SONBAHARDAN ESİNTİLER
Hiçbir
zaman adını koymayı sevmedim yazdığım yazıların. Ne de yarattığım karakterlere
ad vermek geldi içimden. Nedense sevemedim ad vermeyi bir şeylere. O, olduğu
gibi bir şey halinde şey gibi kalmalı. Ta ki bu zamana kadar. En rahat başlığı
attım bu yazıma. Sonbahardan Esintiler.
İlginç
haftaların, ilginçliklerinin verdiği monoton yaşamın ardından, çok da anlamadan
yazın nasıl geçip gittiğini, bir sabah uyandım ki, hafiften yağmur çiseliyor.
Pek de manidar gelmedi, niye gelsin ki kaç senedir gördüğüm aynı yağmurlar,
aynı şehir, aynı gri örtüsü ve asfalttan kayıp giden sular.
Yaprakları
gördüm sonra. Çoğu hala ağaçların tepesinde yemyeşilken sağımdan solumdan
birkaç sarı yaprağın kendilerinden geçip, rüzgara teslim olmuş biçimde taklalar
attıklarını fark ettim.
Takvim
kullanmayı sevmem. Hele ki uzun süre pek de uğraşacak bir şeyim yoksa tarihleri
unutmayı, günlerimi günlerimin üzerine dizip sadece ayları takip etmeyi tercih
ederim. Çok da manası yok mevsimlerin artık. Eskiden olsa, öğrencilikte diyelim
kış ayları okul ayları, yaz ayları tatil aylarıydı ve kimse beni İstanbul
dışına kaçmamam için tutamazdı.
Birkaç
adım sonra onu fark ettim bu sene çıkmamışım İstanbul dışına. En çok da ona
şaşırdım. Sözde 150 liralık bir tren kartı alıp, yaz aylarından birinde tüm
ülkeyi dolaşacaktım. O an, bir şekilde tarihe bakasım geldi. Cidden tahmin
etmiyordum bu kadar erken geleceğini. Meğer eylülün başı bile çoktan
geçmeyedurmuş.
Her
şeyi bırakın ben nerden bu yaz gribi buldum da virüsünü içime çektim diye
gırtlağımın ağrısıyla uğraşırken, biraz nefes almak için dışarı çıktığımda,
gayet saçma sapan nedenlerle öğrendiğim tarih sayesinde babamın ölüm yıldönümü
olduğunu bile zar zor anladım. Normal olarak hiçbir akrabama da gidemedim. Hem
halim yoktu, hem benim takvimimde babamın ölüm günü gelmemişti.
Beyin
uyuşukluğunda geçirdim, 7 Eylül gününü. Saçma sapan diye hep içimden geçirdim.
Ben, ne zaman yerde salınan ve koşarcasına taklalarla yanımdan geçen bir yaprak
görsem, hep Hasan Hüseyin’in çok sevdiğim şiirinin ilk dizesini mırıldanırdım
içimden: “GİTME SONBAHAR OLUYORUM SONRASI HİÇ”
O
dizeyi bile mırıldanmadım içimden. O kadar benimseyemedim bu sonbaharı
anlayacağınız. Tam gün bitecek derken, on ikiyi biraz geçe uzun süredir hasta
bir akrabamızın ölüm haberi geldi. Ertesi gün apar topar cenazeye.
İşte
ne olduysa o caminin orada oldu. Bir anda beş senem gözümün önünden geldi ve
geçti. Yaşadıklarım, zorlanmalarım, nefessiz kalışlarım, gülüşlerim,
sinirliliklerim, hırslarım, kaybedişlerim. Dört göz geçti gözümün önünden.
İkisi apartmanlardan bakıyordu bana, ikisi ise çimenler üzerine
konuşlandırılmış banklardan bakıyordu bana. Ben apartmana bakamadım,
oturakların oradan bakan iki göze daldım gittim.
O
an bir yağmur çiselemeye başladı, hava karardı, ben beş sene önce sebepsiz ve
anlamsızca yitirdiğim o tanıdık gözlere odaklanmış bir halde kilitlendim
kaldım. Üzerimde sonbahar çiseltisi, ıslak çimlerin kokusu, kapkara giyinmiş
insanlar ve yanaklarından süzülen gözyaşları, ayağıma çarpıp giden yarısı sarı,
yarısı kızarmış yapraklar ve dudağımda o dize: “GİTME SONBAHAR OLUYORUM SONRASI
HİÇ”
Ezan
sesiyle irkildim o an, gözlerden başka yüzler de görünmeye başladı. Göründüler
ve kayboldular. Ben caminin dış duvarlarının demir parmaklıkları arasından beş
sene önceki gözlere bakıyordum hâlâ. Sonra sorular sorular. Beş sene önceden
bugüne kadar kim bilir neler neler olurdu. Şu an kim bilir ben nasıl bir konumda
olacaktım, belki bambaşka bir ciddiyet katacaktı bana bakan karanlık içindeki o
gözler. Belki de şu an ki ben gibi olmayacaktım. Belki tarihleri sayıyor
olacaktım, bir altın yüzük parlağı gözümde parıldayacaktı her sabah
uyandığımda.
Gömülen
insanın ardından bir kova su dökülür ya, gök yarıldı ve milyonlarca kova su
döktü o gün. Biz bir gidenin ardından karalar bağlarken, ne bilirdik birkaç
kilometre ötemizde nelerin olduğunu. Odadaki insanlar ölesiye karanlıklarında
tutarlarken yasını ve hayatla ilişkimiz kesilmişken ölü evinde, ne bilirdik ki
kıyametin birkaç kilometre ötesinde yaslandığımızı.
Nedense
her rolde bulunmak geldi içimden. Beş senenin kaybını belki bir günlük
yaşayabilmek, tekrar o role bürünebilmek. Herkesin aklında gidenin ardından yas
vardı. Hem o odada, hem birkaç kilometre ötede. Ben ise mucize bekliyordum, bir
gidişin ardından dönüşler muhtemel midir? Diye.
Karanlık
gözler hâlâ beş yıldır değişmeyen karanlığında. Ve ben hep hayranımdır karanlık
bakışlara. Ama karanlık bakışlar yetmez 1.80 uzanmalı papatya tarlasında,
sonbahar olsa da yaz sıcağı koynunda.
GALİP UÇAR 2017