Blog Ziyaretçi Sayısı

Ara ve Bul

Blog Site Translation

kısa hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kısa hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mart 2022 Çarşamba

Yaramaz Sincap ve Akıllı Tavşan

 

Yaramaz Sincap ve Akıllı Tavşan


Bir gün, ormanın derinliklerinde, cennetten bir parça gibi güzel ağaçların altında koca boynuzlu geyikler, hafta sonunun verdiği mutlulukla top oynuyorlardı. Bu beş geyik boynuzlarıyla topa vura vura birbirlerine atarlarken, birden top ağaçların yanından aşağıya doğru kaçtı ve derenin kenarına doğru gitti. Geyiklerin bir anda toplarının kaçmasıyla bozulan oyunlarına üzülürken, topu kaçıran genç geyik de topun peşinden gidip topu almak için uğraşıyordu.

Genç geyik, nehir kıyısına geldiği anda bir anda durup kaldı. Öylesine şaşırmıştı ki, diğer geyik arkadaşlarını da bağırarak çağırdı.

– Hey! Koşun hemen koşun gelin! Burada çok acayip bir şey oluyor çabuk gelin!

Geyikler, arkadaşlarının sesini duyar duymaz, toprağı toza katarak, koşa koşa yokuştan aşağıya geldiler. Onlar da dere kenarına geldikleri an hayretler içinde kaldılar. Az önce genç geyiğin kaçırdığı top, olduğu yerde zıp zıp zıplıyordu. Sapsarı renkteki top, sanki bir güneş gibi havaya yükseliyor, sonra aşağıya düşerken daha yere değmeden tekrar havalanıyorlardı. Buna bir anlam veremeyen geyikler, bir yandan da korku içinde topu seyrediyordu.

En sonunda içlerinden boynuzları en iri geyik, cesaret ederek topun yanına doğru ağır adımlarla ilerledi. Biraz korku, biraz telaş, biraz da heyecanla topun yanına gelen geyik, gördüğü manzarayla şok oldu.  Derenin kıyısında yuva yapmış bir sincap, topu burnuyla havaya fırlatıyor, top yere düşmeden yine topa burnuyla vurarak oyun oynuyordu. Geyik bunu görünce:       

– Hey o bizim topumuz! Topumuzu bize geri ver! Oynamayı bırak!

Bunu duyan sincap telaşlandı ama oynamayı da bırakmadı. Aşağı düşen topu bu sefer tepesine doğru değil, biraz daha ileriye doğru havaya fırlata fırlata oradan hızlıca topla uzaklaştı. Uzun bir süre sincap ve topun peşinden koşan iri boynuzlu geyik, bir zaman sonra yoruldu ve bacaklarını kırarak yere oturdu. Yaramaz sincap ise yorulmak bilmeksizin topu havaya fırlata fırlata koşuyordu.

Bu sırada, geyiklerin yanından geçen tavşan, üzgün geyikleri görüp yanlarına geldi:

– Geyikler ne yapıyorsunuz? Bu güzel haftasonu gününde neden böyle üzgünsünüz?

-Ah tavşan kardeş ah! Bir bilsen başımıza ne geldi?

– Ne oldu anlatsanıza?

– Şu senin komşun yaramaz sincap yok mu yaramaz sincap?

– Eee nolmuş o yaramaz sincaba

– Biz şu ağaçların orada, topumuzla oynuyorduk. Sonra bu genç geyik attığımız topu boynuzlarıyla tutamadı. Top da bu bayırdan aşağıya dereye doğru kaçtı. Genç geyik de peşinden geldi. Sonra bir anda genç geyiğin bağırma sesini duyduk biz de buraya geldik. Bir baktık ki top kendi kendine bir güneş gibi durduğu yerde zıplıyor. Bir zaman sonra iri boynuzlu cesur geyik daha da yaklaştı. Yaklaşınca bir de ne görsün?

– Ne gördü?

– Senin komşun olan o yaramaz sincap topumuza, o kahverengi koca burnuyla vurup vurup oynuyor. Topumuz ver de dedik ama vermedi.

– E siz ne yaptınız?

– Ne yapalım tam daha da yaklaşayım derken iri boynuzlu geyik, sincap topu ileriye doğru vurup koşa koşa buradan uzaklaştı. Sonra da topla sincap önce, iri geyik arkada şuraya doğru gittiler. Belki bir saat oldu daha dönen de olmadı.

Bu duyan akıllı tavşan, komşusu adına biraz üzgün ama ona da çok kızgın olarak geyiklerin yanından uzaklaştır. Yürüdü, yürüdü, yürüdü. En sonunda bir de ne görsün? İri boynuzlu cesur geyik, bacaklarını kırıp, yere çömelmiş duruyor. Ona bir şey olduğunu sanıp koşa koşa yanına gitti:

– Hey, hey! İri boynuzlu cesur geyik iyi misin?

Geyik yorgun gözlerle ve ter içinde tavşana baktı. Konuşacak hali yoktu. Dili dışarıda başını sallayarak iyiyim der gibi yaptı. Tavşan dereden biraz su alıp geyiğe getirdi ve içirdi. Geyik biraz kendine gelince ona olanları anlattı. Tavşan daha da üzgün bir şekilde bu sefer ormanın derinliklerinde yaramaz sincabı aramaya devam etti.

Saatler sonra; bir ağacın altında, başını sarı topa yaslamış, çevresinde yemiş kabuklarıyla sızmış kalmış yaramaz sincabı gördü. Başını iki yana sallayıp, ellerini de beline koyup: Şimdi seni yakaladım diyerek sincabın yanına sessizce gitti. Sincabın yanına vardığında hemen başının altındaki sarı topu aldı. Topu aldığında da yaramaz sincabın başı yere düştü ve başını toprağa çarptı. Uykusundan başını çarparak uyanan yaramaz sincap, başını ova ova ne olduğunu anlamaya çalışırken, komşusu akıllı tavşanı gördü.

– Akıllı tavşan napıyorsun sen? Bak başım nasıl acıdı. Niye böyle yapıyorsun?

– Sen asıl ne yapıyorsun yaramaz sincap? Sen yaptıklarından utanmıyor musun?

-Ne yapmışım ki?

– Sen ne yaptığını iyi biliyorsun? diyerek elindeki topu gösterdi: Bu ne bu?

-Top

-Bu kimin topu?

-Benim topum bu.

-Senin topun mu? Emin misin?

– Evet benim topum. Başka kimin olacak?

-Geyiklerin topu olabilir mi acaba?

Yaramaz sincap kekeleyerek: Ge  ge geyik mi? Ge ge geyiklerin topu mu? Nasıl olsun geyiklerin topu?

-Benim her şeyden haberim var yaramaz sincap. Geyikler o kadar üzgün ki. Ben de o kadar üzgünüm ki

– Niye üzgünmüşsün sen akıllı tavşan?

– Tabi çok üzgünüm. Benim komşum sincap, kendine ait olmayan bir şeyi, bu topu almış, kaçmış. Yani çalmış

-Hayır çalmadım

-Üzgünüm yaramaz sincap, sen çalmışsın.

-Nasıl çalmışım?

-Geyikler bana anlattı. Kaçan toplarıyla dere kenarında oynamışsın, onları görünce de topla koşup oradan kaçmışsın. Sana ait olmayan bir şeyler kaçmak, onu alıp götürmek hırsızlıktır, çalmaktır.

-Hayır ben çalmadım. Ben bana gelen topla oynadım.

– Sen başkasının topunu alıp gitmişsin. Onlardan izin almadan, onların topunu almış, kaçmışsın bu hırsızlıktır. Bu çok ayıp bir şeydir.

-Ben kötü bir şey yapmadım ki. Topla oyun oynadım.

-Hayır sen kendinden utanmalısın. Sen başkasının topunu, izni olmadan almışsın. Hadi almadın diyelim. Sen başkasının topunu onlardan izin almadan almış ve oynamışsın.

– Ben almadım. Top bana geldi.

– Top sana gelse ne olacak. O top onların. Top sana geldiğinde, etrafa bakıp, o topu arayan, ona sahip biri var mı yok mu bakman lazımdı? Sen baktın mı?

– Bakmadım.

– Hemen oynamaya başladın değil mi?

-Evet

– Peki geyikler gelince neden kaçtın?

– Onlar benim topumu alacaktı. Ben de topumu vermemek için kaçtım.

– Ama o senin topun değildi ki. Onlar kendi topunu almak için geldiler.

Bunu duyan sincap biraz da utanarak oradan gitmek istedi ama tavşan onun önüne geçerek:

– Bak yaramaz sincap. Sen çok yaramazlıklar yapıyorsun ama senin yaptığın yaramazlıklar hoş görülse de hırsızlık hoş görülmez. Bu çok ayıp ve senin bundan utanman gerekiyor. Bir şeyi çalmak, kaçırmak suçtur. Cezası olan bir şeydir bu. Hırsızlığı asla yapmamalısın ve bu yaptığından utanmalısın. Ben senin yerinde olsam, şimdi giderdim ve geyiklerden çok çok özür diler, bir daha asla bunu yapmayacağını, çok pişman olduğunu ve çok utandığını söyler ve onların olan topu onlara verirdim.

– Sanırım haklısın. Şimdi çok ama çok utanıyorum yaptıklarımdan. Beraber geyiklerin yanına gitsek, ben de orada özür dilesem olur mu?

– Peki olur. Ama bir daha asla yapmayacağına söz verecek misin bana?

– Söz veriyorum. Zaten bu yaptıklarımdan çok utanıyorum. Bir daha asla kimsenin malını onlardan izin almadan kullanmayacağım, almayacağım.

Konuşmaları bittikten sonra, ormanın içinden ferah ferah, gürül gürül akan derenin kıyısından hızlı adımlarla geyiklerin olduğu ağaçlık yere gittiler. Sincap geyiklere sarı toplarını verdi. Hepsinden bir bir özür diledi ve ne kadar pişman olduğunu ve utandığını onlara anlattı. Bir daha da asla böyle bir hata yapmayacağını, kendisini affetmelerini istedi. Geyikler de onu affetti ve isterse onlarla top oynayabileceğini söyledi. Geyikler, yaramaz sincap ve akıllı tavşan günün geri kalanından orada top oynayıp çok eğlendiler.


GALİP UÇAR

Öykü 23 Mart 2022 tarihinde Zamansız Dergi'de yayınlanmıştır

Öykü linki


23 Ekim 2021 Cumartesi

AY DÜŞÜNCE

 AY DÜŞÜNCE


Ayın en karanlık olduğu gece, sadece adaların altın renkli ışıkları varken ayın en karanlık gecesini yaşıyordu. Elinde bira şişesi, yanı başında daha geçen gün baş döndürürcesine esen lodosun kalıntıları, yoldaşı, deniz kabukları, midyeler. Maviliği kaybolmuş denizin dalga seslerinin "sâbâ makamında" söylediği şarkıya martı çığlıkları eşlik ediyorken uzaktan bir küçük tekne göründü. Elini kaldırıp selamlayası geldi, vazgeçti. Hem o karanlıkta ve o kadar uzakken teknedekiler onu nereden görecekti ki... Bir yudum daha aldı içkisinden, artık içki de pek etki etmiyordu. Hani gençlik yıllarında ağız buruşturan ya da keyif aldıran bir tat da kalmamıştı damağında. Su gibi içip gidiyordu.

İçinden, Demek ki yaşanılanlar daha acıymış, kaybedilenler ise keyiflermiş, diye geçirdi. Gecenin dördüne geliyorken dakikalarca aralıkla, koşan insanların adım sesleri haricinde sadece dalganın "sâbâ makamı" duyuluyordu. Şimdi başkasına anlatsa, dalganın da makamı mı olurmuş derler diye kimseye de söylemiyordu. Ama insan gece yalnızcen en çok bulur ya kendini, işte o anlardan biriydi. Çok gelmişti bu kıyıya. Çok içmişti şu taşların üstünde. Taşlar dayanıksızdı. Her lodos vurduğunda illa kayboluyordu bir küçük parça yahut kütle kütle büyük parçalar. Yani her gelişinde aslında başka yerlere oturuyordu ve derdini başka şeyler dinliyordu. Aslında matematiğe de pek inanmayışı bundandı. Nasıl yani, şimdi bir kurşunkalemin yanına bir kalın ve renkli tahta kalemini koyduğunda nasıl iki ederdi ki? Bu kalın kaleme haksızlık değil miydi? O ki diğerine göre dünyada daha çok yer kaplıyordu. Yani iki olabilmek için 1 ve 1 gibi aynı gözükmeliydi ona göre her şey. Hatta elle yazılmış 1 ve 1 dahi ne kadar ikiydi ki. Belki yazılan kalemin ucu birinde daha aşağı kaymış ya da daha sert bastırılıp koyu olmuş olamaz mıydı? Kısacası dünya haksızlık üzerine kuruluydu. En çok inandığı da buydu. Bu haksızlık yüzünden zorunlu alışverişleri haricinde matematiğe inanmazdı.

Belki basketbol oynadığı anlarda, ki çok ama çok eskidendi o günler, parabole inanabilirdi. Sonuçta topun havalanması ve düşmesi bununla açıklanabilirdi. Ama zaten bırakmıştı basketbolu da. Hem zırt pırt sakatlık yaşıyor, oynadığına da pişman oluyordu her defasında. Akşama çektiği ayak ağrıları, yorgun argın eve gelmeler, maç oynanırken güzel de sonrası kötüydü. Zaten her şeyin sonrası kötüydü. Konsere gidersin, mükemmel bir ses dinlersin, sonrasında geç saatte eve dönmesi eziyet; aşk yaşarsın, başın döner, gözün kör olur, seversin seversin, kendinden verirsin, sonrası bir bahaneden kavga, küçük bir kabahatten ayrılık. Hep yani sonrası kötü oluyordu onun için. Şimdi de bira bittikten sonrası yine kötü olacaktı.

Çantasındaki tüm biralar bitmiş ama daha sabah olmamıştı. Aydınlıktan bir gıdım dahi haber yoktu. İnadına gözlerini Çamlıca'ya doğru çevirdi. Genellikle güneş önce o taraftan ışığını salardı İstanbul'un üzerine. Aslında neden oradaydı, niye içiyordu, ne derdi vardı ya da ne keyfi gelmişti de içesi tutmuştu, o da bilmiyordu. Anlamsızlığına içiyordu sanırım. Cuma akşamı bir yere gitmemiş, biralarını almış, sahile gelmiş, biraz çerez, eşliğinde uzun uzun karanlık ufuklara bakıyordu. O da birazdan sabah olunca bitecekti. Üşümüş müydü? Hayır. Yorgun muydu? Evet, hatta bir evet yetmez, çok yorgundu. Hayat çok yormuştu. İşini iyi yapsa da hak ettiği yerde değildi, ülkedeki çoğu kişi gibi. Maaş desen tabii ki hak ettiğini almıyor ve hak ettiği gibi harcayamıyordu. Ama illa ki güzel şeyler alıyordu hem kendine hem almak istediği kişilere. Ama insanlar da çok yoruyordu.

Takıntıları çoktu. Ne bileyim bir şeyler olmak istiyorlar, bir şeylere katılmak istiyorlar, kendilerini kanıtlamak istiyorlar. Yahu durun. N'apıyorsunuz. Belki birazdan bir deprem olacak, tsunamisi, yok dolgu alan çökmesi, enkaz altında kalması bir şekilde bu dünyadan kopup gideceksiniz. Bu neyin koşuşturması. Şu sahil boyundan yürüyenlerin kaçı denize dönüp bakıyordu. Hep aynı yer, aynı manzara diye, bir hedefe kilitlenilmiş, ya muhabbet, ya koşu hedefleri, denize bakmadan geçip gidiyorlardı. Şu çimenliklere denize sırtı dönük oturanlar vardı yahu. Ayıptır, hangi şey böylesi huzur verir? Ne de var böyle uçsuz bucaksız rahatlama?

Deniz bu deniz, neyle kıyas edilebilir ki? Tam da bu nedenle her haftanın sonunda, evi yerine geceleri soluğunu burada alması. Tam da bu nedenle derdini kimseye değil de denize dökmesi. Tam da bu nedenle denize bakıp da hiç konuşmaması. Konuşmazdı çünkü deniz her şeyi anlardı. Deniz bakardı o sahil kıyısında oturana ve ona uygun "sâbâ makamında" şarkısını çalardı. Son bir yudum daha aldı içkisinden, uzakta adalara baktı. Sokaklarındaki lambaları ışıl ışıldı. Evlerin ışıkları ise ölüm gibi karanlık. Kapattı gözünü, biranın son damlalarının tadını çıkardı ve göğe dikip başını açtı gözlerini. Ay düşmüştü gecesine, en parlağından. En karanlık geceye ay doğduğunu görünce, haksızlıklar gözünün önünden geçti. Yaptıkları, yaşadıkları, yaşatıldıkları. Derin derin baktı aya, öylece kaldı. Birkaç özür diledi kendince ama hiçbir özür duymadı...

GALİP UÇAR

Hikaye 19.02.2020 tarihinde Oggito Dergisi'nde yayınlanmıştır

Hikayeyi okumak için: Hikaye Linki

O ÂNI BİR DAHA GÖREN OLMADI

 O ÂNI BİR DAHA GÖREN OLMADI


Vodina Caddesi'ni ağır adımlarla geçerken eski evlerin solgun ışıkları üstüne vuruyordu. Mutlu değildi. O da biliyordu ki ait olduğu yer orası değildi. Mutsuzluğu her halinden belli oluyordu. Daha sabahleyin işyerinde saçma sapan bir nedenden sinir patlamaları yaşamış, haklı da olsa kendini haksız duruma sokmuştu. Sonrasında yol cehennem gibi geçmişti. Hayatında ilk defa, yolda olmayı ve etrafı izlemeyi bu kadar çok seven adam, trende uyuklamıştı ve hatta neredeyse ineceği durağı kaçıracak olmuştu. Sağındaki banka atm'sine baktı. Elini pantolonunun sağ cebine attı, birkaç bozuk para vardı, sol cebini kurcaladı. Parmağındaki aslanlı yüzüğünün ağzında yer alan dişler yüzünden eli tam olarak cebine giremedi. Buna da çok sinirlendi.

"Öfff" diye bir ses çıkararak yürümeye devam etti. İçinden, Zaten bugün de yatmamıştır. Neyi bekliyorum ki, diye geçirdi. İlerideki karanlık sokaktan içeri girdi. Balat'ın eski cumbalı evlerinin arasından adım adım geçerken birden aklına, döndüğü yer geldi. Hafiften bir iç geçirdi. Sonra daha derin bir solukla iç geçirdi. Anlamsızca etrafına baktı. Kesinlikle buraya ait değildi. Ne bu evler ne bu sokaklar oydu. Sokağın üzerinde yer alan oval ışık rüzgârdan bir o yana, bir bu yana sallanırken, mutsuzluğu da içinde deliler gibi sallanıyordu. Hayır başı dönmüyordu ama içini sanki bir şeyler kemiriyor ve içten içe onu eritiyordu.

Sokak ayrımına geldiğinde tulumbacının önünde biraz durdu. Tatlıları seyretti. Aç değildi, canı da aslında tatlı çekmiyordu ama tulumbayı yemeyi de çok ama çok severdi. Zaten canı çekse de dükkân kapalıydı. Sanırım sadece onu sevindiren bir şeyleri görüp, azıcık da olsa mutlu olmaktı amacı. İkiye ayrılan yolun sağ tarafından yürüdü. İrili ufaklı kafelerin arasından geçti ve işkembe kokularının arasında trafik ışıklarına vardı. Gecenin soğukluğunu burada, trafik ışıklarında dururken iyice hissetti. Sonuçta karşısı Haliç'ti ve deniz kıyısında, bu yağmursuz kış gününün soğuğu daha da beter olacaktı. Ama içinden, Deniz illa ki iyi gelir, denize varmalı, deniz havasından iyisi var mı, diye söylenirken yeşil ışık yandı. Hızlı adımlarla ilk caddeyi geçip otobüs durağının oraya vardı. Diğer caddeye gidene kadar yine kırmızı ışık yanmıştı. Şöylece etrafına baktı. Rüzgârdan savrulan ağaçlar, karanlık, yıldızsız bir gece, yerlerde dal kırıkları, tek tük geçen arabalar... Hiçbirinin bir anlamı yoktu onun için. Sonra arkasını döndü. Balat'a baktı. Eski, bakımsız evlere, kör bakışlarla karanlık bakan dükkânlara, tepelerdeki çarpık apartmanlara, hepsine iyice, derin derin baktı. Yaşadığı evin yokuşuna doğru gözlerini çevirdi. Apartmanların arasında evini seçemedi. o kadar kalabalıktı, o kadar yığın yığındı ki bakarken dahi boğulur gibi oldu.

Oysa evin terasından baktığında Üsküdar'dan süzüle süzüle gelen vapuru ve onun bir o kadar aheste dalgalarının maviliklerde yayılışını seyrederdi. Bu seyir hali belki de onun, buradaki en ve tek mutlu olduğu anlardı. Ama o anlara da ancak çamaşırları asarken sahip olabiliyordu. Hani kaç ay olmuştu bir kez dahi çıkıp da terasta, elinde kahve, Haliç'i ve yedi tepeyi izlememişti, sadece keyfi olsun diye. Ya terası yıkarken, ki martılar sağ olsun çok pisletirlerdi ama o da onları ekmeklerle ve bulgurla beslemeyi çok severdi ve mükafat olarak da martılar dışkılarıyla ödüllendirirdi ya da çamaşır asarken ancak teras keyfini çıkarırdı. Zaten o an sevdiği kadın da evi topluyor ya da temizliyor olurdu. İşbölümü yaptıklarında yükte hafif ama canı da en yakan, özellikle de içi yakan işler hep ona düşerdi. Çünkü alışık olduğu yaşam tepelerin ardında, göklere uzanan yüksek binalardaydı. Zaten bu saatte de çıkıp gezme nedeni oydu. Onu bu ülkede hiçbir zaman anlamayıp, sıkıntılara düşüren insan kitlesiyle aynı yerde yaşıyor ve orada da farklı giyinip, farklı sözlerle konuştuğundan garipseniyordu. Kısacası birkaç kilometre ötede alıştığı yaşamdan uzakta, sanki çok uzak bir gurbetin garibiymiş gibi yaşıyordu. Işıklar yanında yine ağır adımlarla karşıya geçti ve inşaat sahasının içinden geçip, halı sahanın yanındaki kaldırımdan sahile doğru yürüdü. O an, sanki ona hoş geldin der gibi bir ağaç rüzgârın sertliğine kapılıp aşağı yukarı dallarını eğdi. Bulutların arasından parlak bir yarım ay belirdi. Adım adım denize yaklaştı. Derin bir nefes çekti, başına ağrılar girdi. Geçsin diye daha derin bir nefes çekti, İçi yandı, başı daha da ağrıdı. "Off," dedi, denize baktı. "Bana bu denizin bu yakası haram sanki, bana bu evler, bu semt haram." Mutsuzluğunu yanı başına oturduğu Haliç'e anlattı. O ânı bir daha gören olmadı


GALİP UÇAR

Hikaye 4.02.2020 tarihinde Oggito Dergisi'nde yayınlanmıştır

Hikayeyi okumak için: Hikaye Linki

14 Ocak 2021 Perşembe

SONBAHARDAN ESİNTİLER

 

                                                         SONBAHARDAN ESİNTİLER

 

            Hiçbir zaman adını koymayı sevmedim yazdığım yazıların. Ne de yarattığım karakterlere ad vermek geldi içimden. Nedense sevemedim ad vermeyi bir şeylere. O, olduğu gibi bir şey halinde şey gibi kalmalı. Ta ki bu zamana kadar. En rahat başlığı attım bu yazıma. Sonbahardan Esintiler.

            İlginç haftaların, ilginçliklerinin verdiği monoton yaşamın ardından, çok da anlamadan yazın nasıl geçip gittiğini, bir sabah uyandım ki, hafiften yağmur çiseliyor. Pek de manidar gelmedi, niye gelsin ki kaç senedir gördüğüm aynı yağmurlar, aynı şehir, aynı gri örtüsü ve asfalttan kayıp giden sular.

            Yaprakları gördüm sonra. Çoğu hala ağaçların tepesinde yemyeşilken sağımdan solumdan birkaç sarı yaprağın kendilerinden geçip, rüzgara teslim olmuş biçimde taklalar attıklarını fark ettim.

            Takvim kullanmayı sevmem. Hele ki uzun süre pek de uğraşacak bir şeyim yoksa tarihleri unutmayı, günlerimi günlerimin üzerine dizip sadece ayları takip etmeyi tercih ederim. Çok da manası yok mevsimlerin artık. Eskiden olsa, öğrencilikte diyelim kış ayları okul ayları, yaz ayları tatil aylarıydı ve kimse beni İstanbul dışına kaçmamam için tutamazdı.

            Birkaç adım sonra onu fark ettim bu sene çıkmamışım İstanbul dışına. En çok da ona şaşırdım. Sözde 150 liralık bir tren kartı alıp, yaz aylarından birinde tüm ülkeyi dolaşacaktım. O an, bir şekilde tarihe bakasım geldi. Cidden tahmin etmiyordum bu kadar erken geleceğini. Meğer eylülün başı bile çoktan geçmeyedurmuş.

            Her şeyi bırakın ben nerden bu yaz gribi buldum da virüsünü içime çektim diye gırtlağımın ağrısıyla uğraşırken, biraz nefes almak için dışarı çıktığımda, gayet saçma sapan nedenlerle öğrendiğim tarih sayesinde babamın ölüm yıldönümü olduğunu bile zar zor anladım. Normal olarak hiçbir akrabama da gidemedim. Hem halim yoktu, hem benim takvimimde babamın ölüm günü gelmemişti.

            Beyin uyuşukluğunda geçirdim, 7 Eylül gününü. Saçma sapan diye hep içimden geçirdim. Ben, ne zaman yerde salınan ve koşarcasına taklalarla yanımdan geçen bir yaprak görsem, hep Hasan Hüseyin’in çok sevdiğim şiirinin ilk dizesini mırıldanırdım içimden: “GİTME SONBAHAR OLUYORUM SONRASI HİÇ”

            O dizeyi bile mırıldanmadım içimden. O kadar benimseyemedim bu sonbaharı anlayacağınız. Tam gün bitecek derken, on ikiyi biraz geçe uzun süredir hasta bir akrabamızın ölüm haberi geldi. Ertesi gün apar topar cenazeye.

            İşte ne olduysa o caminin orada oldu. Bir anda beş senem gözümün önünden geldi ve geçti. Yaşadıklarım, zorlanmalarım, nefessiz kalışlarım, gülüşlerim, sinirliliklerim, hırslarım, kaybedişlerim. Dört göz geçti gözümün önünden. İkisi apartmanlardan bakıyordu bana, ikisi ise çimenler üzerine konuşlandırılmış banklardan bakıyordu bana. Ben apartmana bakamadım, oturakların oradan bakan iki göze daldım gittim.

            O an bir yağmur çiselemeye başladı, hava karardı, ben beş sene önce sebepsiz ve anlamsızca yitirdiğim o tanıdık gözlere odaklanmış bir halde kilitlendim kaldım. Üzerimde sonbahar çiseltisi, ıslak çimlerin kokusu, kapkara giyinmiş insanlar ve yanaklarından süzülen gözyaşları, ayağıma çarpıp giden yarısı sarı, yarısı kızarmış yapraklar ve dudağımda o dize: “GİTME SONBAHAR OLUYORUM SONRASI HİÇ”

            Ezan sesiyle irkildim o an, gözlerden başka yüzler de görünmeye başladı. Göründüler ve kayboldular. Ben caminin dış duvarlarının demir parmaklıkları arasından beş sene önceki gözlere bakıyordum hâlâ. Sonra sorular sorular. Beş sene önceden bugüne kadar kim bilir neler neler olurdu. Şu an kim bilir ben nasıl bir konumda olacaktım, belki bambaşka bir ciddiyet katacaktı bana bakan karanlık içindeki o gözler. Belki de şu an ki ben gibi olmayacaktım. Belki tarihleri sayıyor olacaktım, bir altın yüzük parlağı gözümde parıldayacaktı her sabah uyandığımda.

            Gömülen insanın ardından bir kova su dökülür ya, gök yarıldı ve milyonlarca kova su döktü o gün. Biz bir gidenin ardından karalar bağlarken, ne bilirdik birkaç kilometre ötemizde nelerin olduğunu. Odadaki insanlar ölesiye karanlıklarında tutarlarken yasını ve hayatla ilişkimiz kesilmişken ölü evinde, ne bilirdik ki kıyametin birkaç kilometre ötesinde yaslandığımızı.

            Nedense her rolde bulunmak geldi içimden. Beş senenin kaybını belki bir günlük yaşayabilmek, tekrar o role bürünebilmek. Herkesin aklında gidenin ardından yas vardı. Hem o odada, hem birkaç kilometre ötede. Ben ise mucize bekliyordum, bir gidişin ardından dönüşler muhtemel midir? Diye.

            Karanlık gözler hâlâ beş yıldır değişmeyen karanlığında. Ve ben hep hayranımdır karanlık bakışlara. Ama karanlık bakışlar yetmez 1.80 uzanmalı papatya tarlasında, sonbahar olsa da yaz sıcağı koynunda.         


GALİP UÇAR 2017