Blog Ziyaretçi Sayısı

Ara ve Bul

Blog Site Translation

eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mayıs 2025 Perşembe

BİR MAYIS AKŞAMÜSTÜSÜ

 

Öğle vakti akşama doğru hayli hızla ilerlerken, o da mutfakta yavaş yavaş hazırlıklarını sürdürüyordu. Mezeleri hazırlamıştı bile. Eğilip fırına baktı. On dakika kadar daha vakit vardı. Hem biraz daha kızarsa, görünüşü de daha iyi olabilirdi. Şu zamanın en büyük derdi de o değil miydi? “Güzel görünmek”, “Kendini güzellikle satmak” mesele bu değil miydi? Az bir parası olsa insanlar güzel görünüp, içi boş olsa da bunu belli etmeden satmıyorlar mıydı? Varsın tavuk da bu teşhirci porno kültürünün parçası olsun ne olacaktı?

            Mezeleri ikişer ikişer alıp masaya doğru yürüdü. Tam orta yere konumlandırdı. Sonra diğer ikisi ve diğer ikisi… Altı meze yeterdi. Vaktinde, mahallenin köhne meyhanesinde peynir, suyu bol yoğurdu az cacıkla da içmemişler miydi? Sonradan gelen bir şarkı, rakının tadına en iyi meze olarak gidip, kafalarını en güzel hale getirip “SER-HOŞ” tabirinin hakkını da veriyordu.

            Mutfağa dönerken, yine de ne olur ne olmaz diye, eğilip tavuğa baktı. İyi yaptığını biliyordu ki yıllardır yalnız yaşadığından dolayı sürekli bu tavuğu yapıp, kendini ve ya çevresini bunla ödüllendiriyordu. Zaten evine gelen misafirleri de masada bu tavuğun hazır olacağını bilerek geliyordu. Mezeler hazır ve masadaydı, salatanın yağını da şimdi dökecekti… Döktükten sonra limonunu da sıktıktan sonra onu da masaya götürdü. Mezelerin konumunu o an beğenmediği için değiştirip üç sola ortaya salata tabağı üç de sağa olarak mezelerin yerlerini değiştirdi.

            Saatine baktı. Akşam oldu olacaktı. O gün, televizyonu açmamıştı. Açası da gelmiyordu. Gelecek haberleri yıllardı ezbere biliyordu çünkü… Şimdi açıp da görecek, yine başka başka şeyler. “Bir kere de şu gün anın keyfi bozulmasın” diye geçirdi. Misafirinin aramamış olması onu biraz kuşkuya düşürmüş olsa da: “Aman! O illa bir yolunu bulur gelir. Merak etmeye gerek yok. Ne badireler atlattı da geldi zamanında” dedi. Masayı tekrar bir gözden geçirip, bu sefer de bardak ve kaseleri almak için mutfağa gitti. Onları da getirip yerleştirdi. Çorba çoktan olmuştu. Tam da o eskinin tadında bir mercimek çorbası yapmıştı. Son kere tavuğun pişip pişmediğini kontrol ettikten sonra tabakları yan yana dizip, dinlenip, demlenmiş pirinç pilavını tabaklara koydu. Yanına da dün hazırladığı zeytinyağlı fasulyesini ve birer çanak da enginarı yerleştirip, sırayla tabakları masaya götürdü.

            Bu sırada gözüne çarpan teybe doğru yöneleyim dese de bir an kendini durdurdu: “Aman şimdi içinde vardır. Yok ya! Boşa havayı bozmaya gerek yok” diye içinden geçirip, fırından gelecek sesi ve tabi ki misafirini beklemek için tekli koltuklardan birine oturdu. Oturduğu andan itibaren de eski günler gözünün önüne geldi. Cihangir’de gece sarhoş adım yürümeleri, son vapuru kaçırıp da bir yolunu bulup karşıya geçme arayışları. Şu İstanbul’un kahrını çekmişlerdi hem de en karasından. Gecesini de gündüzünü de kara kara yaşamışlardı. Nihayetinde şu günlere gelmişlerdi ama bedeller… En basiti o gazete serip de yemek yedikleri masanın tadı da kalmamıştı. Masanın çevresindekiler kalmadığı gibi…

            O, tavuğun pişme zilini fırında beklerken bir anda kapının zili çaldı. Muhtemelen misafiri gelmişti. Yerinden doğrulup, ağır adımlarla kapıya gitti. Kapıyı açtığında ise evet beklediği misafirin geldiğini gördü. İçeri buyur eder gibi sol eliyle içeriyi gösterip, buyur etti. Misafiri de girdi. Ayakkabısını çıkarttıktan sonra:

-“Ne oldu Nusret? Keyifsiz gözüküyorsun.”

-“Yok! Yok bir sorun Hilmi. Biliyorsun her bu gün böyleyim.”

-“Biliyorum. Kaç tanesini gördük de ilk defa bu kadar dingin ve moralsiz gibisin”

-“Yok, yok bir şeyim. Sen geç, elini yüzünü yıka. Ben de mutfağı halledeyim o arada.”

            Hilmi, elini yıkamaya giderken, Nusret de fırına eğilip baktığında, tavuk baya kızarmış ve gayet de güzel görünüyordu. Fırının kapısını açıp, bir bıçakla tavuğu yokladı. Pişmişti. Fırını kapatıp, eldivenlerini giydi ve eli yanmasın diye yavaş yavaş tavuğu çıkartıp, tezgaha koydu. Yüzüne doğru gelen duman geçtikten sonra da dolapta tavuğu koyacağı büyükçe bir orta tabağı bulup, indirdi. O an, tavuğu acaba kesip mi servis etsem diye düşünse de: “Yok” dedi kendi kendine “Pornosunu bozmaya ne hacet. Görseliyle bu kendini satsın. Devir o devir değil mi?”

            Tavuğu bütün haliyle masaya taşıdığı an da Hilmi salona geldi:

-“Neler yaptın bugün?”

-“İnan bir şey yapmadım.”

-“Belli televizyon bile açık değil.”

-“Açmadım. Açsam ne olacak? Yine moralim bozulacak.”

-“Bozulmuyor mu ki?”

-“Bozuluyor zaten yeterince bozuluyor. Daha da görüp niye bozayım?”

-“Merak etmiyor musun?”

-“Tahmin ediyorum. Senin nasıl geçti? Zorlandınız mı?”

-“Her sene daha zor oluyor.”

-“Yaşlanıyorsun belki…”

-“Yok! Yaştan değil. Çok daha zorlu oluyor.”

-“Gençler anlamıyor tabi. Eğlenmeye gelmişlerdir.”

-“Onla da alakası yok. Hem, bence yanılıyorsun. Belki de bizden bile daha çok anlıyorlar.”

-“Yapma! Onlar keyifçi.”

-“Tamam keyifçiler. Ama keyifleri kaçmasın diye oradalar belki de. Kim yaşamı bozulsun ister? Onlar da yaşamları bozulmasın diye oradalardı. Zaten hayatın pek de anlamını bilmiyorlar.”

-“Yahu nasıl bilecekler? Hazırcı bunlar.”

-“Ya değillerse! Bence değiller. Bunlar bedel ödememek için sinmiş kişilerin, anlamsız yaşama iteklenmiş çocukları. Belki de hayatlarına anlam katmak için hayatı güzelleştirmek için çabalıyorlardır?”

-“Çok romantiksin.”

-“Öyle olsam güllerle gelirdim.”

-“Yahu öyle değil.”

-“Fikirde de romantik değilim. Sen de teşrif etseydin de görseydin.”

-“Uğraşamam.”

-“Sen uğramayacaksın diye de onlar yerini alacaklar. 1Mayıs yahu! Hangi 1 mayısta biz kavgamızı da verip, zorlanıp da yine de keyif almadık?”

-“Bana senin sağ salim gelmen önemliydi. Geldin de.”

-“Çoğu kişi de ama gidemedi, gideceği yere. Çok gözaltı oldu. Özellikle de şu laf ettiğin çocuklardan çok ama çok gözaltı oldu. Ama bizden güçlüler biliyor musun? Yılmıyorlar.”

-“O başka şeydendir.”

-“Nedendir? Başka şey ne?”

-“Yahu bunlar zaten değişik. Arsız gibiler.”

-“Arsız marsız. Senden benden iyi direndiler. Hatta biz birçok şeyi bilmeden sahadayken, kandırılıyorken, onlar kandırılmadan, kendi istekleriyle meydana indiler. Yahu biz bir şekilde azla mazla yetiniyorduk. Bunlar bombardıman altında ve daha beteri ne biliyor musun?

-“Ne? Bakalım neyi savunacaksın yine boş boş?”

-“Bunlara gösteriyorlar ama elletmiyorlar. Biz kırıp dizimizi oturuyorduk. Bunlar elde etmek için mücadele veriyor. Bizim gibi değiller.”

-“Gösterip de elletmiyorlar ha! Tam da sana öylesi porno kültüründe bir tavuk yaptım. Hadi geç masaya”

            Hilmi, masaya oturduktan sonra Nusret, tavukları servis etmeye başladı. Ardından da mutfağa gitti ve içeriye seslendi:

-“Şarap düşündüm. Ne dersin?”

-“Ne şarabı yahu! Çok mu keyfimiz var da şarap içeceğiz. Köpek öldüren de değildir o. Nereden aldın?”

-“İtalyan şarabı bu. Beyaz şarap.”

-“Yerli de değil, İtalyan. Rakı getir sen getir. Evde rakı var mı?”

-“Oğlum güzel sofra kurdum. Ne rakısı?”

-“Tavuk, pilav, sebze. Gazete üstünde yediğimiz mezelerin de kalitelisini yapmışsın. Kaliteli olunca rakıyı mı ötekileştireceğiz! Yoksa gidip alıp geleyim?”

-“Var ya var! Bu evde rakı ne zaman eksik oldu?”

-“O zaman ne diye soruyorsun. Müzik de açmamışsın. Dur bakayım sen dur!”

-“Ne durayım?”

-“Sen hala görüşüyorsun değil mi onlar?”

-“Kimle?”

-“Oğlum bak yeme beni! Kim olduğunu biliyoruz. Kesin teypte de onun kaseti vardır. Ondan açmadın değil mi?”

-“Ne alakası var?”

-“Aç hadi! Aç.”

-“Ya boşver! Yemek yiyeceğiz.”

-“Sen aç aç.”

-“Hadi ye bakalım şu pornocu tavuktan. Bak nasıl güzel görünüyor değil mi? Tam teşhirci. Dönemin gençliği gibi.”

-“Sen gençleri mençleri bırak. Görüşüyorsun değil mi?”

-“Öff! Görüşüyorum. Kesmedim irtibatı.”

-“Biliyorum. Yapamazsın zaten sen. O kadar güçlü olsan bugün alanda olurdun. Maazallah polis molis değer bir yerine.”

-“Alakası yok.”

-“Buluşuyor musunuz bari?”

-“Arada bir de çok nadir.”

-“Halini hatırını sormayacağım.”

-“Haksızlık ediyor olabilir misin?”

-“Haksızlık! Hepimiz mi?”

-“Evet hepiniz! Haksızlık ediyorsunuz.”

-“Oğlum, o gidip, el pençe divan durmadı mı? Ne malum eskiden de bizi satmadığı?”

-“Satmadığını biliyorsun. O kadar da yapma.”

-“Ne malum?”

-“Yahu yapmadı. Senle beraber işkence görmedi mi? Sen sarmadın mı dayaktan patlamış yüzünü, gözünü?”

-“Tamam da belki de…”

-“Belki de yok. Beraber çektik. Sonra o başka yola…”

-“Sen de başka yola.”

-“Ben…”

-“Sen de başka yola, hiç konuşma Nusret. Sadece eğilmedin diye eskisi gibi devam ediyoruz. Yoksa şarap mı diye sormazdın bile”

-“Ya ettiğin laf mı?”

-“Aç ya aç! Valla dinleyeceğim. Kaç yıldır dinlemiyorum aç dinleyeceğim. Bakayım aynı hissi yaratıyor mu? Hem belki gerçek sesini de duymuş oluruz?”

-“Hilmi uzatma!”

-“Oğlum ben ciddiyim. Aç dinleyelim. Hadi bak. Sen açarken ben de pornocu tavuğundan yemeye başlarım.”

            Yerinden kalkıp, isteksizce de olsa teybe yöneldi. Düşündüğü gibi onun kaseti içindeydi. Kontrol ettikten sonra kaseti başa sarıp, çalma tuşuna bastı. Kaset işlemeye başlarken de masaya geri oturup, tavuktan bir parça kesti ve pilavla beraber yedi. Yüzüyle, Hilmi’ye “nasıl olmuş?” gibisinde bir hareket yaptı. Hilmi de yüzünü aşağı eğip, gözünü de kısarak “güzel olmuş” gibisinden bir karşılık verirken şarkı da başladı. Hilmi’nin yüzü biraz ekşise de o an içinden şarkıyı özlediğini de fark etti ama dışarı yansıtmadı. Tabağa doğru daha da eğilip, yemeğe devam etti.

            Hilmi’nin gözünün önüne, eskiden beraber yaşadıklarındaki gazete üzerinde yedikleri yemeklerin sonrasında bağlamasını alıp çaldığı türküler gelmişti. Yine de hüznünü belli etmedi. Ne de olsa, bir sabah ansızın, daha çok konsere çıkmak için muhalif duruşundan vazgeçip, bakanlığı ve iktidarı öven söylemleri yapan kişi de buydu. O gün üstüne bir de “Size ne?” demişti. Onlara neydi? Ama kolay değildi. Özlemişti. Yarı aç karınla, ağızlarında kalitesiz sigara, bodrum katındaki evlerindeki sohbetleri de yaşadıkları acıların sonrasında dayanışmaları da… Her şeyi çok özlemişti. Ama özlediği o mu yoksa yaşadıkları mıydı? Zaten sorguladığı da sanırım buydu?

            Hilmi’nin sessizliğini gördüğünde, onu da iyi tanıdığından aklından geçmişin geçtiğini bilen Nusret ise hiçbir şey söylemden yemeğine devam etti. Hilmi’ye baka baka, o da birinciden, ikinciye geçen şarkıyı dinleye dinleye yemeğini yedi. Tam da düşündüğü gibi yemek de güzel pişmişti. Şimdi şu mezeyi de yiyecekti ama…


GALİP UÇAR                                                                MAYIS 2025

Hikâye 1 Mayıs 2025 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır.

BİR MAYIS AKŞAMÜSTÜSÜ

1 Aralık 2022 Perşembe

İKİ NÂZIM ARASINDA TOPLUMCU EDEBİYAT KÖKENLERİ

 Edebiyatla uğraşan kişiler; özellikle de akademik olarak, aldıkları eğitimde “Toplumcu Gerçekçi” ya da diğer adıyla “Sosyalist Gerçekçi” edebiyatın Nâzım Hikmet’le başladığı, serbest ölçüyle yazdığı ve nutuk tarzı şiirleriyle bu akımın öncüsü olduğunu ve bu tarzın da temelini ünlü Rus şair Vladimir Mayakovski’den aldığını öğrenmişlerdir.

            Öte yandan edebiyat öğrencileri ve edebiyatçılara, ta lise çağlarından beri öğretilen bir diğer kişi ise Nabizade Nâzım’dır. Nabizade ise ilk köy romanını yazan ve köy hayatını Türk Edebiyatı’na kazandıran kişi olarak tanıtılmıştır.

            Bu iki söylemin de gerçekliği bilimsel olarak kanıtlansa da, bu iki Nâzım arasında Toplumcu Gerçekçi Akım bazında bir karmaşa olduğuna inanmaktayım.

            Türk Dili ve Edebiyatı okuduğum dönemde, Nabizade Nâzım’dan bahsederken ve araştırmasını yaparken, köyün edebiyata kazandırılması kilit nokta olarak önümüze çıkıyordu. İşte bu araştırma noktasında, benim aklıma takılan soru şuydu: “Peki köy edebiyata kazandırıldıysa, yani edebiyat şehirden alınıp, taşraya açılmışsa, şehrin illa arka mahallesi mi Toplumcu Gerçekçiliğin mekanı olacaktı? Taşrada, köyde yaşananlar Toplumcu Gerçekçiliğin konusu değil miydi?”

            Hatta daha ileri götürelim konuyu. Toplumcu Gerçekçiliğin Roman birimini ele alırsak, köy romanları, köyden kente göç sorunları, ağalık düzeninin baskıcı tavırları ve maraba, çiftçi direnişleri, köy çocuklarının ve ailelerinin fakir yaşamları ve bundan kurtulma çabaları, bu edebi akımın ana konu başlıkları değil midir?

            Yani Yaşar Kemal desek, Çukurova’daki köylülerin dertlerini anlatmamış mıdır? Yahut Köy Enstitülerinden çıkan yazarlar, kendi köy deneyimleri ve yaşamlarından alıntılarla köy yaşamını anlatmamışlar mıdır?

            Peki Toplumcu Gerçekçi Romanın bir bölümünde köy edebiyatı da varsa, o zaman biz nasıl Toplumcu Gerçekçiliği Nâzım Hikmet Ran’la başlatabiliriz ki? Eğer ki Tanzimat Dönemi’nde bir köy edebiyatı eseri olan Karabibik, Nabizade Nâzım tarafından yazılmışsa, yani şehirden alınıp, köyün de dertlerine dikkat çekilir olmuş, köyün yaşamı da anlatılmışsa, bu aslında köy edebiyatı, bir bakıma Toplumcu Gerçekçiliğin de öncülü, temeli olmuştur.

            Kısacası, Nabizade Nâzım’ın köy romanını yazdığı ve bunun edebiyat alanında akademik araştırmasını yaptığım günden beri ilmek ilmek üzerine düşündüğüm konulardan biridir iki Nâzım arasında kalan Toplumcu Gerçekçi Edebiyat Akımı öncüllüğünün asıl kimin olduğu?

            Belki şu şekilde sonuçlandırabiliriz. Sosyalist Gerçekçilik ve Toplumcu Gerçekçi; ama bu sol siyasal toplumcu olarak ele alınacaktır çünkü Mehmet Akif Ersoy da son dönemlerde Milli Eğitim Bakanlığınca Toplumcu Gerçekçi kabul edilmektedir, şiiri başlatan kişi Nâzım Hikmet Ran’dır. Ama bir Toplumcu Gerçekçi akım varsa ve bu köy edebiyatını, köy sorunlarını, köyü gerçekçi anlatmayla başlıyorsa bence bu akım Nabizade Nâzım’la başlatılmalıdır.

GALİP UÇAR.         2022 ARALIK

Yazı 1 Aralık 2022 günü Edebiyat Durağı dergisinde yayınlanmıştır

Yazıyı okumak için : Link

12 Ağustos 2022 Cuma

EYLÜL'E İSYAN GİBİ ALEGORİK ANALİZİ

 Anadolu coğrafyasında yaşamış çoğu kişi, Ahmet Kaya denildiği an bir durur, düşünür ve illa ki bir anıya ya da sevgiye sahiptir. Ahmet Kaya, sadece düşüncesinde bir olduğu sol cenah değil sağ cenahça da sevilmiş, gizli gizli de olsa dinlenmiştir. Bunun nedenlerinden başlıcası, gerçekten halkın içinden gelip, halkı, sokağı; şarkısında kendinin de dediği gibi, ” arka mahalle”yi anlatmıştır. Kült olan şarkılarının arasında bir de dinlenildiğinde çok sevilen ama şiirsel mânâda üzerine nedense çok da düşünülmeyen ama derin anlamlar ve alegoriler barındıran “Eylüle İsyan Gibi” şarkısı da vardır. Zamanında Zülfü Livaneli: “Ben sadece siyasi şarkılar yazmıyorum aralarında aşk şarkıları da var” dediği zaman ciddi eleştirilere, hatta sağa kaymakla suçlanmış ve aydın kişilerin ülkemizde sürekli yaşadığı sorunların başında gelen “anlaşılamama” ya da ” anlaşılmama” sorununu yaşamıştı. Belki de Ahmet Kaya “benim de sağı da içeren şarkım var” dese böyle bir sorunla karşılaşabilir miydi? Bilemiyorum. Ama Eylüle İsyan Gibi şarkısı sağı özellikle de sokakta mücadele veren sağ kesimi de kapsayan bir şarkı şiirdir. 

Şiiri hatırlamak gerekirse:

Sen betonlar içinde ben senin özleminde
Sen yangınlar içinde ben mazlumun türküsünde
Aydınlığı aradık karanlıklar içinde
Sen dünün hasretinde ben yarınların derdinde

Sen bir yana ben bir yana dostlarımız bir yana
Bölünsek de çözülsek de başkaldırdık zamana

Güneşte kavrulursun kıraç topraklar gibi
Hazanda savruluruz serseri yapraklar gibi
Yalnızlığı yaşarız geride kalan gibi
Düşer düşer kalkarız eylüle isyan gibi

Sen bir yana ben bir yana dostlarımız bir yana 
Bölünsek de çözülsek de başkaldırdık zamana.

Ilk dizede yani

“Sen betonlar içinde ben senin özleminde” dizesinde aslında Ahmet Kaya sosyoekonomik fark düzeyinde yaşam koşullarıni ele almıştır. Sağ kesimin yahut burjuva kesimin yaşadığı apartmanları betonlarla tasvir etmiş devamında ise gecekondu mahallesinin o yaşama ve yaşamın verdiği rahatlığa çektiği özlemi anlatmaktadır. 

İkinci dize olan : 

“Sen yangınlar içinde ben mazlumun türküsünde” bölümü ise açık ve net olarak solun mazlum kişilerin yanında olduğu, yerinin onların yanı olduğu, kavganın, mücadelenin mazlumlar için onların hakları için olduğunu beyan etmektedir. Sen yangınlar içinde bölümü mangal partileri yahut sahilde ateş yakarak yapılan eğlenceler bazında ele alınırsa sağın eğlenceler, partiler verdiği mazlumun, arka mahallelinin ise türküler söyleyip, derdini bu türkülerle dile getirip, ortak dertleri paylaştığı ve bu türkülerde umut aradığı şeklinde açıklanabilir.

Üçüncü dize olan:

“Aydınlığı aradık karanlıklar içinde” bölümünde ise darbe öncesindeki dönemde; yani ölümlerin, çatışmaların ve darbeyle birlikte iki tarafında anladığı üzere karanlık, gizli ellerin oyunlarla iki tarafı, özellikle de okumuş, ülkenin geleceği olacak kişileri birbirine kırdırdığını anladıkları için karanlık dönemde, hen sağın hem solun ülkenin geleceği, aydınlığı için mücadele ettiğini söylemektedir. Buradaki önemli nokta empatidir. Sadece solun değil sağın da gençlerinin acılar çekip, mücadelede boşa kırılıp, aydınlık yarınlar için ülkeye katki olsun diye yok olup gittiğine vurgu yapmıştır.

Dördüncü dize olan :

“Sen dünün hasretinde ben yarınların derdinde” dizesinde ise şarkının hem sağ hem sol için yazıldığı, sembollerle belli edilmiştir. Dünün hasretinden kast ülkücü kesimin tarihteki zaferlerle, Osmanlı ve İslam Öncesi Türk Devirlerindeki olayların ekseninde olup, o günlerin hasretini çektiği, bir tür modern çağın milliyetsiz, evrensel yaşamının sağa olan tehdidini anlatmıştır. Yarınların derdi ise solun füturistik, geleceği kurmaya yönelik girişimleri, evrensel insan modeliyle, sınırsız ve eşit dünya kurma mücadelesinden bahsetmiştir.

Nakarat bölümü olan:

“Sen bir yana ben bir yana dostlarımız bir yana
Bölünsek de çözülsek de başkaldırdık zamana” bölümünde ise 12 Eylül 1980 darbesiyle beraber kaçmak, dağılmak zorunda olan iki cephenin de çektiklerini, iki tarafında süreçten olumsuz etkilendiğini, istemeden de olsa bölünmek ve eylemsiz kalmak durumda kaldıklarını ama gerek darbeye, gerekse de bu olaylarla coğrafyayı karıştırıp, geri bıraktırmak isteyenlere direndiklerini söylemiştir. Özellikle Mamak, Rami gibi cezaevlerinde yaşananları da içeren bu bölüm iki tarafında mücadelesini taçlandıran bölümdür. Şiirin başlığının da beyanı olan bu bölümde darbe ve onunla gelen karanlığa teslim olunmayacağının da beyanı niteliğindedir

İkinci kıtanın ilk iki dizesi olan:

“Güneşte kavrulursun kıraç topraklar gibi
Hazanda savruluruz serseri yapraklar gibi” bölümlerinde muhtemel işkencehanelerde yaşananlar, güneş altında yapılan avlu zorlamaları, mıntıka temizlikleri, aşağılamalar gibi olayların sonucunda yorgun düşmüş, gücünü yitirmiş bedenleri sembollerle anlatmıştır. Serseri yaprağın rüzgarda savrulmasında kastı ise cezaevi nakilleri, tecritler, kaçışlar, yakalanmamak için yer değiştirmeler gibi unsurları sembolize etmektedir. İkinci kıtanın üçüncü dizesi olan: “Yalnızlığı yaşarız geride kalan gibi” bölümünü ise; mücadele esnasında yaralanıp yahut bir şekilde kavganın gerisinde kalan, kaçamayan kişilerin hissettiği duyguları ve yalnızlığı, savunmasızlığı ve bunun verdiği hissin darbe döneminde her iki kesimin insanları içinde yaşandığı, bu ruh halinde olduklarını beyan etmektedir. İkinci kıtanın son dizesinde ise: “Düşer düşer kalkarız eylüle isyan gibi” ne kadar ruh hallerinin, morallerinin bozuk olmasına karşın. İşkencelerin, aşağılamaların, birbirine kırdırmaların, dağıtılmaların, baskının, mahpusluğun, zulmün yaşanmasına karşı; yani düşmeler yaşamalarına rağmen düşüp düşüp bir şekilde kalktıklarını ve bunun Eylüle yani artık darbeye isyan olduğunu, bunun da sağ sol ayrımı olmadan ülke aydınlığını arayan kişilerce yapılan bir dik duruş, direniş isyan olduğunu alegorik ve sembolik olarak anlatmıştır.

Sonuç olarak Ahmet Kaya “Eylüle İsyan Gibi” adlı şiirinde, 1960larda başlayan ve 70lerde doruk noktasına çıkmış sağ sol mücadelesinin 12 Eylül 1980 darbesiyle yaşadığı zorlukları, çekilenleri, yaşanılan kötülükleri, o dönemlerde karanlık ellerin eğitimli, ilerici genç kesimleri birbirine kırdırdığını ama bu kesimlere karşı o karanlık ellerin yaptığı karanlık darbeye de teslim olmayıp, direneceklerini ve iki kesimin de empatisini yaparak ve şiir içinde farklılıkları da sembollerle açıklayıp birbirini daha iyi anlamasını sağlayarak ortak mücadele edeceklerini beyan etmiştir

14 Ocak 2021 Perşembe

KOY KOY KOY KOY KOY

 

                                               KOY KOY KOY KOY KOY

 

            İstanbul’un ilk soğuk akşamı nedense bu sene cumartesi gününe denk geldi. Ben de kendime verdiğim bir sözden ötürü İstanbul’un her ilk soğuk akşamında dışarı çıkar eğlenmeye çalışırım.

            Bugün ise Kadıköy’de her ay 70’ler Pop Party yapılan ve benim de daimi müşterisi olduğum Hera’daydım. Biraz geç gitsem de sırılsıklam bir halde yer bulmaya uğraştım. Yazın uğradığımda dört beş kişi dahi olduğu olmuştur. Bugün ise tıklım tıklımdı. Bu da üniversitelerin açıldığını tam olarak bana hissettirdi.

            Peki ne bu yetmişler pop party? Türk Pop Müziği'nin, Rock Müziğin ve Folk Müziği'nin 1970 yılında 1980 yılına kadar olan ve kitleleri etkileyen parçalarından seçmelerin olduğu bir gece.

            Zar zor yer bulup, biraz da tanınmamdan dolayı biraz kıyak geçilip hemen ortaya bir masa hazırlandı. Ben üzerimdeki sırılsıklam montu ve şapkayı çıkarıp oturdum. Girdiğimde “Fessupanallah” çalıyordu.

            Gariptir ama ben bu parçada insanların hâlâ neden oynadığını anlayamadım. Düşünseniz adam “Arkası gelmez dertlerimin bıktım illallah” diyor çevremdekiler göbek atıp, kalça sallıyor. Düşündüm düşündüm bir mana bulamadım. Ama zannederim bugün çözdüm. Bilinçli olmasa da toplumsal geleneğimiz, kültürel alt yapımız bir tür acıya güler hale gelmiş. Her türlü eğleniriz. Derin felsefeye vursak bir bakıma şöyle diyoruz: “Ulan dertler akın akın gelin sizi sallamıyorum bile bak göbeğimi atıyorum döktürüyorum sen gelmeye devam et” der gibi bir kafa tutma bu.

            Gerçekten de düşünürsek hayatın her alanında bunu yapmıyor muyuz? Cepte beş kuruş yok, evde durumlar kötü, ülkenin durumu kötü, takım tutuyorsan takımın pek de iyi gitmiyordur ama sen yine de gidip bir kahveye ya da bir arkadaşına herhangi bir konuda yapma da olsa sahte de olsa gülebiliyoruz. Bir şekilde neşeleniyoruz.

            Daha sonra bir anda ortam sessizleşti. Plağın üzerinde iğne ince bir ses çıkararak ilerlemeye başladı ve o an işte gecenin herkesi birbirine bağlayan ve herkesin ağzından senkronize çıkan bir parçanın girişi kulaklara yaklaştı. Ve hep bir ağızdan: “Bir teselli ver. Bir teselli ver. Yarattığın Mecnun’a bir teselli ver…” herkes kadehinden bir yudum alır ve: “Sevenin halinden, sevenler anlar” derken eller açık avuçlar bir öne bir geriye gider “Gel gör şu halimi bir teselli ver” kadeh sertçe masaya konur “Aramızda başka biri var ise, tertemiz aşkımı bana geri ver” ve herkes hep bir ağızdan kendinden geçmiş olarak: “Ben zaten her acının tiryakisi olmuşum, ömür boyu bitmeyen derdimle yorulmuşum.” Diyerek devam eder ve insanlar dalar gider. Tekrar bir ara girer ve parçanın ikinci bölümü başlar. Sonra tekrar insanlar bir bölümde hep bir ağızdan kendinden geçerler: “Aşkın zehir olsa yine içerim, yolun ecel olsa korkmam geçerim”. İnanın o hazzı yaşamanızı isterdim.

            Sonra durulmuş insanlar bir anda “Oldu en sonunda oldu bim bam bom” diye ayağa fırlarlar ve hepsi ayrı telden dans ederler. Düşünsenize ne kadar da ülkemiz gibi değil mi? Ağlanacak halimize güleriz. Daha doğrusu bir dakika önce derdimizden, sevdamızdan, aşkımızdan ağlarken bir dakika sonra küçük bir şeyden mutluluk duyup kendilerinden geçip dans ederler.

            Sonra yeni gelen bir arkadaşı selamlayıp biraz konuşurken aynı tempoda birkaç parça daha devam etti. Ama bir anda bir elektronik bağlamayla kendimize geldik ve 70’ler partisinde olduğumuzu hatırladık. Bağlama introsunun ardından giren ses bize “Samanlıktan kaldıramadım samanı da Zühtü” diyordu. O efsane parça. Apaçık erotik olup da muhafazakarlığımızla bilinen toplumumuzun hepsinin severek dinlediği ve söylediği türküdür bu.

            Daha sonra bir yabancılı yerlili öğrenci grubu Hera’ya girdi. En çok 21 yaşında kişilerdi. Garip yanı anlamadıkları parçalarda saçma sapan danslar ettiler. Neden saçma sapan dans diyorsun diye çıkışabilirsiniz ama “Değmen benim gamlı yaslı gönlüme” diye Edip Akbayram söylerken onlar kalça kıvırtıp Psycadelic bir dans yapıyorlardı. Hadi sözlerden geçtim yabancılar anlamazlar ama insanda birazcık ritim kulağı olur.

            Fessupanallahla başlayan dans süreci Değmen Benim Gamlı Yaslı Gönlümeyle devam etti. Ama buna onlarca örnek verebiliriz ülkemizde. Mesela doğuda bazı çekilen halaylar gerçekten sözlerle çok ironik. Elbette bunun Kürtçeden yanlış çevrilmesi de etkili ama “Makaram sarı bağlar kız söyler gelin ağlar, Niye ben ölmüşmiyem Asiyem karalar bağlar” derken nasıl eğlenceli bir halay çekilir.

            Hadi her şeyi bırakalım resmen ırzına geçilmiş bir Şivan Perwer parçası var. Cane Cane. Arkadaşlar Türkçeye nasıl düzgün çeviririz de terörist damgası yemeyiz, mimlenmeyiz diye korkudan “Bendim buraların şahı ağası, Viran olmuş gitmiş Harran Ovası” diye söz yazılmış. Ama sözlere dikkat edin ve bunla çekilen halaya ve halayın nerede nasıl çekildiğini düşünün. İnanın ben bunu dinledikçe ve halay çektiklerini gördükçe intihar edesim geliyor. Gerçekten ırzına zorla geçilmiş bir parça artık.

            Hera’ya geri dönersek, benle oturan birkaç arkadaşımı uğurladıktan sonra o zamanın klasik parçalarıyla gece devam etti. “Senden başka”, “Gölge Etme Başka İhsan İstemem”. “Son Verdim Kalbimin İşine” ve tekrar orada yabancıların ırzına geçtiği “Çemberimde Gül Oya”.

            Evet arkadaşlar Çemberimde Gül Oya’da da kıvrak danslar edildi. Bir dümbelek olması ve sözlerin anlaşılamamasından dolayı  orada hadi yabancıları bırakalım onlara eşlik eden Türkçe bilen kişiler bu parçada göbek attılar. O anda Ali Kocatepe devreye girdi ama ne hacet bunu da anlamadılar: “Bundan böyle düşünerek atın adımlarınızı, elbet bir gün mutluluktan yana alırız payımızı…”

            Ve derdimi anlarmış gibi bir anda plak yine o ince sessiz çığlığını atıp bir gitar introsuyla “İspanyol Meyhanesi”ne başladı. “Kararmış tahta masamızda bir şişe şarap, Gecelerden bir gece bezginiyiz, üstelik adam akıllı sarhoşuz…” işte bu gece en çok beni içiren parça da bu oldu. Daldım gittim uzaklara. İnanın o an gözümün önünde koyu kahverengi bir ağaçtan tahta masa, üzerinde kopkoyu buzbağ şişe içinde koyu kırmızı şarap. Bir an kendimi öyle hayal ettim. İspanyol Meyhanesi’yle o kadar da güzel gitti ki. Kesinlikle yaşamanızı isterdim.

            Bardağımın dibinde biraz daha bira vardı ve saat biri birazcık geçiyordu. O anda barın içini sert bir davul sesi ve adice olduğu ya da adice deyip de haksızlık etmeyeyim çok da gelişmemiz amatör bir elektro gitarın sesi doldurdu. Bildiğiniz Osmanlı ritmiydi ve genç birkaç kişinin ağızlarından “Nihansın dideden ey mest-i nazım, bana sensiz cihanda can ne lazım…” diye parçalarını söylediler. Ben de saate bakıp, içimden de: “Keşke bir de Tanju Okan’dan “Koy koy koy” parçası çalsa” diye geçirirken içkimin son yudumunu da alıp hesabı istedim.

Tam hesabı öderken bir anda keman sesiyle o parça başladı. Tanju babanın sesiydi. “Değişmez sorumuz, nedir ki sonumuz? Toprak değil mi erkeni geçi, Aldırma sen doldur be meyhaneci. Koy koy koy koy koy…koy koy koy koy koy…. Koy koy koy koy doldur efkarlandım yine bu gece. Koy koy koy koy koy… koy koy koy koy koy dostlar gitmeden gizlice. Çok ülkeler gördüm, çok diyarlar gezdim. Öğrendim alemin sırrı nedir, Dünyanın merkezi bu meyhanedir. Koy koy koy koy koy…koy koy koy koy koy…. Koy koy koy koy doldur efkarlandım yine bu gece. Koy koy koy koy koy… koy koy koy koy koy dostlar gitmeden gizlice. Ölürsün dediler, dün içirmediler. Sanki sarhoş oldum bilmem neden, çıkmam tövbe bir daha meyhaneden. Koy koy koy koy koy…koy koy koy koy koy…. Koy koy koy koy doldur efkarlandım yine bu gece. Koy koy koy koy koy… koy koy koy koy koy dostlar gitmeden gizlice.”

Gecenin sonunda beni en çok mutlu eden şey, evet mükemmel bir parti geçirdim, saçma sapan eğlenenler olsa da ve şarkıların ırzına danslarıyla geçseler de saygı duymak gerek değil mi? Eğlendiler. Ben ise işte o son parça da eğlendim. Kendimden geçmişim gözlerim kapalı haykırarak “Koy koy koy koy koy” diye söylemişim…

Son olarak şunları diyeceğim. Kadıköy Barlar Sokağı’nda; Kadife Sokak, HERA adlı barda her ayın son cumartesi günü 70ler Pop Party her daim yapılmaktadır. Ben orada olacağım, siz de kesinlikle kaçırmayın.

 

GALİP UÇAR        2011