Blog Ziyaretçi Sayısı

Ara ve Bul

Blog Site Translation

tren etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tren etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Şubat 2026 Cuma

RAYLAR ARASINDAKİ TAŞLAR

 Raylar arasındaki taşlar ki

Veda mektuplarında altı çizilen satırlardır
Adım izlerini yok edip
Kaybettirir yönünü
Bilinmez bir istasyona
Belki kar altında
Belki unutulmuş harabe
Deniz kıyısı tenhalığından
Çöl ortası kaosuna uzanan
Sessiz çığlık misali
Bir elektrik maviliğinde
Düşen yıldırım gürültüsünde
Dağlar arasında
Sarmaşıklarla kaplı
Eli kolu bağlı
Seyrüseferi şaşmış
Bankları yıpranmış
Orada bir yerde
İstasyona
Gidişten önceki
Mektupların altı çizili
Veda cümleleridir
Yeryüzüne çakılı
Bir heyelan alıp da
Söküp götürene dek
Ömrü olan

GALİP UÇAR  OCAK 2026 SÖĞÜTLÜÇEŞME

Şiir 6 Şubat 2026 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır




20 Şubat 2024 Salı

BEAT

 Evler sıcaktır ve aydınlık,

Ben karanlığı severim

Şimdi evden çıkma zamanı

Üzerimde yıldızlar ve tren sesleri içinde

Meteliksiz ve yersiz yurtsuz olmak

Zamansız gitmek

Başı boş bitkin, çekmek gökyüzünü ve uçmak havalara

Sadece sevgi, şiir ve müzik

Her yanımız özgürlük

Binmek trenin bir yük vagonuna

Ve gitmek San Fransisco’ya

Geceden esen ve çok uzaklardan gelen

Tibet’ten, Çin’den Hint ellerinden

Bir rüzgar okşamalı tenimi

Dışlanmış olunan şehirlerden

Savaş makinelerinden uzak

Barış naraları ve zevk çığlıkları içinde

Sevişmek hayatın kendisiyle

Çimentolar Alüminyumlar yerine

Upuzun çayırlar ve tahta evlerde

Bir ateş yakarak ısınmak

Savaşlardan dönüp de geçen ordulara

Taş atmak saklanılan bir merdiven altından

Petrol, Taş, Elektrik ve şehirli her şeye tapanlara karşı

Uçmak bir deniz kenarında zevk ve sevgiyle dokunmuş bir kilimle

Bağırmak özgürlük diye

Şiir okumak ve müzik çalmak

Özgürlük dolu

Sonunda barışı ve özgürlüğü anlatıp dünyaya

Dönmek tekrar ana kucağına

Tüm dünyanın yükünden kurtulmuş olarak

Bir Uzakdoğu ejderhası uçarcasına

Hafif ve hırçın şekilde

San Francisco’dan Liverpool’dan geriye


GALİP UÇAR


şiir 19.02.2024 tarihinde Kibele Kültür Sanat Dergisinde yayınlanmıştır

23 Ekim 2021 Cumartesi

İÇİNDEKİ AŞKALE

 İÇİNDEKİ AŞKALE


Sakin sakin, tren garına doğru yürüdü. Mor çantasının fermuarını aheste bir şekilde açıp, içini karıştırdı. Sırada bekleyen yoktu, acele etmesine de gerek yoktu. Tren daha gelmemişti. Sabahın bu saatlerinde, yaz günü zaten pek kimse kullanmazdı bu istasyonu. Bir iki defa daha karıştırdıktan sonra ulaşım kartını buldu, turnikeye bastı. Aheste adımlarının sesi boş istasyonun içinde yankılandı. Kalın topuklu, kırmızı ayakkabısıyla yürüdükçe sanki bir askerin postallarının sert sesi yankılanıyordu. Bir duvarın köşesine doğru geçip sırtını yasladı. Ulaşım kartını çantasına yerleştirdi ve kapadı. Camlardan içeri sızan güneşin yarattığı gölgeler gözüne takıldı. Önce gölgelere, sonra gölgesinin düştüğü objelere doğru gözlerini dikti. Biraz seyretti. Aslında her zaman gördüğü şeylerdi, istasyondaki direk ve cama yapıştırılmış afişin gölgesiydi bu. Çantasını sol koluna takıp diğer eliyle elbisesinin kalın askısını aşağı yukarı okşar gibi yapıp sıkıntısını geçirmeye çalıştı. Saatine baktı, daha birkaç dakika geçmişti. Cama baktı. Bu temmuz sıcağında içeride beklemenin daha serinletici olduğunu düşündü ama loş istasyon gittikçe onu boğuyordu. Zaten gece geç saatlere kadar çalışmıştı. Gece eve dönmek yerine ilk tren kalkana kadar beklemiş, masasındaki kâğıtlara bir şeyler karalamış, çoğunu da beğenmeyip, buruşturup çöpe atmıştı. Bir gıdım bile uykusu gelmemişti ama. Çünkü geceleri o kadar çok severdi ki; çoğu kez şafak vaktini izlemek için uyumadığı olurdu. Şafak vaktinin o mordan maviye dönen gökyüzü, ona heyecanların en büyüğünü yaşatırdı. Aynı lacivert geceden doğan turuncu güneşi izlemenin verdiği hazzın yaşattığı gibi, her şafak, ister kış, ister yaz olsun ona böyle duygular yaşatırdı. Hayatı boyunca çok izlemişti. Orta okuldan beri bunu alışkanlık edinmişti. Bazen ders çalıştığı masanın durduğu pencerenin önünden, bazen sevgisini açamadığı bir sevgiliyi özlediği ve sabahı ettiği; odasındaki tek kişilik koltuğundan, bazen sevemeyip onu çok sevdiğini bildiği ve ona teslim olduğu bir sevgilinin kolları arasında yatağından, çokça güneşin şafak vakti ufku yırtıp doğuşuna şahit olmuştu. Ama bugün başkaydı. Bambaşka bir duygu vardı içinde, bambaşka bir özlem. Pencereye dalıp gitti. Sonra aniden irkildi. Onu hayalinden döndüren ne diye etrafa bakındı, bulamadı. Bir an, minik siyah bir kedidir, sevip, oyalanırım diye düşündü. Bulamayınca üzüldü. O da bir kedi gibiydi. İçinde vahşi bir sarı kaplan yatarken, o minicik bir bedene sığınmış kara kediydi. İstasyona girdiği gibi aheste adımlarla binanın dışına doğru yürüdü. Ahşap kapıyı itip dışarı çıktı. Hava henüz çok ısınmamıştı. Görünmeyen denizin binaların arasında sızan serinliği raylara doğru esiyordu. Gökyüzüne baktı, hava apaçıktı. Bir tek bulut yoktu. O an sadece kendinin duyduğu bir türkünün girişi çaldı. Sonra sesi heyecanlı ve ürkek bir kadın sesi ilk sözlerini söyledi türkünün: “Ambela para para...” Türküyü mırıldanarak istasyonda bir o yana bir bu yana yürüdü. Sonra durdu, çantasını açtı, telefonunu eline aldı. Çalışırken sesini kapar, titreşim moduna alırdı, sesli hale getirdi. Bu arada mesaj var mı, yok mu? kontrol etti. Saatine baktı, sonra rayların uzağına. Trenden bir iz aradı, tam o an raylardan demirin ağır ve gürültülü sesi geldi ve nihayet uzakta trenin lokomotifinin görüntüsü. O bu sabah ne kadar ahesteyse, tren de sabaha inat o kadar hızlı yanaştı istasyona. Sert bir hidrolik sesiyle kapıları açıldı. İçeri girdi. Tüm koltuklar boştu ama oturmadı. Gidip bir pencerenin önüne, iki kolunu üst üste koydu. Onların üstüne de başını, ilerleyen trenin delip geçtiği semtlerin seyrine daldı. Hâlâ kulağında aynı türkü, hâlâ o kadının sesi sürekli dönüyordu. “Ambela para para...” Kendi de türküyü söylemeye devam etti. Siyah saçlarından kaşlarına doğru bir ter aktı. Tren hızla diğer istasyona ilerlerken Samatya civarındaki evleri seyretti. Tren raylara değdikçe koca bir tokmağın, raylara çiviyi sertçe mıhlarcasına çıkarttığı sese benzer bir ses çıkarıyordu. Durmadan çakıyor, çakıyor, çakıyordu. Terleyen alnı bir an buz kesti. Kulağında aynı sözler, “Ambela para para”, kulağında duyduğu dudağına ulaşıyor o da söylüyordu. Tren raylara vurdukça yaz günü üşüyordu. Türkünün sözleri dilinden daha sert dökülüyor, gözleri Samatya’ya daha donuk, yorgun bakıyordu. O an yaslandığı pencere kollarını dondurur gibi oldu. İçi ürperdi, korktu. İçinde bir boşluk oldu, ağlayası geldi. Bir şeyleri özler gibiydi. Birilerini özler gibi. Bir şeyler teninden yaz günü soğukla intikam alıyor gibi hissetti. Sığınacak bir yer aradı, kendini soluk soluğa bir koltuğa attı. Her nefesinin arasında o türkünün sözleri dökülüyordu dilinden: “Ambela para para...” Tren hızlanıp, raylara vurdukça nefesi de hızlanıyordu. Korkulu gözlerle sanki dehşet yaşamış gibi camdan Samatya’ya doğru bakıyordu. Kendini sakinleştirmeye çalıştı, yapamadı. Rayların sesinin ritminde, kulağındaki türküyü söylemeye devam etti: “Ambela para para, neylim aman, neylim aman…” Tren sert bir frenle istasyonda durdu. Hızlıca koltuktan kalkıp kendini dışarı attı. Gökyüzüne baktı. Bir tane bile bulut yoktu, hava sıcaktı. Temmuz sıcağı güne bastırmaya başlıyordu. Ama elleri kolları donmuş, içi buz gibiydi. İliklerine kadar titriyordu. Yaz günü Aşkale’nin dondurucu soğuğunu yaşadı o an. “Doğru yerde miyim,” diye istasyonun tabelasına baktı. Kocamustafapaşa İstasyonu’ndaydı. Biraz kendini toparlayıp istasyonun çıkışına doğru ilerledi. Kapıda bekleyen istasyon görevlisi onu gördü ve sordu: “Tanya iyi misin? Ne oldu sana böyle?” “İyiyim, iyiyim sanırım,” dedi. O sırada tren aniden kalktı, Tren demir raylara vurduğu an yüreği hopladı yine. Sanki üzerine bir kar yağdı, elinde eldivensiz tuttuğu, demir saplı bir çekiç, raylara kendi vuruyor gibiydi. Alnından akan ter kara kaşlarına gelmeden donuyordu. Eksi kırk derecede, bedelinin ne zaman biteceğini bilmediği bir sürgün gibi hissetti o an. Uzaklaşan trenin düdüğüyle irkilip kendine geldi. Görevliye derin ve ürkek baktı. Kafasıyla iyiyim gibi bir hareket yapıp merdivenlerden ağır ağır Samatya’ya doğru yürüdü.

GALİP UÇAR

Hikaye 26.12.2017 tarihinde Oggito Dergisi'nde yayınlanmıştır

Hikayeyi okumak için: Hikaye Linki

7 Haziran 2021 Pazartesi

KENDİNİ GÖTÜREN

 KENDİNİ GÖTÜREN

Kalbinin içine nice şeyleri sığdırdığı günlerden biriydi. Bavulu toplu, sırt çantası; en az hayat kadar, onu aşağıya doğru çekiyordu. Uzun yolları severdi, uzun yollar onu hep çekerdi. Ardına bakmazdı, ardına baka baka bakmamaya alışmıştı. Ardına bakmazdı ama bir şekilde, bir şeyler ardında kalırdı. O da arda kalanlardan kalan anıları da yükleyip, giderdi.

Saatine baktı. Trenin kalkmasına on beş dakika vardı. Bir iki sigara içimlik vakit varmış diye içinden geçirdi. Ama sadece içinden geçirdi, çünkü sigara içmezdi. Belki de sigara içmediğinden, tüm dertleri içine atar, yürek yangınından bir alaz koyup, midesi çevresinde yakardı. Sonra günlerce alev alev yanardı mide çevresi. Ne kadar kül olsa da tortusu kalırdı hep. Hayatın içinden birçok şeyi madde endeksleriyle tartardı. Ne bileyim sabahleyin aldığı tren biletini mesela. Tren bileti 75 Lira’ydı, o da 7 bira parası diye kendi içinde tartar, yedi biranın ona vereceği keyif ya da rahatlamayla, yolculuğun ona vereceği hazzı; yedi biranın içimi sonrası onun zihnen oluşacağı yorgunluk haliyle, yolculuğun yorgunluk halini karşılaştırır ona göre rotalarına karar verirdi. En çok da bu endeksi birayla yaptığından buna “Bira Lira Endeksi” derdi.

Küçük adımlarla istasyonun içinde, raylara yakın konumda yürüdü. Bineceği konpartman merkezde olmak koşuluyla, iki üç vagon ileri gidip, geliyor, o an aklına ne geliyorsa düşünüyordu. İlla dolu şeyler olmak zorunda değilse de o, illa ki o düşündüğü şeyi hayatta bir şeye adapte ediyor ve anlam katmaya çalışıyordu.

Herkes onu mutsuz biri olarak biliyordu. Rutin bir hayatı olsa da, aslında çoğu kişinin yapamayacağı marjinal şeyleri de yapmıştı. Çoğunlukla evde vaktini geçiren ya da rutin rotalarda, rutin görüşmeler ve yahut gezmeler yapan biri olarak bilinse de o bir kez kendini bu rutinin dışına çıkarttı mı da, çoğu kişinin girmeye dahi cesaret edemediği yerler, saklı, gizli noktalar, yahut şehrin en bilinmez yerlerinde kendini bulabiliyordu. Bazen saatlerce yürüdüğü olabiliyordu. Yürürken o yolun uzunluğunu anlaması ancak gecenin köründe, bedeni artık hata verip, onu ani bir uykuya daldırıp, on dakika kadar uyutup, uyandırdığında, sendeliye sendeliye yatağa giderken, uyluklarında ve baldırlarındaki ağrılardan sonra olurdu.

Ne kadar yorgun olsa da televizyonun başında sızıp kaldığı çok ama çok azdır. Zaten gece eğer ki ülke gündemini takip ettiği siyasi tartışma programları dışında, çoğunluk halkın itici bulduğu sohbet programları da bittiyse, yine kuytu diyarları ya da vahşi yaşamı anlatan bir belgeseli  izler, saat üçe doğru yatağa geçerdi. Ama tam manasıyla uyuması sabah ezanıyla oluyordu. Sabah ezanını bilinçli olarak seçmemişti. Ama Saba Makamı’nda okunmasından belki ona bir rahatlama veriyor, tam olarak uyku haline geçmesini sağlıyordu. Kısacası asıl uykuyu evden çıkacağı vakitten yarım saat öncesine kadar, sabah aydınlanmasında uyuyabiliyordu. Çok içse de, çok yorulsa da bu böyle oluyordu.

Hep farklı farklı yerlerle adı anılsa da aslında evinin olduğu yerde yıllarca otururdu. Ev değişse de semti değişmez, il hiç değişmezdi. Gerçekten kaybettiği büyük şeyler olursa bir ya da daha çok sene içindeki acının dinmesi ya da nefretini yok etmek için şehirden gitmişliği olur ama yine bir bahaneyle eski şehrine döner ve alıştığı mekanların çevresinde yaşardı. Evrensel bir yaşam görüşü olsa da muhafazakar bir yönü olduğunu da inkar etmezdi. Aslında onun zihniyetindekiler bunu reddetse de bir gerçek vardı ki bir şeyleri muhafaza edebilmek içindi mücadeleleri. En basiti elde ettikleri özgürlüğü muhafaza etmek gibi. Aslında yeni ve ileri mücadeleleri, var olanı geliştirmek, güncellemek, devinimsel olarak ilerletmek, çağ ile uyuşturmak içindi. Yoksa hadi bir anda yıkalım, yakalım, devirelim dendiğinde, zaten hayatı zar zor oturttuğu için belki de düzeni bozulmasın diye ilk karşı çıkacak kişi oydu.  Zaten çok zor yollardan bir şekilde hem karakterini, hem düzenini oturtmuştu. Sonuçta acılardan, yorgunluklardan, mücadelelerden ve çoğunlukla yenilgilerden arta kalandan ibaretti yaşamı. Kendini benimsetmek, kendini kendine kanıtlamak, özgüvenini sağlamak, belli bir çevre edinmek, onları taşımak, yaşamak ve birçok şey süreçle olmuştu. Evet varoluşçulukla oluşmuştu. İnsan kendini hayat içinde var etmek için, ben de buradayım demek için uğraş vermişti hep. Gele gele ise bugünkü kendine gelebilmişti. Sisli, puslu belirsiz bir hayat yolunun en azından görüş mesafesini kendi için bu zamana dek oluşturabilmişti. Kör sürüşünü bir nebze olsa yok edebilmişti. Yeni bir değişim, devirimle yine sis kütlesini kim sokmak isterdi ki hayatına. İşte tam da bu yüzden asıl muhafazakarlık da kendindeydi. Kendini muhafaza, elde ettiklerini muhafaza edip, başkalarının eline vermeme muhafazakarlığıydı.

Bunları düşünürken, bir anda trenin ışıkları yandı, dalgın yürüyüşünden hafif hafif kendine geldi. Saatine baktı, beş dakika kalmıştı. Bavullarının olduğu, istasyon sütununun yanına doğru ilerledi. Üstün körü çalınmış, kaybolmuş bir şey var mı diye kontrol etti. Yoktu. Zaten çalsalar da değerli bir şeyi de yoktu. Sırt çantasını taktı, bavulunu aldı. Kompartmanının olduğu kapıya doğru ilerledi. Trenin demir merdivenlerinden ilkine sertçe ve sağlam bir adımla bastı. Öne doğru kendini iteklerken, bir ayağı havada, son kez istasyonun ucundan şehre baktı. Döneceğini bile bile, sanki son kezmişcesine derin bir iç çekişle süzdü. Bir nefes daha, derince, içine çekip, diğer merdivene bastı ve trene bindi.

Bir şeyleri geride bırakır gibi, hızlı adımlarla trenin koridorunda ilerledi. Bilet numarasıyla, kompartman önlerindeki, pirinç levhalara yazılı numaraları karşılaştıra karşılaştıra, sırt çantasını çarpa çarpa, oturacağı yere geldi. Eşyalarını koyu, kendi de oturdu. Genellikle üşüyen biriydi. Hava on derecenin altına indi mi, bir de geceyse kesin üşürdü. Bunun için sırt çantasını açıp, bu zaman için hazırladığı küçük battaniyesini çıkarttı. Oyalanacağı başka şeyleri de. Kitabı, müzik çaları, atıştıracağı şeyleri çıkarttı masaya koydu.

Sonra dertlerini, düşüncelerini, yorgunluklarını, kırgınlıklarını, kaçış nedenlerini pencerenin önüne serip, kafasını pencereye dayadı. Yorgun bir bakışla, trenin dışındaki kişileri izledi. Bu sırada istasyon görevlisinin düdüğü çaldı, yine de irkilmedi, kafasını camdan kaldırmadı. Hatta gözleri istasyon görevlisine dahi kaymadı. Öylece dışarıyı izledi. Sonra trenin düdüğü ve lokomotifin hareket sesiyle, bakışlarının dongunluğunda şehir yavaş yavaş ilerledi. Cam önündeki ögeler, ne sarsıldı, ne yere düştü. Kasabaların, ilçelerin içinden her geçişte, yine onun içine düştü. Bakışları yollar uzadıkça, daha da dondu. Masa üstünde duran kitap sallandı, müzik çalar kitaba yaslandı ama o cama yasladığı kafasını saatlerce kaldırmadı. Şehirler geçti, kasabalar geçti, köyler geçti, iklim değişti, bitki örtüsüyle beraber, onun içindekilerin alazı, midesinin köşesinde geçmedi.

Her şey geride kalsa da, gittiği yerlerde bıraksa da eşyalarını, dostlarını, hatıralarını, acılarını, yorgunluklarını, gittiği yere kendisini götürdüğünden dolayı, aslında birer ve daha büyük kopyalarını beraberinde götürüyordu. Belki yaşadıkları eski yerlerde kalıyorsa da, gittiği her yerde onların adları başka, biçimleri başka, acı yoğunlukları başka hallerini yaşıyordu. Kısacası o, acılarını da, hatalarını da muhafaza ediyordu. Değişen tek şey değişim olsa da temelde hiçbir şey değişmiyordu. O, başka şeyler düşünse, hayal etse de hayat kendi senaryosunda onu başrollere koyuyor, bazen onu filmin kahramanı yaparken bir şekilde yine zorlukları ona yazıyordu. Daha rahat biten bir bölümü olmamıştı. Olmayacaktı da muhtemelen. Ona da alışmıştı ve onu da düşündükçe aslında demek ki her şey yolunda ve ben hala benim diyordu.

Düşüncelere iyice dalmışken, tren aniden, sert bir fren sesiyle durdu. İrkildi ve kendine geldi. Cama yaslı başını geriye doğru çekti. Etrafına baktı sonra koridora doğru baktı. Sersemlik hali geçtikten sonra hangi istasyonda olduğunu anlamak için başını biraz yukarı kaldırıp, camın açılabilir yerini açarak dışarıya sarktı. İstasyonun adını göremedi. O an aşağıdan sarı, çizgili bir kedinin, gözlerini keskince ve hiç ayırmaksızın ona baktığını fark etti. Kedinin gözlerinin içine baktı. İstasyon amiri düdüğünü çaldı, tren hafif hafif hareket ederek, istasyondan kalktı. O ise camdan içeri başını sokup, yerine oturdu. Müzik çalarını aldı, Playlistlerinden bir tanesini onayladı ve kulaklığını taktı. Müzik çalmaya başladığı an sol kolunu sıvadı. Sol kolundaki siyah kedi dövmesinin altında yazan yazı dövmesine baktı, güldü. Dövmede “Fernweh”  yazıyordu.

GALİP UÇAR

Hikaye Mart 2021 tarihinde Sis Edebiyat Dergisi'nde yayınlanmıştır

hikaye linki