Blog Ziyaretçi Sayısı

Ara ve Bul

Blog Site Translation

şehir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şehir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Haziran 2025 Perşembe

PENCEREMDEKİ ŞEHİRDE KAHVERENGİ DÜŞLER

Buğusunu silince camın

Gri bulutlarla kaplı şehrin

Uzak bir tepesinde

Bir türkuaz mavisi ufuk

Sanırsın yeni bir umut

Bir an yüzler geçiverdi penceremden

Her çeşitten

En özel numune misali

İnsan tercihleriyle güzel ya hani

Çeşitlikleri en zengin ya

Bir yudum aldım kahvemden

Kahverengi düşler kurdum

Sildim yine of çektiğimin buğusunu camdan

Yine yüzler

Bambaşka

Sonra düşündüm

Yanımdalarmış gibi

Düşündüm yanımdaymışsın gibi

Bazen inan insanlar çok güzel oluyor

Görünüşleriyle değil

Konuşmalarıyla değil

En çok ama en çok

Varlıklarıyla

Çok güzel oluyorlar

GALİP UÇAR                             2013 SAHRAYICEDİT


Şiir 19 Haziran 2025 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır

3 Şubat 2025 Pazartesi

BİR İSTANBUL HİKÂYESİ

 

Sarı saçları ve mavi gözleri

Vardı çocuğun

İyi bir semtte

Bir görkemli konağın içinde doğdu

Deniz kıyısında yeşillikler içindeydi konak

Orada yaşardı

İyi eğitim aldı

Ekonomi okudu

Atalarının geleneğini babasından devraldı

Devam ettirdi

Eli daha da bollaştı

Çok iyi yöneticiler ve çalışanlar getirtti

Üst düzey borçsuz bir yönetim sağladı

Yöneticiler sanki bir azizdi

 

Sarışındı ama gözleri doğuştan kırmızıydı

Diğer çocuğun

İyi bir semtin arka sokaklarında

Tarihi ama pek bakımlı olmayan bir evde

Doğdu ve yetişti

Denizi uzaktan tepeden görürdü semti

Çevresinde farklı diller konuşan askerler arasında

Çocukluğunu geçirdi

Kendi semtinin köklü okulunda okudu

Fransızcasını geliştirdi

Batı kültürü aldı

Kendi yerli kaldı

Geçmişiyle övündü

 

Sarışın ve mavi gözlü olan ise

Çoğunluğu Türklerden olan bir semtteydi

Az Ermeni ve biraz daha fazla Rum kalmıştı

Halkın içinde hep bir köşeye izole yaşardı

Asil ve köklüydü

İyi bir burjuva ailedendi

Bahçelerinde denize parlak ışık saçan

Bir fener yaptırmışlardı

Onların asalet heykeli sanırlardı

Çocuk onun altında oynardı

İş arkadaşlarıyla altındaki çardakta brunch yapardı

 

Kırmızı gözleri alerjik bakan çocuk ise

Hep halk içindeydi

Orta düzeyde kaldı

Sokak insanıydı

Çevresinde fahişeler, travestiler, dilenciler ve tinerciler

Yeri gelir sanatçılar profesörler öğrenciler ve turistler

Ama illa ki yerli Levantenler, Rumlar, Ermeniler ve Galatadan Cenovalı Ceneviz çocukları

Dolanır ve bulunurlardı

Ailesinin geçmişten gelen ve yabancılarca sömürülüp

Hep iflas eşiğindeki dükkânında

Zararları kapatıp

Geçinmeye uğraşırdı

 

İki sarı çocuk da aynı sektördeydi

Mavişin yönetimi sansasyonel ve iş bitiriciydi

Para her şeyi hallederdi

Para teşvik para sonuçtu

Kızıl bakışlı ise halktan almıştı yönetim sitilini

Birliğe inanır

Patron çalışan müşteri saygılı ve işbirliğinde olmalı derdi

 

Ve bir gün

Karşılıklı iki otelde,

İstanbul’da

İki ayrı iş başarısını taçlandıracak

Ödül töreni vardı

Mayıs ayının ortalarında verilirdi hep

Mavi gözlünün bulunduğu otel

Lüks, altın sütunlu

İpek kırmızı halılı

Yüksek mi yüksek

Bir gökdelen misali

Değerli bir oteldi

Kırmızının ki ise

Tarihi ama restore edilip de ayakta tutulmuş bir bina

Ve akşam saat dokuzu vurduğunda

Çıktı sarışın mavi gözlü ağlayarak

Elleri bomboş

Oturdu sertçe ilk defa kaldırım taşına

Ve karşı otele baktı

Çıktı oradan sarışın kırmızı gözlü

Eli kolu ödül dolu

Mutlu ve mutlu

Ama tevekkül içinde

Sordu yanından geçen bir adama

Saat kaç

Sonra paylaştı mutluluğunu halkla

Gömdü burjuvayı saat dokuz dolaylarında

kaldırımlara


GALİP UÇAR                                           KADIKÖY 2008


Şiir 3 Şubat 2025 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır

BİR İSTANBUL HİKAYESİ

 

15 Ağustos 2024 Perşembe

KOKUSU

 Senin şehrinin bir kokusu var

Bazen erken sabahlarda burnuma kokusu gelir

Ardından hissederim teninde sıcaklığını

O an ani bir hüzün basar

Duraksar ayaklarım

Özlemişim derim

Hasret sarar


GALİP UÇAR AĞUSTOS 2024.  VEFA


Şiir 15 Ağustos 2024 günü Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır

Okumak içinKOKUSU

20 Şubat 2024 Salı

BEAT

 Evler sıcaktır ve aydınlık,

Ben karanlığı severim

Şimdi evden çıkma zamanı

Üzerimde yıldızlar ve tren sesleri içinde

Meteliksiz ve yersiz yurtsuz olmak

Zamansız gitmek

Başı boş bitkin, çekmek gökyüzünü ve uçmak havalara

Sadece sevgi, şiir ve müzik

Her yanımız özgürlük

Binmek trenin bir yük vagonuna

Ve gitmek San Fransisco’ya

Geceden esen ve çok uzaklardan gelen

Tibet’ten, Çin’den Hint ellerinden

Bir rüzgar okşamalı tenimi

Dışlanmış olunan şehirlerden

Savaş makinelerinden uzak

Barış naraları ve zevk çığlıkları içinde

Sevişmek hayatın kendisiyle

Çimentolar Alüminyumlar yerine

Upuzun çayırlar ve tahta evlerde

Bir ateş yakarak ısınmak

Savaşlardan dönüp de geçen ordulara

Taş atmak saklanılan bir merdiven altından

Petrol, Taş, Elektrik ve şehirli her şeye tapanlara karşı

Uçmak bir deniz kenarında zevk ve sevgiyle dokunmuş bir kilimle

Bağırmak özgürlük diye

Şiir okumak ve müzik çalmak

Özgürlük dolu

Sonunda barışı ve özgürlüğü anlatıp dünyaya

Dönmek tekrar ana kucağına

Tüm dünyanın yükünden kurtulmuş olarak

Bir Uzakdoğu ejderhası uçarcasına

Hafif ve hırçın şekilde

San Francisco’dan Liverpool’dan geriye


GALİP UÇAR


şiir 19.02.2024 tarihinde Kibele Kültür Sanat Dergisinde yayınlanmıştır

24 Ocak 2024 Çarşamba

TENHALAR

Tenhalar
Ki sessiz ağlar
Kuytusudur şehirlerin
Binlerce şeye şahit
Gözyaşları hep damlar
Hep farklı hikayelerde görür aynı sonu
Ya bir terk ediliş
Ya başka hazin konu
Gölgelerin altında eni konu
Yayılır aniden bir dedikodu
Sonu cehennem azabı
Vicdan azabı
Kaçak göçek yakarışlar
Ve bazı öpüşler
Sahteli gerçekli
Safiyane yahut derin oyunlu
Şehvani
Hasretli
Kavuşmaya gebe
Yahut ayrılmadan son bir arzu
Tenhalar ki
Anlatır yorgunluğu
Duymaz şehirde kimse
Duymaz bu yoğunluğu
Bir tenhalar bilir
Bu hissiz acı duyguyu

GALİP UÇAR.          BALAT

Şiir 24 Ocak 2024 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır


Şarkı hali 25.02.2024 tarihinde seslendirilmiş ve yayınlanmıştır
Şarkıyı dinlemek için : Tenhalar (ŞARKI)

14 Temmuz 2014 Pazartesi

ŞEHİR Mİ BANA TUTSAK

ŞEHİR Mİ BANA TUTSAK

Şehr-i İstanbul, taşı toprağı altın şehir. İki kıtayı öpüştürüp, martılı baş dönmeleri yaratan başlı başına bir Şehristan. Onlarca medeniyetin elde edemediği, hırçın kadın. Çok cilveli, nazlı, iktidar sahibi yosma. Gün geçtikçe şarap gibi yıllanan ve yıllandıkça güzelleşen fahişe. Ama her ne olursa olsun iktidarını yitirmeyen acımasız kraliçe.
            Her sabah uyandığımda hava ya çok bozuk olduğundan grisine ya da çok sıcak olduğundan nemine küfür ettiğimin şehri. İşte tüm griliğine karşın bu şehir 2010 için Dünya Kültür Başkenti seçildi. 2010 yılında görkemli bir törenle tacını takacak olan bu kraliçenin taç giyinme töreninden peki kaç kişi haberdar bu şehirde? Peki ya gerçekten de hak ediyor mu bu başkentliği?
            Kültür deyince aklımıza ilk olarak dünyada nadiren rastlanacak güzellikler geliyor. Örneğin bir gemiyle Marmara’dan Boğaz’a girdiğimiz düşleyelim. Hemen sağımızdan bizi yemyeşil adalar selamlasın. Sonra kafamızı sola çevirip kıpkırmızı rengiyle Aya Sofya ve tarihe tanıklık emiş Sultanahmet’i görelim. Ve tekrar sağa çevirince başımızı uzaktan Çamlıca ve hemen önümüzde sarı balonu ve rıhtımıyla Kadıköy. Haydarpaşa Garı selamlasın her geçip giden trenleriyle bizi. Hadi boynumuzu biraz daha yorup tekrar kafamızı sola döndürelim. Sarayburnu üzerinde Topkapı Sarayı, Eminönü, Haliç ve Galata Kulesinin seyrine dalalım. Şöyle bir derince nefes çekip sağ taraftan gözümüze ilişen o prensese Kız Kulesine dönüp reverans yapalım. Ve evlerin sona erdiği yerde cami ve meydanlarıyla Üsküdar karşılasın bizi. Sonra da Beşiktaş tarafına gözlerimizi çevirip daha da yukarda Taksim’i, Pera’yı görelim. Aşağısında farklı duruşuyla Dolmabahçe mendilini sallasın ki kendisi Osmanlı’nın son limanı ve Çırağan Sarayı hemen en yakın arkadaşı Kabataş Lisesiyle yolculasın bizleri.
            Tam da o anda, üzerimizde yirmi yirmi beş saniyelik bir serinlik dolsun. İki kıtanın kulaklarını çeken güzel gerdanlık Boğaz Köprüsünden geçtiğimizi böyle anlayalım. Sonra Koca Beylerbeyi’nin Sarayına bakalım. Ama saraya bakıyoruz diye de aman ha çevresindeki balıkçıları Çengelköy civarında görmemezlikten gelmeyelim. Onlar denizin askerleri.
            Buraya kadar insanı büyüleyen, sihirli şehrimizin deniz üzerindeki büyüsünü güzelliklerini saydık da bir de vapurdan inip de şehrin içlerine ilerlesek mi? Acaba orada neler oluyor bu görkemli kültür başkentinde.
            Biz vapurumuzu en iyisi ilk olarak Sarıyer’e yanaştıralım. Hemen bizi boğazın başka bir değişmezi yalılar karşılasın. Sonra Maden yönüne doğru ilerleyelim. Ne de olsa yemyeşil gözüküyor, ne kadar güzel bir manzarası vardır. Yürüyelim yürümesine de şu ayakkabımı çamur içinde bırakan kazılara ne demeli. Eğilip silsek mi? Hop kardeş dikkat etsene, şurada eğildik hayvan mısın ne çarpıyorsun? Nasıl ya hem suçlu hem güçlü bir daha gelip sen nasıl vurursun bana? Topla tamam kaç kişiysen gel. Ya uzatma git işte. Her neyse en iyisi bu işi uzatmamak için biz buradan uzaklaşalım. Ne yapsak, ne yapsak? En iyisi biz karşı yakaya geçelim. Şuradan bir vapurla Beykoz’a gidelim. Nasıl ya nasıl vapur yok. E tam karşısı ama. Şimdi illa Deniz Otobüsü mü bekleyeceğim? İyi peki.
            Deniz Otobüsüyle Beykoz’a geçtiğimizde bizi ilk karşılayan o ılık meltemdir. Ve işte adımımızı attığımız yer tarihi İstanbul’un o en uzak sayfiye yeri: Beykoz. Fakat şu ilerde olan da ne? Şu tarihi yapının altında içen adam da ne yapıyor? Yanlış mı görüyorum yoksa adam tarihi eseri karalayıp tahrip mi ediyor? Hayda çevrede bu adama dokunacak bir adam yok mu? Şu sağda ilerleyen adama rica etsek yardım eder mi? “Ya kardeş pardon. Şu adamı görüyorsun sen de değil mi? Hani bir el atsan da durdursak. Yazık ediyor canım tarihe. Nasıl ya sen nasıl dersin Ne yaparsa yapsın bana dokunmayan yılan bin yaşasın. Şimdi sen bana bunu görmezden gel mi diyorsun? Ayıp değil mi, yazık değil mi şu tarihe? Nasıl önemsiz bir taş parçası, resmen tarihe tanıklık eden bir duvar o.”
            Biz en iyisi yine buradan uzaklaşalım. Bir otobüse binip Anadolu Hisarına mı gitsek? Evet evet gidelim. Hem orada köprü altı meyhanesinde biraz rakıyla demleniriz boğaza karşı. Stresimiz de gider. Ama nerde kaldı bu otobüs. Saat 10.50 ama yazıda otobüsün 10.45te burada olması lazım. Hayda yoksa gelmeyecek mi? Yürüsek mi? Hadi tembellik etmeyelim yürüyelim. Zaten trafik de var, otobüste kesin tıkış tıkıştır.
            Nihayet varıp Hisar’a sıcak altında serin rakımızı Boğaz’ın engin maviliklerine doğru yudumlarız. Sonra biraz kafamız güzelleşince o çektiğimiz sıkıntılar da şehrin boğucu grisi de hiç gelir bize. Ama burada oturmak güzel de şehri geziyorduk hatırlarsanız. Hesabı ödeyip kalkalım hemen. Malum Şehr-i İstanbul, taşı toprağı altın şehir, bekletmeye gelmez. Patron o.
            Sarı dolmuşlara binip Üsküdar’a gideriz. Aslında çok da uzun olmayan yol, daracıklığı ve trafiği nedeniyle adamı bunaltır da bunaltır. Ama Üsküdar’a vardığınızda Bir yanda Mihrimah Sultan bir yanda Valide Sultan Cami sizi karşılayınca yine tarihin şefkatli kollarına kendinizi bırakırsınız. Ama o caminin önündeki tarihi çeşmede neler oluyor? O ne ya? Nasıl yani? Çeşmenin yalağında biri mi yatıyor ben mi yanlış görüyorum? Adam da pek iyi görünmüyor? Üstü başı yırtık, paramparça, muhtemelen açtır da. “Ya pardon şu adam hep burada mıdır? Tanıyor musunuz? Bir şeyi mi var acaba? Nasıl yani nasıl bana ne? Görmüyor musunuz adam orada perperişan yatıyor.Hadi onu bırakın tarihi bir çeşmenin yalağında yatılır mı tarihe ayıp değil mi, saygısızlık değil mi?  Siz ne diyorsunuz nasıl yani bunlardan çok var, yardım etsem ne olur, etmesem ne olur da ne demek? Peki tarihten geçtim insanlığınız da mı kalmadı adama yardım edecek kadar. Tamam belki tinerci olabilir ama o da insan değil mi? İlla dışlamanız mı gerek. Siz değil misiniz din kardeşiyiz diyen. Şimdi nerede kardeşliğiniz? Nasıl yani adam bağımlı diye kafir mi? Of en iyisi biz Beşiktaş’a geçelim.
            Motora binip Beşiktaş’a vardığımızda Osmanlı’nın son sarayı, son nefesi olan Dolmabahçe bizi solumuzdan ihtiyar gözleriyle süzer. Sizde karşı konulamaz saygıdeğerliğinden gayr-ı ihtiyari de olsa eğilip selamınızı verirsiniz. Karaya ilk adımımızı attığımızda ise çok dikkatli olmamız lazım. Maazallah ayağımızı bir dolmuşçu hızla gelirken ezebilir. Dikkatli bir şekilde otobüs duraklarının oraya geçelim ama geçerken direk Barbaros Bulvarına odaklanmayalım. Solumuzda yer alan Deniz Müzesine de uğramalı. En azından bahçesindeki tarihi savaş malzemelerini görmeli. Ardından Barbaros Bulvarı’na doğru yürümeli fakat o dört yol ağzında da neler oluyor? Nasıl yani, o kadın nasıl bir şey yapıyor. Büyük akrobat sanırım. Motosiklet önde, kadında motosiklete çantayla tutunmuş şekilde sürünerek şov yapıyor. Püh be şimdi anladım. Zavallı kadın. Kapkaça uğramış demek. Hayda ben de tam köşedeyim en iyi hızlı hızlı çıkayım şu yokuşu da beni de sürüklemesinler böyle.
            Kan ter içinde, yorgun argın varırsınız Yıldız Sarayı önündeki Yıldız Parkına. Lüks oteller izin verdiğince denizi seyredersiniz. Sağınızda üniversiteli öğrencilerin sesleri vardır. Ama o seslerin arasından bir garip ses işitirsiniz. O ses size der ki: “ Abi be bir ekmek parası, valla açım” Siz önce anlamazsınız ama sonra ses doğru döndüğünüzde elinde bir şarap şişesiyle, sakallı bir adam karşınızda durmaktadır. Siz o anın şokunu atlattıktan sonra adamı üzmemek için sessiz kalır ve tekrar deniz yönüne çevirirsiniz başınızı. O adam da ağır ağır sizden uzaklaşır. Fakat yine farklı bir ses duyarsınız. Yine aynı yöndedir bu sefer iki ses kulağınıza çalınıyordur. Demin ki adam aynı sözleri tekrarlarken bu sefer karşısındaki ses sert ve kararlı halde: “Ne yemeği şerefsiz kafir, dinsiz pezevenk. Alacaksın parayı şaraba yatıracaksın değil mi? Sonra biz karımızı kızımızı nasıl parka yollayalım. Elin ayağın tutuyor git bir iş bul, çalış paranı kazan, kendine ev tut içinde ne bok yiyorsan ye. O anda Üsküdar’da hissettikleriniz hissedersiniz. Oradan da mı gitmeli acaba? Sanırım yanıtı biliyoruz. Evet.
            Otobüse binip Taksim’e çıkarsınız. Karşınızda üç seçenek vardır. Ya AKM’ye gideceksiniz ki orada sizi Kültür Merkezi’nin yıkımı karşılayacaktır, bu nedenle hemen eledik, ya ikinci seçenek sola doğru dönüp Gezi Parkına gitmek, ama orada da polisler kuşatmış oturulmaz. Biz en iyi klişeyi yapıp yine İstiklâl Caddesine geçelim.
            Taksim’de meydanda ki anıtı selamlayıp, kilisenin sağından hamburger ve döner kokuları arasında girersiniz Cadde-i Kebir’e. Sağ yanınızda konsolosluğun kocaman Fransız Bayrağı salınmaktadır. Siz hem insan trafiği içinde bir şerit bulmaya, hem insanlara çarpmamaya, hem de tramvay altında kalmamaya uğraşırken bir bakarsınız ki Cami’nin yanına gelmişsiniz. Çevrenizde turistler, gençler, üniversiteliler, Islık çalan adam, satıcılar ve travestiler vardır artık.
            Galatasaray’a gelmeden sağa dönüp içeri girer ve Nevizade’ye dönersiniz. Orada taburelerden birine kurulur ve biranın yanına patates kızartması söylersiniz. Çevrenizden sanat, kültür, gençlik konuları konuşulurken bir anda onlarca kişiden çıkan bir ses entelektüel muhabbetleri yırtar: “Yürüyoruz sessiz ve kederli Nevizâde Geceleri, İnletiyoruz hep çıkışında İstiklâl Caddesini, Zaten Aşklar hep yalan dolan, sonu hep acı hüsran bize her sevdadan geriye kalan Sadece Galatasaray, Cimbombom’um Cimbombom’um canım feda olsun sana hiçbir şeye değişilmez senin sevgin bu dünyada”
            Muhtemelen n’oluyor deyip de oradan kaçmak istersiniz. Çünkü siz kültür başkentinde çok kültürlü kişilerle entel muhabbetler yapmaya gelmişsinizdir. James Joyce Barın orada da karşınıza Çarşı grubu ellerinde “Çarşı Her şeye karşı” pankartıyla çıkınca hele ki “A” harfleri anarşist simgesiyle yazılmışsa siz hiçbir dakika bile durur musunuz orada? E napıyoruz? Topukluyoruz.
            İlk istikametimiz Galatasaray Lisesi önü fakat o demiz parmaklıklı görkemli kapının önünde duran kadınlara ne olmuş. Doğru ya bunlar tutuklu yakınlarıydı, Demek yine polislerden dayak yediler. Yine karışır mı acaba ortalık. En iyisi Aznavur Pasajına gidip biraz alış veriş yapalım. Hem kültürel şeyler de satılıyordur. Gümüşler, fesler, takılar. Hem alırız hem kafa dağıtırız.
            Aznavur Pasajından Tünel’e doğru yürüdüğümüzde ise yanımıza muhtemelen bir adam yanaşacak ve bize: “Abi içerde mükemmel kitaplarımız var. Yakından görmek istemez misin? Sarışın, esmer, kumral her türlü yerli yabancı kitap bulunur. İstersen gel bir içkimizi iç, hem müzikli eğlencelidir yerimiz hem okursun hem kafa dağıtırsın” diye teklifte bulunur. Ben işin aslı girmeyeceğim girecekleriniz varsa yolunu ayırsın bizle, biz Tünel’e devam ediyoruz.
            Tünel’e geldiğimizde çevremizde bizi müzik malzemesi satan dükkanlar karşılar. Biz daracık sokaktan biraz daha aşağı ilerler ve sağa dönüp. Cenevizlilerden bize hatıra kalan Galata Kulesine çıkarız. Terasında biraz tuzlu da olsa yemeğinden yer, Boğazın seyrine dalarız. Gözümüzün önünde canlanır Hezarfen’in kanatlarıyla Doğancılar Parkı’na uçuşu ve kellesinin kesilmesi. Ve Bekri Mustafa’nın kafası ve Sultanahmet’te Vakvak ağacında asılı cesetler. Tütün içiyor diye öldürülenler.
            Gözümüz aniden yandaki dar sokağa takılır. Neve Şalom Kilisesi önüne. Sonra bombanın izleri bir bir ortaya çıkar sokaktan. Hala dolaşıyor mudur orada patlamada ölen insanların ruhları. Hala Yoel nöbet tutuyor mudur acaba? Peki neden öldü Yoel, ne için öldürüldü acaba?
            Hani birkaç gün sonra şimdi hayalet gibi olan ve üstü örtülerle örtülüp saklanmaya çalışılan o banka binası önünde patlayan bombada ölenler, ya Galatasaray’da ki patlamada ölenler, yaralananlar. Şimdi ne yapmaktalar. Biraz ötesinde lüks mağazalarda para saçan insanlar hatırlıyorlar mı o patlamayı, yoksa sadece gösterişli bir sinema filmi izler gibi seyrettiler ve unuttular mı? Peki Şişli’de yürüyenler düşünür mü hiç acaba Hrant neden vuruldu ensesinden, kahpece. Ya kara eylüllerde neden yağmalanıp da kaçmak zorunda bırakıldı Eleni ve Yorgos. Kültür Başkenti’nin neresinde o kurşun ve yağmacıların fırlattıkları sopalar. Ya ölen diğer gazeteciler, sokakta sazıyla yürürken vurulup ölen aleviler ve solcular. Onlarla birlikte gömüldüler mi toprağa, onları öldüren zihniyetler de? Evet onlar öldü ama kim bilir kaç binlerde yaşıyorlar.
            Şimdi diyeceksiniz ki, çok da iyi biliyorum; bu kara gri dediğin şehrin yazısını yazan sensin, bu şehirden madem nefret ediyorsun durman ne abes. Ve ne kadar negatifsin diyeceksiniz elbette. Ya sev ya terk et diyeceksiniz bu şehri. Terk etmek kolay, terk etmedim değil. Ben bu şehrin tutsağı değilim de sanırım bu şehir bana tutsak. Yani yok başka bir cehennem her yerde yaşıyoruz,

            Kültür başkentimizde gri siyah mutluluklar sizlere…