site Translation

art etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
art etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ağustos 2026 Salı

HÛLASA

 Hûlasa
Önce kendi kendimi öptüm
Tebrik ettim
Sonra
Oturup izledim
Hiçbir şeyleri olmayanların
Her şeylerini ellerinden aldıklarını
Durdum
Ellerimi sıktım
Tebrik ettim
Yol tükenmişti
Bir banka oturdum
Güneş tepedeydi
Yola koyulduğumdaki kadar
Yakıyordu güneş
Sözlerimin kısaldığı gibi
Yol da kısalmış
Tek hece boyunda da
Bitti
Söz ve sözcük cesetlerim
Muhtemel fosilleşmişti bile
Hatta
Duyanlarda
Salgınlar da başlamış
Belki veba olmuştu
O zamanki bakışlar gibi
İştahlı baygınlıkların
Paylaşım sorunlu parselizasyonlarından
Arta kalmış
Bölüne bölüne
Birleşik hale gelmek durumunda
Debisiz bir deniz kıvamında
İsyan etmektelerdir
Durdum
Gözlerimden öptüm
Kemirgenliklerin
Günahkâr yaralarının
İltahap tutmuş kabuklarını
İrin irin akıtıyorlarken
Ben kıyısına şezlong açıp
Uzanmışlığın en kara haliyle
Yoldaydım
Hûlasa
Yol bitti
Bu bankta
Soyundum derimden
Soymadan her cenah
Dediklerime
Söylediklerime
Anca geliyorlardı
Başında da
Sonunda da
Yüzümde
Sırtımda
Taş ezikleri
Çok şükür
Görmedikleri yeni yolda
Çoktan
Ayakkabımı
Toza bulamıştım


GALİP UÇAR                                      AĞUSTOS 2026    ORMANKÖY

Şiir 18 Ağustos 2026 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınmıştır

HÛLASA



 

14 Ağustos 2026 Cuma

HIŞIRDARKEN SENİN SESİNLE

 Yılkı atlarının nal seslerinde girmiştim bir şehire

Ağaçların yaprakları hışırdarken senin sesinle

Güneş solmaya yüz tutmuştu hayli turuncu

Kara tüllü kadınların bakışlarının hizasından

Bordo kumaşlı kahvehane sandalyelerinin seyranında

Sızlar bir eski yara arzu eder bir şeyleri adı konmaz

Sakala düşer iki damla yaş iki ayrı yana doğru

Biri senin adına diğeri yine senin adına

Kavuşturamam bir orta noktada

Ağustosun deli kışında

Beden üşür ten sızlar

Yürek alev alev

Patlar bir yerlerde volkan misali

Sızar çatlaklardan isyanı

Bülbülle baykuş dost olur o an

Kurulur çilingir masası

Ağaç yaprakları hışırdarken senin sesinle

GALİP UÇAR.          TEMMUZ 2026

Şiir 14 Ağustos 2026 tarihinde Zamansız Dergi'de yayınlanmıstır

Hışırdarken Senin Sesinle

25 Temmuz 2026 Cumartesi

GÜLTAÇ

 

Uzak dağların dahi tipiden görünmediği günlerdendi. Sabahın erken bir vaktinde, güneş; ki zar zor gökyüzünde görülürdü, cama vurup da evi aydınlattığı ilk an yatağından kalktı. Kardeşlerini bir bir kontrol etti. Hepsi uyuyordu. Parmak uçlarında yürüyerek odadan, kapıyı gıcırdatmamayı başararak çıktı. Hafifçe kapıyı kapadıktan sonra tekrar etrafı kolaçan etti. Anne ve babasının olduğu odanın kapısı aralıktı. Ağır adımlarla oraya doğru yürüdü. Annesi derin uykudaydı. Babası ise yoktu. Belli ki ya gece gelmemişti, ya da çok daha erken av ya da tomruk toplamaya çıkmıştı.

Babasının evde olmamasına çok mutlu oldu. Çünkü bu kara kış aylarında, evin boyunu aşan karlara çıkmasına hiç izin vermiyordu. Elinden geldiğince de kızıyordu. Hayatı boyunca aslında hiç kızamamış, kıyamamıştı. Erzurum’un güneyinde, soğuk mu soğuk, az haneli bir köydelerdi. Palandöken’e uzak olsalar da Erzurum’un olanca buzu, soğuğu köylerinde de vardı. Köy kış zamanı ıssızdı. Ne olur, ne olmaz diye babası çıkmalarına izin vermiyordu. Şu zamana kadar köylerinde ayı görmemişlerdi ama kurdu, tilkisi hep iniyordu. Bir de tepelerde arada sırada çığ da düşüyordu.

Bu tehlikelerin dışında babası Gültaç’a hiç kıyamıyordu da. Öyle ki annesi Gültaç’a hamileyken, Doğu’da her erkeğin, oğlum olsun beklentisi varken, babası hep kız istemişti. Hatta babası: “Eğer böyle ak bir kız doğur da doğurduğun gün senin başına şu dağlardaki gülleri toplayıp taç yapayım” demişti annesine. Öyle de yapmıştı. Gültaç tarlada doğduğu gün, babası akşamına gidip dağlardan gülleri toplayıp, karısına güllerden taç yapmış, kızının adını da Gültaç koymuştu.

Gel gelelim o gün babası yok diye Gültaç, kendini karlara attı. Bir o yana, bir bu yana koştu. Buzlu yerlerde koşa koşa kaydı. Evdeki; bir bölümü kırık leğeni alıp hafifçe tepelerden kaydı. Tam artık kendinden geçercesine eğlenirken, uzaktan bir kadının geldiğini gördü ve apar topar eve koştu.

Şalvarı ve üstü sırılsıklamdı. Bunu gören annesi; ona bağırdı, kızdı. O da üşütmemek için annesinin ısıttığı suyu alıp, hızlıca banyoya gitti yıkandı. Elleri kolları soğukla oynamaktan mosmor olmuştu. Yıkandıkça eski beyazlığına dönmüştü. Yıkanması bittiği an kapıya doğru geldiğinde, içeride bir kadının sesini duydu. Hemencecik üstünü kalın bir şeylerle giyinip, mutfağa koştu. Ocakta kaynayan çayı bardaklara döktü, sonra birkaç adım atıp, oturma odasında kim var diye baktı. Babası da gelmişti. Ona da bardağını koydu.

Bardağının yanına da babasının sevdiği kıtlama şekerini de uzunca haliyle tepsiye koyup, odaya doğru yürüdü.

Babasının elinde bir fotoğraf vardı, kadın da ona bir şeyler anlatıyordu. O an odaya girdiğini gören babası:

-“Heh işte! Gültaç’ım da geldi. Gel kızım otur” dedi ve çayları siniye koydurduktan sonra yanına oturttu.

Kadın, Gültaç’ı baştan ayağa bir süzdükten sonra: “Tü tü tü tü maşallah. Çok da güzelmiş. Yaşın kaç kızım senin?”

Gültaç cevap vermedi. Annesi de babasının gözlerine bakıp, onay aldıktan sonra konuşmaya başladı:

-“Ablam 24 oluyor bu sene.”

-“E biraz geç kalmamış mı? Kızım sen evlenmek için gecikmedin mi? Evde mi kalacaksın?”

Gültaç yine suskun kaldı. Bir de başını öne eğdi, öylece durdu. Babası sözü aldı:

-“Gültaç benim kıymetlim. Bizim buralar biliyorsun zordur. Annesine, bana hiç zahmet de çektirmedi. Ben de onu gözümden sakındım. Diğer kızlarım da öyle ama Gültaç başkadır. Eversem erken everirdim ama biz erken everildik de noldu? Kızım inşallah iyi bir adama gelin gidecek, vakti gelince. Geç kalmadık şükür”

-“Okuttunuz mu kızı?”

-“Yok göndermedim.”

-“Türkçesi var mı?”

-“Yok anlar ama konuşamaz. Okula gitmediğinden. Ben bile askerde öğrendim biliyorsun. Ne hanım, ne Gültaç, ne diğer çocuklarım, oğlanlar hariç Türkçe bilmiyorlar.”

-“Şimdi bey. Gelelim asıl söze. Bak sana fotoğrafı verdim. Bu da Erzurumlu, yiğitçe bir delikanlıdır. Vaktinde gurbete gitmiş. İstanbul’da kendi hayatını oturtmuş. Yaşı da geldi gelecek. Bizim de köyden komşuları oğlu. Namuslu, eli yüzü düzgün, evine bağlı, evi çekip çevirecek, eşine iyi avrat olacak bir kız arıyorlar. Ben de sizin köylü Mihman’ın hanımı Zelal’den duydum, senin kız varmış. O da anlattı, gözün gibi bakarmışsın. Maşallah gördüm

de çok da güzel, hanım kız olmuş. Ben derim ki, bak oğlan bu. Gelin bu kızı, bu oğlana gelin edelim. Gitsin İstanbul’da yuvasını kursun, evi barkı olsun, balalara karışsın.”

-“Vallaha iyi dersin, hoş dersin de, bu adamı tanımayız etmeyiz. Dediğin gibi iyi midir? Nerden bilek?”

-“Ben konuştum. Senin kızdan da bahsettim. Olurunuz varsa, biletlerinizi de ayarlayacak, sizi İstanbul’da ağırlamak ister. Gidip görün. Nerede yaşayacak? Nasıl bir adam? Gözünüzle görün. Gönlünüz de ısınırsa, kızın da oraları severse, sende he dersen olur bu iş.”

Biraz daha konuştuktan sonra kıtlama şekerinden büyükçe bir parça koparıp, ağzına da çaydan büyükçe bir yudum aldıktan sonra babası Gültaç’ın gözlerine baktı. Sonra da kadına dönüp:

-“E olur bakalım. Hele bir konuş.”

Kadın konuşma bittikten sonra köyden ayrıldı. O gece evde derin bir sessizlikle geçti. Zaten dışarıda da tipi hayli artmıştı. Elektrikler de gidince, gaz lambasını yakıp, sessizce oturdular. Arada babası bir iki türkü söyledi. Sonra herkes erkence yattı

Ertesi sabah, daha saat öğlene varmadan, kapıları çalındı. Gelen, dünkü kadındı. Elindeki üç bileti gösterdi ve konuşmaya başladı:

-“Bak bey. Bu hem senin, hem hanımının, hem de Gültaç’ın biletleri. Yarın akşama Erzurum’dan otobüsünüz kalkacak. Akşam sekize alındı. Hazır edin de gidin görün. İnşallah hayırlara vesile oluruz da bu akça kıza bir yuva kurmuş oluruz dedi.”

Ertesi sabah erkenden yola koyuldular. İki saate yakın bir yol çekip, Erzurum’a vardılar. Babası, sürekli kızına bakıyordu. Otogara yakın bir yerde cağ kebabı yapan lokantayı gördü. “Haydi” dedi “şurada bir cağ kebabı yiyek de öyle binek şu otobosa”

Cağ kebabını yediler, otobüse bindiler. Gece, hayli ayazdı. Üstlerine kalınca giyindiler. Otobüs kapalı olsa da içi çok soğuktu. Seher olana dek buz gibi otobüste yol yaptılar. Sabahsa dağların arasından sızan güneş, Gültaç’ın yüzüne vurunca uyandı. Yolu izledi. Saatler saatleri kovaladı. En nihayetinde İstanbul yazısını görünce heyecanla annesinin koluna vuruverdi. Annesi aniden uyandı. Kızgın kızgın baktı. Gültaç, annesine dönüp:

-“Bak ana, İstanbul”

Trafiğin zoruyla bir saat kadar sonra Boğaz Köprüsü’nden geçtiler. Kış günü, masmavi denize yukarıdan bakmaya hayran kaldılar. Gültaç, belki de biraz da bu sebepten İstanbul’dan kalmaya ısınıvermişti. Bir saat kadar daha gittikten sonra, ayakları şiş halde otogara vardılar.

Otogar’da kapkara, uzunca boylu bir adam, üstünde gri bir palto, altında eskimiş bir pantolonla onları karşıladı. Birbirlerine bakıp, kim bu acaba diye merak ettiler. Adam yanlarına yanaştı:

-“Babam hoş gelmişsen. Ver alam valizini. Zahmet ettirmeyek sana” dedi.

-“Hoş gördük, hoş gördük de sen kimsin?”

-“Babam ben Allahın emriyle kızına talip olan Gazanfer.”

-“Lo Gazanfer.”

-“He Gazanfer babam. Hoş gelmişsen. Ana sen de hoş gelmişsen. Hele buyurun taksi şurada.”

-“Hoş gördük de bize fotoğrafta başka adam gösterdiler. Sana hiç benzemez.”

-“Yok babam o benim biraz eski fotoğraf. Bibimgillerde bir o vardı.”

-“Yahu oğul. Oradaki adamın gözleri renkli senin kahve, oradaki adam kısaca sen maşallah dağ kimin. O fotoğraftaki sen değilsen.”

-“Babam benem. Haydi siz de yorgunsanız. Sizi otelinize koyak sonra yemekte konuşuruz.”

Taksiyle otogardan, otele gittiler. Otele varana kadar kimseden ses çıkmadı. Otele vardıklarında da orta düzey bir şehir otelinde olduklarını görünce, babası anlamıştı. Ne adam o fotoğraftaki adamdı, ne de o kadar varlıklıydı. Ama elden ne gelsin.

Yerleştikten sonra aşağıya inip, adamla buluştular. Yemek yediler, konuştular. Adam anlattı, babası da Gültaç da dinledi. En nihayetinde bir iki gün orada kaldılar. Sonra köye dönemezden önce, adamla anlaşıp, gel Erzurum’a iste, nişanı, düğünü yap, telli duvaklı al kızı, öyle getir buraya dendi.

Erzurum yolunda Gültaç yola bakıp dalıyor, babası Gültaç’a bakıp bakıp dalıyor, düşünüyordu. Fukaralık, kızı köyde kalıp, evde sürüneceğine, evini barkını kurup, şehirde belki daha rahat yaşayabilecekti. Bu kabullenmek zorundaydı. Hanımı da zaten böyle demişti.

Üstüne bir de darısı inşallah diğer kızların da başına diye eklemişti. Yol uzadı gitti. Ertesi günün ışıklarında Erzurum’un soğuğu otobüste hissedilmeye, uçsuz bucaksız beyazı gözleri kör edip kapatmaya başlamıştı. Gültaç, birazdan köyüne varacak, son kereler oralarda gezecek, çeyizini toparlayacaktı.


GALİP UÇAR


Eser 25 Temmuz 2026 tarihinde boyalıkelimeler sitesinde yayınlanmıştır

GÜLTAÇ


23 Haziran 2026 Salı

BİLİRİM İSTANBUL'U

Yükselmeyi taş taş üstüne koymak sanan İstanbul
Denizinin altından karışmadan akan nehirini bilirim
Tepelerinde yaz güneşi görüp de olan sarı kirazlarını
Gökdelenlerinin rüzgarları kesip de dutları kuruttuğunu bilirim
Gemiler geçerken uzak uzak semtlerine
Kavak'a çıkınca balık yine de deli yellerini bilirim
Yalılarının gösterişli resmi geçitlerinin ardında
Hazin ve sahte yaşamların geçimsizliklerini bilirim
Doldurma topraklarla genişletilirken sen
Köhne arka sokaklarında dimdik durmaya çalışan ahşap binalarını bilirim
Martılar hava koridoru bulup da bırakınca kendilerini süzülmeye
Pamuk bulutların doluşup da fırtına örgütlenmesine hazırlanmasını bilirim
El ele gezerken insanlarım koca caddelerde sahil boylarında
Zora katlanamayıp da sıkıyı görüp emek vermemek için kaçanlarını da bilirim
Sen koca görkemli ve hep arzulanan bir şehirsin de
Ey İstanbul senin çürümüş ihtiyar titrek bedenini ben bilirim

GALİP UÇAR                                             HAZİRAN 2026 SULTANTEPE

Şiir 23 Haziran 2026 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır BİLİRİM İSTANBUL'U


23 Mayıs 2026 Cumartesi

GALİP UÇAR'IN VARYASYON KALEMLER ADLI EDEBİYAT SİTESİNDE YAPTIĞI RÖPORTAJ

Yazar Galip Uçar'ın, Varyasyon Kalemler adlı edebiyat sitesi ve dergisiyle yaptığı kitapları üzerine Röportaj aşağıda linkte yer almaktadır. 


İçerik: 

1. Eser sahibi kimdir? Sizi biraz daha yakından tanıyabilir miyiz?

Malatya asıllı bir ailenin İstanbul doğumlu çocuğuyum. Klasik 80lerde darbe sıkışıklığında doğmuş, 90ların o safiyane yeni arayış dönemindeki geçiş dönemini yaşamış ve nihayetinde Milenyum kırılması ve yozlaşmasını da gençliğinde hissetmiş klasik bir insanım. 2008 senesinde Yeditepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı mezunu olduktan sonra 2009’da öğretmenlik yaşamım başladı. 2010’da Eğitim Yönetimi ve Denetimi yüksek lisans programını ardından da Tarih ve Kültürel Miras ve Turizm lisans programlarını da bitirdim. Bu üçünün birbirini tamamlayıcılığıyla da kültürel olarak kendimi donatarak öğretmenlik ve eğitmenliklerimde öğrencilerime, on sekiz senedir, bilgi vermeye devam ediyorum.

2. Hayatınızın dönüm noktaları, yazarlığa yönelmenizde etkili olan olaylar nelerdi?

Lise yıllarında çok da etkili olmayan yazılar olsa da tabi ki Türkoloji bölümünü bitirince yazarlık etkisi altında oluyorsunuz. Editör ve eleştirmen olarak da yetiştirilseniz de o birikim ve sürekli okuma halleri biraz da ilgi varsa sizi yazarlığa itiyor. Lakin daha çok coğrafî bazlı anlaşılmama ya da anlaşılmayanları anlatabilme derdine düşme yazmaya daha çok yönlendirdi. Düşünün ki ötekiyi, anlaşılmayanı, dışlananı yahut sıradan yaşayan ve hayattan beklentisi kalmamış ümitsiz birini anlatıp onun varlığını gösteriyorsunuz. Bu bambaşka bir misyon. Yahut görülmeyen küçük ayrıntıları göstermek, sezdirmek, fark ettirmek.

3. Yazarlık serüveninizde kaleme aldığınız ilk eser mi? İlk eseriniz neydi?

Tam olarak edebi metin diyebileceğim eser, Yeditepe Üniversitesi’nde bir derste ki Hilmi Tezgör’ün dersiydi, ona da selam olsun, Ukraynalı bir ailenin, kadının adı Daria adamın adı Anatoli’ydi, durum hikayesiydi.

4.Bu ilk adım size ne hissettirdi?

Öncesinde şiirler yazıyordum ama hikâyede iddialı olduğumu düşünmüyordum. Deneme yeteneği olabilecek yazar olarak arada sırada yazarım diyordum. O hikâyeyi yazarken de sonra okuduğumda da, gelen tepkilerle de “yahu oluyormuş demek” diye düşünüp şu an 3 hikâye kitabı sahibi ve çeşitli dergilerde hikâyeleri çıkmış biri olarak karşınızdayım

5. Eserlerinizde tekrar eden temalar ya da sizi yansıtan karakterler var mı?

İlla ki vardır. Yazar illa ki kendinden katıyordur. Tekrar eden temalar Toplumcu Gerçekçi bir yazar olmam sebebiyle illa ki var. Halkı halkın dilinden halkça anlatıyorum. Onların dertleri, yaşamları devam ettikçe de farklı şekillerde devam edecektir.

6. Kendinizi yazdığınız karakterlerde bulduğunuz olur mu?

Karakterler elbette yazarlardan parçalar içerir. Tamamen kurgu bir karakter olabileceğine inanmıyorum. İnsan illa ki kendini katıyor. Bulduğum değil varım

7. Bugüne kadar yayımlanmış kitaplarınızdan kısaca bahseder misiniz?

İlk kitabım 2023 senesinde Mart ayında çıkan İmsomnik Gecelerin Öyküleri ki yakın zamanda ikinci baskıya da geçti. 2008 ile 2022 arasında yazdığım öykülerden oluşuyordu. Sonra Öğretmenlerden Hikâyeler adlı ağırlığımı koyduğum, editörlüğü ve yayımcılığı da benim olan ama piyasaya sürülmeyen, kolektif bir kitap çıktı. O dönem çalıştığım okulda ve çevresindeki okullarda çalışan öğretmenleri ikna ettiğim bir projeydi. 2025 senesinde Yokluğunda adlı şiir kitabım çıktı. 2024 Eylül’ü ile 2025 Şubat’ı arasında yazdığım şiirlerden oluşuyor. Hepsini Caddebostan Sahili’nde yazmıştım. İçinde toplumcu gerçekçi öğeler olsa da İkinci Yeni’ye daha yakın şiirleri içeriyor. 2026 senesinin Mart ayında ise iki kitabım çıktı. Bunlardan biri, on senenin üzerinde eğitimini verdiğim Diksiyon, Sunuculuk, Spikerlik dersinde ve sonrasında öğrencilerin tavırlarını ve tepkilerini gözlemleyerek, ihtiyaçlarına yönelik hazırladığım 10 bin metnin 1000 adedinden oluşturduğum ve içinde teorik bilgilere de sahip olan Diksiyon Hitabet Sunuculuk Mikrofon Sanatı Tanımlamaları ve Araştırma Metinleri eğitim kitabı ve de ailemin kökeninin geldiği Malatya ve kültürünü, dilini içeren Malatya Hikâyeleri adlı öykü kitabım.

8. Bu kitapların sizin için anlamı nedir?

Hepsinde illa ki ben varım, anılar var, yaşanılanlar var, gözlemler var. Ama Malatya Hikâyeleri, köklerime, kültürüme ve memleketime olan bir armağan. Özellikle de deprem sonrası yıkılan ve ayağa kalkmaya çalışan bir şehrin, ta Aslantepe’den bu yana gelen o kültürünü, yaşam stilini, sıradan olaylarla nakşetmek istedim. Dilini elbette. Yöresel diyalogları da içerdiğinden Türkoloji kökenim de eserin içinde etkili

9. Yazarken size ilham veren şey nedir?

Ben ilhama pek inanmıyorum. Ne kendisine, ne perisine. İçsel bir yetenek, bir şeylerle tetikleniyor ve beyin, ürettiklerini parmak uçlarına sinirler aracılığıyla yönlendiriyor ve o trans halinde ki gerçekten hayattan kopuyorum yazarken, eserler ortaya çıkıyor.

10. Bir fikri yazıya dönüştürmeye iten duygu ya da an nedir?

Fikri bir durumsa, o ideolojiyi savunma ve hayatta tatbik içgüdüsü. Kurgusal durumda ortaya konmuş fikir ise insanlığa onu anlatmak gerekliliği. En eski zamanlardan bu yana edipler aslında hikâye hatta masal anlatıcısı değil mi? Destan dönemini düşünün, yazının olmadığı dönemleri. Bir destancı gelip, bir meydanda olanları anlatmıyor muydu? Bu sayede insanlar dostunu, düşmanını bilmiyor muydu? Hadi her şeyi bırakalım daha önceye gidelim. Duvar yazıları daha doğru haliyle duvar resimlerine. Mağaraya ne için çizildiler? Bir derdi anlatmak için, bir şey duyurmak için. Yahut bir şeyi öğretebilmek için…

11. Bir yazar olarak üretim rutininiz nasıldır?

Rutinim yok. Bir anda geliyor ve ben yazıyorum. Bunun için teknolojiye de aşırı müteşekkirim. Hemen başımın ucunda duran telefonu alıp, gece aklıma gelen bir şeyleri not alabiliyorum. Yine aynı telefonun not bölümüne yanımda kağıt olmadığı herhangi bir yerde eserleri kaydedip hatta yayınlayabiliyorum. Rutin olmayı bırakın bazen kendime “bir dur” diyerek rutini kırmaya yönelik daha az üretmeye yönelik çabam bile var. Bu okuyucuya bu kadar eser sunmak nasıl gelirin bir önyargısal durumu. Bazen akla hayale sığamayacak sayıda gün içinde yazı çıkabiliyor.

12. Belirli bir yazma saatiniz ya da ritüeliniz var mı?

Genellikle gece vakitleri ondan sonra da gurub vakitleri yazmak iyi geliyor. Gecenin tek kötü yanı uyur uyanık halde üşenip de yazmadığım ve sabah unuttuğum projeler oluyor. Yüzlerce böylesi gitmiştir.

13. Yazma sürecinde sizi en çok zorlayan şey neydi?

Genellikle zorlanmıyorum. Eskiden ev ortamı yahut çevre diyebilirdim ama teknoloji sayesinde bu aşıldı. Tabi ki tekrara düşmeme kaygısı illa ki vardır. Bu zorlayıcı bir unsur olabilir.

14. Hiç vazgeçme noktasına geldiğiniz oldu mu?

Olmuştur. “Aman ne uğraşacaksın” diye birkaç kere demişimdir. Sonrasında iki, üç yazı çıkmıştır ama

15. Eserlerinizin ana fikirleri ya da vermek istediğiniz temel mesajlar nelerdir?

Ben toplumu, toplumdaki gerçekleri anlatırım. Yahut fütüristik eser yazdıysam, toplumda ne gibi deformasyonlara yol açabileceğini içinde barındıran ama ihtimali büyük kurgularla yazarım. Bireysel şiir ya da hikâyem de vardır ama mesele insan oldukça bir insan, bir halkın parçası ise ve o halk, bir yerin toplumuysa toplumculuğu barındıran eserler ve insanı insana anlatan konular ve mesajlar vardır. Bir zaman, bir kişi “İlla bir şey anlatmak, bir ders vermek zorunda mı?” diye sorduğunda öyle içimden geldiğince ve aslında benlik olmayan dörtlükleri de not aldım. Onlar da kitap olacak halde basımlarını bekliyorlar. İçerikleri ya da oluşumları “hiçbir şey anlatmamak” üzerine olsa da illa bir şeyler anlatıyorlardır.

16. Okuyucunun metnin sonunda zihninde neyle kalmasını istersiniz?

Ne hissettiler, ne betimledilerse o. Ders almasınlar ama bazı farkındalıkları da metinden edinip, hayatta gözlerine yeni şeyler illa ki çarpsın. Bakmasınlar, görsünler.

17. Okuyucular neden sizin kitabınızı okumalı?

Zorunda değiller. Ben asla zorlamam. Bir nedeni de yok. Ama illa bir neden gerekiyorsa fark edemediklerini fark etmek, bakıp da görmediklerini görsünler, bilmediklerini aysınlar diye belki.

18. Sizi diğer yazarlardan ayıran şey ne olabilir?

Ben benim, onlar kendileri. 9 milyar insan, içinde ikiz, üçüz kişiler de var ama hepimizin bedeninde organlarımız özellikle beyin ve yüreklerimiz ayrı. Bende benim yüreğimin süzgeci ve beynimin yaratıcılığı var. Önemli olan da zaten bu özgünlük

19. Son olarak, edebiyat yolculuğunda olan genç yazarlara veya yazar adaylarına ne söylemek istersiniz?

Hayat yaşanır, yaş aldırır. Gün doğar, gün yaşanır, gün biter. Lakin gün içinde öylesine yaşamak da vardır, bazı şeyleri görüp, anlamlandırmak da. İşte bu cesareti edebilmeliler. Empati önemli. “Neden acaba?” sorusu, “Niye yapmış olabilir ki?” sorusu da önemli. Her verileni öylesi kabul etmemek lazım. Kişisel özgürlük alanına saygı önemli olmakla beraber sıradan kopup, kara koyun olmak lazım. Sırada beklerken kafayı şöylesi bir dışarı çıkartmazsan, sıranın sonunda ne var? Trafik neden tıkalı? Bunları anlamadan sadece bekleriz. Bakmaya değil görmeye, anlamaya ve sorgulamaya çalışsınlar. Bazen ulu çıkar, kutsal ağaç dedikleri ve tapındıkları bir fiskeyle yıkılacak çürük odun parçasından ibarettir. Bunu bilsinler

20. Yazmaya yeni başlayanlara bir tavsiye mektubu yazacak olsanız, ilk cümlesi ne olurdu?

Cesaret et ve üşenme






20 Mayıs 2026 Çarşamba

USLANACAK

 Yağmur yağıyordu yüreğime

Oysa yaz düşleri kurduran 

Mayısın herhangi bir günüydü

Ben ki gözlere aldanmayı bırakmış

Sözleri umursamaz olmuştum

Renklerin önemi kalmamıştı

Ha bir kafe melange

Ha bir Türk kahvesi

Hepsinin tadına varmıştım

Aldanmıştım

Uzaklarda ihanet buluşmaları

Hain kurgular

Öylesine yaşıyorlar sanıyorlardı oysa

Yaz gelecekti

Deniz kıyıları

Kumsallar ve güneş

Kim derdi 

Yağmur damlalarının halkaları yayılacak

Yüreğim suskunluğa karışacak

Bir daha hiçbir renge aldanmamak üzere

Uslanacak


GALİP UÇAR                                     MAYIS  2026

Şiir 20 Mayıs 2026 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır

USLANACAK



11 Ağustos 2025 Pazartesi

SİGARASININ UCUNDAN ETTİĞİ İNTİHAR

 

Sigarasının ucunda hayallerini yaktı

Rengarenk dumanlarıyla hayalleri göğe dağıldı

Gözleri daldı

Hayalleri gözlerine doğru saldırıp

Gözlerini yaktı

Sigarasının ucundan yere doğru baktı

Hayalleri duman olup rengarenk göğe doğru çıktı

Gerçekleri grileşti

Kül oldu

Dağıldı

Ayakları altından kayan gerçekleriyle birlikte

Yere doğru yığıldı

Ne hayalleri kaldı

Ne gerçekleri kaldı

Sigara bitti

İzmarite dayanmış ömrü gibi

Yere düştü

Ezildi

Bitti


GALİP UÇAR                            MAYIS 2020


Şiir 11 Ağustos 2025 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır

Sigarasının Ucundan Ettiği İntihar

1 Nisan 2025 Salı

GÛYA

 Gûya bayram ediyor insanlar

Yitmiş akide şekerleri
Zaten hiç sevmem ki
Sevdiklerimi de ölümsüz severim
Ölmeye doğduğumu unutmuş yaşarken
Ölüm ani
Nasıl
Neyle gelir bilinmez
Ama derler ya
Gitmeden görürler sevdiklerini
Belki rahatça yola çıkmak için
Ya kalan sevdiklerini neylerler
Derin bir uyku
Toprağın yatağında
Tahtadan nevresimler
Duyulduğu umulan göğe gider
Onsuz ilk gündür
Onsuz ilk bayram
Oysa bunları başka şeylere kullanırdık
Şimdi yeni anlamlarına
Umulmayan ve onulmayan ölümle kavuşurlar
Ne şekerini istersin bayramın
Ne selamını misafirin
Yitip gidene ağlarım
Ağlarım vedasız gidişlere
Ki hiç veda etmemezlik etmezken kimseye
Anlamını bilmediğim ölümlülükle
Anlanır veda edemeyişlerin eksikliği
Ki ertesi güne randevu vardır
Ama mezarlığa değil
Mezarlıkta değil
Gitmekle kalmak arası bir çıkmaz sokakta
Senaryosunu çözemediğim bir filmi
Yarı uykulu
Tepkisiz izlemekteyim
Ya çığlık çığlık isyana
Ya derin uykuya meyilliyim
Kayıp bir çağın başlangıcına yürüyen
Kapkara bir gölgeyim
Oysa demincek...
Şimdi kayıp yıllara mı
Kayıplara mı
Bu ahım
Bu dünyada misafir
Dünya çevresinde dönen
Sağır bir mihmanım

GALİP UÇAR.         MART 2025

Şiir 1 Nisan 2025 tarihinde Kibele Kültür Sanat Dergisinde yayınlanmıştır

10 Mart 2024 Pazar

DOĞU

 

Gelinliğini giyinmiş bakıyorsun bana uzaktan

Ağaçlarının kurumuş dallarının üstünde

Çoraplar, elbiseler

Hepsinden yere doğru bir sarkıt

Düğünümüz var diyorsun damatsız

Ağlıyorsun iki göz pınarından

Yanaklarından akıyor bir Dicle bir Fırat

Sapsarı, yeşil gizemlerin var

Gelinliğinin altında

Kahverengi yükseltilerinde mor karanlıklar

Ateşler yanar gecelerde kızıl

Adına doğu demişler

Uzak kalmış adın

Sen hep damatsız gelinlikli kadın


GALİP UÇAR                                                   2012 SAHRAYICEDİT

Şiir 10.03.2024 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır

şiiri okuma linki: DOĞU

27 Nisan 2021 Salı

ÇALLI'NIN SAHİL BARAKASINDA

 

Çallı'nın Sahil Barakasında

24 Şubat 2021 Çarşamba

KARA BİR KEDİYİM

KARA BİR KEDİYİM


Siyah bir kedinin
Altın rengi gözlerinden baktım şehre
Öylesine bir tefekkür
Öylesine bir merak
Doğasında olmayışın garipliğinde
Konforlu bir huzur
Narsist hissiyatlar
Güvenli alanlar
Bir yandan mideme düşman
Bir yandan keyfime yoldaş
Yumakların rüyasında
Tüyümden karasını düşünmedim
İnsan eli değdikçe kirlenen tenimi
Her defasında
Bir kedi edasıyla
En kuytu köşelerine dek temizledim
Geceleri hep sevdim
Gündüz şekerlemelerini de
Ne kadar söylenilse de
Bir kendimi bildim
Yönlendirilmedim
Yönlendirtmedim
Asi ruhumu aheste adımlara böldüm
Ben kendimi bildim bileli
Kapkara bir kediydim

Galip Uçar                Şubat 2021 

Şiir Eecstaticc Sonsuz isimli sanat kitabının 216. sayfasında Mart 2021 tarihinde yayınlanmıştır

Kirpi Edebiyat Dergisi'nin Haziran 2021 sayısında yayınlanmıştır




BEATİKİN BEATKİN ŞİİRİ

 BEATİKİN BEATKİN ŞİİRİ


Çok uzak diyarların Beat gezgini
Dilinde dudaklarında raylardan gelen seslerin özlemi
Şimdi dört duvar arasında kapanmış yorgun bir serseri
İçinde evine dönememenin burukluğu
Şiir geceleri ardından humar sabahların anılarda kalan sarhoşluğu
Dağılmış kağıt ruloları arasında yuvarlanan bira şişeleri
Kendin değilken sen
Sen sen olamıyorken
Fütursuzca yazsan
Parmakların patlayıp
Zihninin en derin sinirlerindeki saykodelik kıvrımlardan
Aksa deli kanın ne olacak sanki vücuduna
Kafeste kuş
Evinde beatik haldeyken sen
Kırık bir gitar gibi yaslanmışken beatkin halde duvara
Televizyon sesinden başka ses duyamazken
Sen sen değilken yani
Harflerden kelimelere ne ki
Beatmişken bitmişsin yanisi

Galip Uçar             Şubat 2021

Şiir Eecstaticc Sonsuz isimli sanat kitabının 216. sayfasında Mart 2021 tarihinde yayınlanmıştır