Blog Ziyaretçi Sayısı

Ara ve Bul

Blog Site Translation

biyografi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
biyografi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Eylül 2025 Cumartesi

OSMANLI TARİHİNDE BİR KAHRAMAN FİGÜR: GİRİT FATİHİ DELİ HÜSEYİN PAŞA

 

Bursa’nın Yenişehir kazasında doğup, Devlet-i Âli’ye nice hizmetlerde bulunup, nice makamlara yükselmiş bir kişi olan Deli Hüseyin Paşa’nın hayatının anlatılacağı bu projede Deli Hüseyin Paşa ve onun kahramanlıklarının yer aldığı ve Osmanlı Devleti’ne bulunduğu büyük katkılar yer alacaktır.

Bursa’da küçük bir kazada hayatına başlayan ve daha sonra Topkapı Sarayı’na baltacı olarak kabul edilen Hüseyin’in Deli Hüseyin Paşa olmaya ve hatta Sadrazamlığa kadar yükselişin son anda bazı iç oyunlarla engellendiği süreç Osmanlı Tarihine de altın harflerle kazınacak nice zafer, nice kahramanlıklar ve nice efsanevi olaylara sebep olacaktır. Bunlardan elbette en önemlisi, İran Sefirinin hediye ettiği bir türlü bükülemeyen yayın, onlarca cengaver, onlarca yiğidin elinden geçip de kurulamayıp nihayet Deli Hüseyin Paşa’ya gelince çocuk oyuncağı gibi yayı eğip, kolayca kurmasıdır. Kendisini bu olayla Osmanlı Tarihinde altın harflerle yer almakla bırakmayacak, halihazırda yaşayan aile fertlerine de bu olay anısına Türkiye Cumhuriyeti devrinde “Çelikel” soyadı verilerek bu olay onurlandırılacaktır.

Saray içinde nice başarılarını ve sadakatini bir de böylesi olayla taçlandıran Deli Hüseyin Paşa, bunların neticesinde, cengaverliği ve yiğitliğiyle, kendini kanıtlayıp, saray büyüklerinin gözlerine girip, Budin Vilayetine, Beylerbeyi olarak atanmıştır. Tuna Nehri’nin hemen karşısında bulunan sarayında hizmetine devam etmiştir.

Bu sırada, beraber uğraş verdiği Davut Paşa bir çarpışmada tuzağa düşürülüp çok kötü durumda öldürülüyor. Kendisiyle uğraş yoldaşı olan Deli Hüseyin Paşa dostuna yetişemeyip, onun hayatını kurtaramadığı için çok büyük dertlere düşüyor ve bu olay onun hayatında büyük bir yara olarak kalıyor. Hayatının çeşitli süreçlerinde bu olay onu hep derin bir keder ve vicdani muhasebeye düşürüyor.

Budin’de en iyi ve görkemli dönemlerinden birini geçiren Deli Hüseyin Paşa, bu bölgede yer alan Karadeniz’de Ruslarla nice çarpışmaya giriyor ve onlardan büyük zaferler elde ederek çıkıyor. Osmanlı’nın zaferlerine zafer katın, Balkanlardaki hakimiyeti daha da sağlamlaştırıyor.

Devleti gibi görkemli ve yakışıklı olan paşa, orta yaşlarında olmasına rağmen hala bekar ve endamından biraz bile kaybetmemiş bir Osmanlı erkeği ve kudretli bir paşa olarak bilinmektedir. Ata binme, kılıcını yiğitçe kullanma ve savaş konusunda usta olan Deli Hüseyin Paşa, atının altın ve gümüşten yapılmış eğer ve takımlarıyla da o dönem Osmanlı Devleti’nin zenginliğini ve görkemini de sergilemektedir. Paşanın yiğitliği, yakışıklılığı ve heybeti, dostlarına güven düşmanlarına ise korku salmakta, Osmanlı Devleti’nin otoritesini daha da sağlamlaştırmaktaydı.

Elbette düşmanları ondan korkup titrerken, ona karşı mücadeleler de vermekte, oyunlar çevirmekteydi. Ama bazı düşmanları ise ona hayranlık ve aşk beslemekteydi. Bunlardan biri Venedikli Kumandan Marko’nun kızı olan Elenor’du. Elenorla öyle bir aşk yaşamaktaydılar ki Budin Kalesi’nin duvarların tırnaklarıyla sökecek kadar büyük bir aşktı.

Tabi ki ünlü bir kumandan olan Marko’nun güzel kızı Elenor’a tek aşık Deli Hüseyin Paşa değildi. Ünlü komutanlardan Kornaro ve Zonkorolo da Elenor’a aşıktı. Fakat Elenor sadece ve sadece Deli Hüseyin Paşa’nın aşkıyla yanıp tutuşmaktaydı. Diğer komutanlara yüz bile vermemekteydi.

Böylesi zaferlerin olduğu ve Osmanlı’nın kudretinin daha da arttığı bir dönemde, Osmanlı’nın dostlarından olan Zafire, babasının dostu olduğunu sandığı Jak adında bir kişi tarafından, babası evde yokken kaçırılır ve satılır. Sümbül Ağa’nın himayesine giren Zafire, kızlar ağasının gözdesi olur ve çevresinde nice hizmetçiler, nice kişiler dolar. Fakat böylesi bir ilgiye mazhar olan Zafire elbette saray entirikaları ve dedikodulara da hedef olacak, makam peşinde koşan kişiler tarafından bir tehdit olarak görülecekti. Nice büyük zaferleri kazanmış, üç kıtaya, onlarca coğrafya ve insana yurtluk ve beylik etmiş Osmanlı, her döneminde saray içi bu çekişmeler yüzünden, nice kaoslar, nice kritik dönemler yaşamış ve bazen de büyük sorunlara hatta yönetimsel çöküntülere kadar uzanan bu kavgalar bir türlü sona erememiştir. Tam da böyle bir durum yüzünde Zafire bir gece yüzüne kezzap atılarak yakılır ve kaderi değişir. Sultan İbrahim bu durumu görüp, ona acıyıp, baş kadını yapar. Bun olay üzerine hamisi olan Sümbül ise Mısır’a azledilip, sürülür. Mısır’a giderken yanında hayli yüklü miktar servetini ve Zafire’yi de götürür. Mısır’a gittikleri gemi ise yolda Malta Korsanları tarafından saldırıya uğrar ve Sümbül ile Zafire öldürülürken Zafire’nin oğlu kaçırılıp, Girit’e götürülür.

Bu olayı duyan Saray yöneticileri durumu Padişaha iletir ve hemen sefer kararı alınır. Dönemin kaptan-ı deryası olan Yusuf Paşa Girit’e Venediklilere karşı sefere çıkar ve Marazini’nin başında olduğu Hanya Kalesi’nin önünde savaş verir. 3 günlük savaş sonrası Hanya Kalesi alınır ve bu dönemde Budin’de beylerbeyi olan Deli Hüseyin Paşa Hanya Kalesi’ne tayin edilir. Bu tayinle beraber; Deli Hüseyin Paşa’nın kaderi de değişecektir. Büyük zaferlerin müjdecisi olan yola çıkar ve Budin Beylerbeyliğini bırakıp, Girit’e ilerler.

Deli Hüseyin Paşa’nın atandığı bu topraklarda, geldiği yerlerden tanıdık olduğu ünlü düşmanı Zonkorolo’da bulunmaktadır ve Deli Hüseyin Paşa, Girit’te de ona karşı mücadele verip, zaferler kazanmaktadır. Ama Budin’den sadece bu tanıdık değil başka tanıdıklar da Girit’e tayin olup gelmiştir. Bunlardan biri de Kumandan Marko’dur. Doğal olarak Kumandan Marko’nun tayiniyle beraber, Deli Hüseyin Paşa’yı unutması için üzerinde baskı oluşturulan Elenor da babasıyla buraya gelmiştir. Elenor burada içine kapanık, üzüntülü bir hayat geçirmektedir. Babasının düşman komutanı olan Deli Hüseyin Paşa’yla olan aşklarına izin vermemesi onu kahretmiştir. Tabi ki kendisi buradayken, Deli Hüseyin Paşa’nın da aslında orada olduğunu bilmediğinden, Budin gibi uzak bir diyarda bıraktığını sandığı sevdiğini deliler gibi özlemekte ve kendine kahretmektedir.

Bu sırada Venediklilerle Osmanlılar arasındaki çatışmalar da iyice çetinleşmiştir. Hanya Kalesi’nin önündeki Suda Limanı’na asker çıkarır gibi yapıp Deli Hüseyin Paşa’yı tuzağa düşürmek isteyen Venedikliler aslında Tuzla yoluna doğru yönelip büyük bir oyun çevirme planındadır. Deli Hüseyin Paşa burada 40 askeriyle 400 Venedik askerine karşı çetin bir mücadele verir. Bu 400 Venediklinin başındaki komutan ise hiç yabancı olmayan Marko’dur. Deli Hüseyin Paşa ve Marko kılıç kılıca mücadele verirler. Esteri Manastırı önünde Deli Hüseyin Paşa Marko’yu omuz ve boğazından ağır bir şekilde yaralar. Tam öldürecekken bir haykırış duyar. Bu haykırış Elenor’un haykırışıdır. Bu haykırışı duyan Deli Hüseyin Paşa, Elenor’un hatırına babasını bağışlar ve öldürmez, esir alır.

Elenor babasının bu durumuna çok üzülür ve yaralı olan babasının dayanamayıp öleceğinden korkup, kale kumandanından, kalenin anahtarlarını alır ve Esterni Manastırı’nın dört anahtarıyla beraber Deli Hüseyin Paşa’ya yollar, karşılığında babasının affedilip, serbest bırakılmasını ister. Deli Hüseyin Paşa bunu kabul etmez, anahtarları getiren ulağı geri yollar. Girit tam olarak alınana dek Marko esir kalmalıdır. Buna karşılık Venediklilerin elindeki kale olan Esterni Kalesi’ne hızlıca bir saldırı hazırlığına girişilir. İki yüz süvarisiyle kaleye karşı saldırıyla geçen Paşa ve askerleri, savaş sırasında bir taktik uygular ve çekilir gibi yapıp, yeldeğirmenlerine doğru yönelir. Bunu gören Venedikliler hücuma geçip, kale kapılarını açarlar.  Bu boşluktan yararlanan Deli Hüseyin Paşa’nın komutasındaki Ahmet Ağa ve yanındakiler Kale’ye aniden saldırıp, sancağı ele geçirirler. Venedikliler bu akıl dolu oyun sonrası çil yavrusu gibi dağılıp, kaleden kaçarlar. Tam bu sırada Deli Hüseyin Paşa’nın Elenor’u kaçırabileceğini düşünen Kornoro da Elenor’u atına yükleyerek, oradan hızlıca kaçırır.

Zaferlerinin hepsini, yanında bulunan nakkaşlara resmettirip, yollayan Deli Hüseyin Paşa, Padişahın övgüsüne mazhar olmuş, ona bu nakş ettirdikleriyle zaferleri yaşatmıştır. Bu resimler sonrasında zaferi iyice kavrayıp, Deli Hüseyin Paşa’nın yetenekleriyle övününe ve gururlanan Padişah, fermanını yazarak onu Girit Serdarı ilan etmiştir.  

Padişah fermanında: “Sen ki Hanya Kalesi Kumandanı Hüseyin Paşa. Din ve devlet için gösterdiğin yararlılıkları işitip, memnun oldum. Seni Girit Serdarlığına tayin ettim” yazan fermanın, Deli Hüseyin Paşa’nın yüzüne okunup, görevinin ilan edilmesini emreder.

Fermanı yüzüne okunan Hüseyin Paşa, o cengaverliğine, o yiğitliğine rağmen, ferman yüzüne okunurken, onur ve gururundan gözyaşlarına boğulur. Bu olayın mutluluğuyla hızlıca bir sonraki kale olan Resmo Kalesi’nin fethi için hazırlıklarına başlar.

O dönem için çok önemli ve akla gelmeyecek bir dahiyane taktik olan lağım taktiğini kurgulayan Deli Hüseyin Paşa, istikamcılarına, kale dibine dört lağım kazmalarını emreder. Lağımcılar gece boyu, gizlice bu lağımları kazarlar ve içi barut dolu fıçıları bu lağımlara yerleştirirler.

Ertesi sabah Deli Hüseyin Paşa ve komutasındakilerin, gökleri inleten, kale duvarlarını delen top atışlarıyla cenk başlar. Vakti geldiğinde ise Deli Hüseyin Paşa emrini verir ve kale dibine gizlice kazılmış lağımlarda bulunan fıçılar ateşe verilir. Büyük patlamaları duyan ve korkan Venedik askerleri, korkudan hızlıca kaleyi can havliyle terk eder. Ölmemek için ölesiye kaleden kaçıp, saldırıya geçerler. Çok büyük çarpışmalar sonucu Osmanlı Ordularını yenemeyeceğini anlayan askerler, çıktılarından daha hızlı bir şekilde kaleye dönüp, ölmemek için kendilerini kaleye hapsederler,

Savaşın ilk günü çetin geçse de kale alınamadığı için Deli Hüseyin Paşa yeniden bir taktik düşünür ve bu sefer on lağım açılması ve içine yine barutlu fıçılar konmasını emreder. Gece dedikleri yapılır. Sabah uğraş başladığında, bir anda bu lağımlardan patlayan fıçıların korkusuyla şaşkına dönen Venedikliler, duvarlarda açılan deliklerden içeri giren Osmanlı Askerini görünce şok olurlar. Çarpışmaların sonucunda Osmanlı Ordusu kesin bir zaferler Resmo Kalesi’ni teslim alır. Bu sırada Deli Hüseyin Paşa ile Kornoro kılıç kılıca, göğüs göğüse bir çarpışmaya girerler ve Deli Hüseyin Paşa, Kornoro’yu kılıcının maharetli hamleleriyle öldürür. Lakin Elenor’u yine bulamaz.

Bir sonraki kale olan Kandiye Kalesi için mücadele hazırlıklarına başlayan Deli Hüseyin Paşa, bu kaleyi de kati bir zaferle fethetmeyi ister. Fakat bu dönemde anlaşılmaz şekilde aşırı bir hastalığa yakalanan Deli Hüseyin Paşa, yataklara düşer. Bu boşluktan yararlanan Marko ve yanındaki Diyan kaleden kaçar. Aynı anda yakalanan Elenor da Resmo Kalesinde Türklerin elindeki esaretine başlar. Amaç Marko’ya karşılık kızı Elenor’u elde tutmaktır.

Girit’te verilen mücadelelerin yirmi beşinci yılına gelinmiştir. Artık Girit’in en önemli kalesi olan Kandiye Kale’si için zapt etme ve nihayet fethetme zamanı gelmiştir. Tam da bu dönemde İstanbul’da Yeniçeri ayaklanmaları çıkmış, her zaman Osmanlı’nın istikrarını etkileyen ve bir türlü bitmeyen saray içi entrika ve mücadeleler gittikçe artmıştır. Saray kadınları devlet işlerine karışmış ve onların hatalı ve devlete değil kendilerine fayda sağlayan bu hareketleri sokaktaki olayları da daha fazla hareketlendirmiştir.

Bu durumdan faydalanan Venedikliler, Çanakkale Boğazı çevresinde bulunan bir yerde konuşlandırdığı ordusunu boğaza yönlendirip, burayı kapar ve Osmanlı başkentinin Girit’le olan bağlantısını keser. Artık Girit’e ne askeri, ne sıhhi, ne de maddi yardım ulaşabilmektedir. Girit’teki askerler maaşlarını alamamakta, aç bil aç yaşamakta ve cephanesiz kalmaktadırlar. Bu elverişsiz koşullara rağmen paşa, Devlet-i Âli’nin şerefli bir komutanı olarak, Osmanlı Devleti’nin bu halini göstermeyip, kudretini ve şanını yeni zaferlere taşımak için uğraşa devam kararı almış ve mücadelelerini sürdürtmüştür. Genç bir komutan olan Bordero komutasında bulunan Venedik askerlerine karşı Deli Hüseyin Paşa ve komutasındakiler hücuma geçmiştir. Karşılıklı verilen çetin mücadelenin sonunda, neredeyse Deli Hüseyin Paşa’yla birebir güreşir gibi cenk veren Bordero’yu, Paşa, üzerindeki onlarca kiloluk zırhı ve heybetine rağmen havaya kaldırmış, başının üzerinde sallayıp, uzağa bir yerlere fırlatmıştır. Bordero yerde kıvranırken yanına giden Paşa, Bordero’nun kulağına eğilip, onu esir almayacağını buna karşılık burada yaşadıklarını gittiği yerlerde anlatmasını, Osmanlı’nın gücünü duyurmasını emretmiştir. Bordero’yu bu olayları anlatmak üzere Kandiye’ye yollayan Paşa, savaşın kaosu dindikten sonra bir anda çenesinde bir acı hissetmiştir. Elini çenesine götürdüğünde ise çenesinden vurulduğunu anlamıştır. Bu derin ve çok acı veren yarasına rağmen uğraşından vazgeçmeyen ve zaferle çıkan Paşa, sağ yanağından girip, sol çenesinden çıkan kurşuna rağmen verdiği bu mücadeleyle övgüye mazhar olmuştur.

Bu olaylar cereyan ederken, Osmanlı Sarayı’nda da değişimler olmaktadır. Padişah Sultan İbrahim tahttan inmiş yerine 4. Mehmet geçmiştir. Dördüncü Mehmet’in bir özelliği de, zamanında Deli Hüseyin Paşa’nın içinde büyük ve derin bir yara ve acı bırakan Davut Paşa’yı kurtaramaması olayının başkişilerinden Davut Paşa’nın hanımı olan Gülnihal Hatun’un yeni padişahın bakıcısı olmasıdır. Padişah daha bir veliaht çocukken, Gülnihal Hatun ona masal diye Deli Hüseyin Paşa’nın kahramanlıklarını anlatmıştır. Dördüncü Mehmet’in çocukluğunun efsanevi kahramanı olan kişi Deli Hüseyin Paşa’dan başka biri değildir. Yeni padişah Dördüncü Mehmet ona hayrandır. Bir yolunu bulup Deli Hüseyin Paşa’yı görmek isteyen yeni padişah Gülnihal Hatun’a Paşayı sorar. Gülnihal Hatun ise artık bir padişah olduğunu ve istediği zaman bir ferman ile yanına bir göreve Deli Hüseyin Paşa’yı alabileceğini söyler. Bunun üzerine sadrazamı olan Gürcü Mehmet Paşayı azleden Dördüncü Mehmet yerine Deli Hüseyin Paşayı tayin eder. Lakin tam bu fermanın yazılacağı gün, maddi sıkışıklıklardan ve elverişsiz koşullardan dolay bu olayı gerçekleştiremez ve Ahmet Paşayı tayin eder.

Bu olaylar Pay-ı Tahtta cereyan ederken, vurulmuş, yaralı yatan Deli Hüseyin Paşa, yaralanmasına neden olan kurşunun açtığı delikleri, daha fazla dayanamayıp mendille kapatır ve yerinden kalkıp Kandiye Kalesi’nin fethine uğraşmaya başlar. Bu sırada sarayca Girit’e zamanında tayin olunmuş Voynuk Ahmet Paşa, Surnizen Mustafa Paşa ve Sekbancı Mahmut Paşa biraraya gelip, toplandıkları yerde Deli Hüseyin Paşa’ya karşı mücadele kararı alırlar. Ona yapılan yardımları kesme ve yeni Girit Serdarı olarak Surnizen Mustafa Paşa’yı yapma kararı alırlar.

Paşa bu olaydan habersiz, Kandiye Kalesi uğraşında yardım ister fakat kendisine karşı gizli ittifak kurmuş bu paşalar, denizci olup kara askeri olmadıklarını öne sürerek yardım teklifini reddederler. Ertesi sabah Kandiye Kalesi yolundaki sahil kaleleri için verilen mücadele sırasında Kaptan Ahmet şehit olur ve bunun üzerine hırslanan Deli Hüseyin Paşa sahildeki kaleyi hızlıca fetheder ve teslim bayrağını çektirir. İstanbul’dan gelemeyen maddi ve cephane yardımlarına rağmen hazırlıklar hızlanır.

Tam bu sırada Sekbancı Mahmut Paşa ordunun içine bir haber salar. Bu haberde denilenler şunlardır.  şudur ki: Deli Hüseyin Paşa’nın düşmanla ortak çalıştığı, Kandiye Kalesi’nin alınmasına girişimin yapılmaması ve alınmaması gerektiğidir. İstanbul’un artık desteği çektiğini orduya yayar. Hatta bu büyük iftiralar, çeşitli kişilerce İstanbul’a padişaha dek ulaşır.

Bu haberler üzerine askerler Girit’te Deli Hüseyin Paşa’nın sarayının önünde isyan ederler, hatta sarayını ateşe verirler. Düşmanla işbirliğinin kanıtı olarak sunulan Elenor’a gönül meylinin olması sebebiyle askerler Elenor’u kaçırırlar ve sarayı yağmalarlar. Fakat olaylar sadece üç gün sürer ve askerler pişman bir şekilde tekrar Paşa’nın emrine girer ve Kandiye Kalesi kuşatmasına hazırlanırlar.

İstanbul’a gelen haberler elbette büyük yankılar yaratmış ve paşa aleyhine bir çok dedikodunun ve karşı çıkışların oluşmasına sebep olmuştur. İstanbul’da ileride sadrazamlığını garanti gören Deli Hüseyin Paşa ve askerler, ilerde başlarına bir şey gelmesin diye laf edemediğinden, askerlerine çok büyük eziyetler ediyor, onları perişan hallerde keyfine göre kullanıyor haberleri yayılmış ve almış başını gidiyordur. Bu haberler sadrazama kadar ulaşmış, onun yerinde gözünün olduğu ve onu düşürmek için mücadele verdiği söylenmiştir.

Bu olayların sonrasında konu hakkında Çiftelerli Osman Paşa, Surnizen Mustafa Paşa, Yeniçeri ve sipahilere mektuplar yazılmıştır. Olayları okuyan Çiftelerli Osman Paşa, yayı eğip, oku kuran Deli Hüseyin Paşa’nın nereden ne hallere geldiğini düşünüp derin bir iç geçirir. Gelen mektubu yeniçeri ve sipahilere de okur. Yeniçeriler ise bu olayları duyup hayrete düşer ve saraya bu olayların böyle olmadığını anlatan, Paşa’yı öven bir mektup yazar yollarlar.

Bu olaylar olurken azli düşünülen Sadrazam Süleyman Paşa’nın yerine Köprülüzade Mehmet Paşa düşünülmektedir. Fakat kendisinin disiplinsiz davranışları düşünülüp, vazgeçilir. Onun yerine Deli Hüseyin Paşa önerilir. Zamanında Gülnihal Hatun’un anlattıkları aklında olan padişah hiç tereddütsüz onu sadrazam olarak önerir. Lakin kendisi Girit’te olduğundan o gelene kadar yerine sadrazam olarak Sürnizen Mustafa Paşa’nın görev yapması buyrulur. Oysa ki Sürnizen Mustafa Paşa zamanında isyanları başlatan kişidir. Görevinde geçici olduğunu anlayan Sürnizen Paşa yeniçeriler ve sipahiler arasındaki gücünü kullanır ve bu kişilerden saray çevresinde yeniden olay çıkartır. Ayak Divanı isteyen yeniçeriler saray çevresinde toplanır ve sarayı kuşatır. Elli bin kadar yeniçeri ayak divanı için ayaklanır ve padişahı bizzat görmek isterler. Aralarıda Mehter Hasan Ağa gibi ünlü yeniçeriler de bulunan ağalar bizzat isteklerini iletirler. Padişah bu konuşmalar sonrası hiddetle kararlar alıp, Behram Ağa ve Bosnalı Ahmet ile Racu İbrahim Paşayı boğdurur. Olayların artması üzerine Deli Hüseyin Paşa acilen davet edilir. Kaostan yararlanan Sürnizen Mustafa Paşa mührü talep eder ve bir şekilde ele geçirir. Bu sırada Padişahla iyice yakınlaşan Sürnizen Paşa, Deli Hüseyin Paşa hakkında birçok uydurma şeyi padişaha inandırır ve onun sadrazam olmaması gerektiğine ikna eder. Bu durum sonrasında padişah Sürnizen’i kalıcı olarak sadrazam olarak tayin eder.

Fakat zamanla Girit’ten gelen haberler Sürnizen’i yalanlayıp, onun hakkında olumsuz şeyler olduğu şeklinde padişahın kulağına çalınınca bir şekilde bahanesi bulunup Sürnizen Mustafa Paşa görevinden azledilir. Bu fırsattan yararlanmak isteyen Köprülüzade Mehmet Paşa, zamanında alt yapısı oluşmuş Deli Hüseyin Paşa aleyhtarı söylemin üzerine yeni kötü şeyler de katıp, Deli Hüseyin Paşa’nın önünü kesmeye ve sadrazamlığa gelmemesini sağlamaya çalışır. Hatta Deli Hüseyin Paşa’nın bir saray için bir tehdit olduğu haberlerini çıkarır. Bu dönemde Dördüncü Mehmet padişah olunca, çok itimat ettiği Köprülüzade Mehmet Paşa’nın sözlerine güvenmiş sadece sadrazamlık makamına gelişini kapatmayı değil üstüne bir de Deli Hüseyin Paşa’nın Girit Serdarlığından da azlini istemiştir.

Hızlıca padişahın huzuruna çıkarılan Deli Hüseyin Paşa’ya padişah Kandiye Kalesindeki durumu sorar. Deli Hüseyin Paşa yanlış verilen istihbaratları tahmin edip, onun yönünde gerçekleri anlatmaya başlar. Bu sorular ve cevaplar bitince padişah, Osmanlı Tarihine bir efsane olarak geçmiş Yay olayını sorar Deli Hüseyin Paşa’ya ve elbette Kuloğlu olayını. Hatta sorularına cevap aldıktan sonra bu olayları Gülnihal Hatun’dan duyduğunu da iletir.

Bu uzun konuşmaların ardından Köprülüzade Mehmet Paşa, Deli Hüseyin Paşa’nın katlini ister.  Bu katlin fermanı için hazırlık yapıldığını duyan Reisülküttub Samizade ve Gürcü Kethüda acilen toplantı yapar ve Deli Hüseyin Paşa’nın yanında yer alma kararı alır. Sabah Valide Sultan’ın yanına giderler. Valide Sultan’a olayı anlatsalar da Sultan geçiştirir gibi yapıp, bir yoluna bakarız der onları yollar. Bunun yanında Köprülüzade’nin de kendilerince tayin edildiğini onlara iletir. Bu görüşmenin başarısızlığının ardından Reisülküttubu Sadrazam Köprülüzade Mehmet Paşa katl fermanını yazdırması için Şeyhülislam’a yollar. Şeyhülislam müftüsü buna olumsuz cevap verir. Burada zulmün sabit olmadığı ancak zulmün sabit olması durumunda katlin kararının verileceğin iletir.

Katli için uğraşıp, başarı elde edemeyen Köprülüzade Mehmet Paşa, Deli Hüseyin Paşa’yı Kaptan-ı Deryalığa tayin ettirip, saraydan uzak tutar. Gece Gülnihal Hatun bir şekilde Deli Hüseyin Paşa’ya ulaşıp bu atamanın onun için bir entrika olduğu haberini ona verir. Dikkatli olması gerektiğini söyler. Ertesi gün ise bir lider gibi Kalyonlarının başına geçer. Nereye tayin olunursa halk ondan memnun kalır, beklenen oyunlar tutmaz.

Deli Hüseyin Paşa, Kaptan-ı Deryalıkta istenilen oyunlar tutmayınca azledilip Rumeli Beylerbeyi yapılır. Buradaki görevi sırasında, parayla tutulan nice kişiler, Paşa aleyhinde saraya mektuplar yazar. Bunların hepsi de şikayetname niteliğinde mektuplardır. Belli bir süre geçtikten sonra Köprülüzade Mehmet Paşa bu şikayetnameleri ondan saklayarak iltifat mektubu üzerinden Deli Hüseyin Paşa’yı saraya davet eder. İstanbul’a geleceği duyulan ve halkça çok sevilen Deli Hüseyin Paşa, yollarda sevinç ve sevgi ile karşılanır.

Deli Hüseyin Paşa gelmeden hemen önce, sıcağı sıcağına Köprülüzade Mehmet Paşa, tüm şikayetnameleri Padişaha okutur. Bu şikayetnamelerde miri malları çalmak, haksız zengin olmak, zulmetmek gibi ağır suçlar da vardır.

Bunlardan habersiz Pay-ı Tahta çıkan Deli Hüseyin Paşa, Padişah huzuruna varınca büyük hakaretlere ve ithamlara uğrar. Girit’te askerlere yaptığı zulümlerden, haksız kazançlarından, cebine attığı masraflardan bahsedilir. Oysa ki iltifat almak için saraya davet edildiğini sanmaktadır. Padişah bu hakaretleri ettikten sonra cevaben bunların iftira olduğu ama gerekirse ölümün de hak olduğunu iletir. Dün doğup bugün öleceğini ölümden korkmadığını söyler. Bunun üzerine Yedikule Zindanlarına gönderilir.

Sadrazam, Deli Hüseyin Paşa Yedikule Zindanlarında hapisken yine katlini istese de yine katli reddedilir. Bunun üzerine Sadrazam Köprülüzade Mehmet Paşa, kişilerin Deli Hüseyin Paşa’nın oyunlarıyla onun katline engel olduklarını ve acilen bir ferman ile katlinin gerçekleşmesine padişahı ikna eder. Padişah da katline onay verir.

 Alelacele daha çetin koşullarda bir zindana gönderilen Deli Hüseyin Paşa, tüm gece hayatındaki hatıraları düşünür. Gülnihal Hatun’u, Davut Paşa’yı, Budin’i, Budin’deki büyük aşkı Elenor’u, Girit Zaferlerini düşünür. Lakin bunları düşünürken bir anda cellat zindana girer ve Paşa’nın yanına gelir ve katlini gerçekleştirir.


GALİP UÇAR                                                          2014


Makale Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır

deli hüseyin paşa

18 Haziran 2024 Salı

EYÜP SULTAN TARİHİN İZİNDE PROJESİ TEŞEKKÜR BELGESİ TAKDİMİ

 Eyüpsultan İlçesi Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından düzenlenen ve okul ismine göre payımıza düşen "Şair Nabi Biyografisi ve Eserleri" ayağını başarıyla ve tebrik alarak gerçekleştirdiğimiz için hem bana hem de çocukların gıyabında teşekkür belgesi okul müdür sayın Taki Akbulut tarafından tarafıma takdim edildi.

Proje kapsamında tüm okulların gösterileri incelenmiş ve sadece bizim gösterimizin gerçekleştirilmesi karar alınmıştır. Bu tekli gösteri 12 Haziran 2024 salı tarihinde Şair Nabi İlkokulu Konferans Salonu'nda Eyüpsultan İlçesi Emniyet Müdürü, Eyüpsultan Milli Eğitim Müdürlüğü şube müdürleri ve okul müdürleri ile Şair Nabi İlkokulu öğretmenleri ve velileri önünde sergilenmiştir

Eser Galip Uçar tarafından yazılmış ve yönetmenliğini de yaparak çocuklarla beraber anlatıcı pozisyonunda sahnede yerini alarak gösteriyi gerçekleştirmiştir

15 Mayıs 2024 Çarşamba

EYÜP SULTAN TARİHİN İZİNDE PROJESİ ŞAİR NÂBÎ GÖSTERİSİ

 Eyüp Sultan Tarihin İzinde projesi kapsamında Şair Nâbî konulu biyografik gösteri 11 Mayıs 2024 tarihinde gerçekleştirildi

Galip Uçar'ın yazıp, hazırladığı ve öğrencilere de uygulattığı proje Şair Nâbî'yle aynı ismi taşıyan ilkokulda gerçekleşti

Bu kapsamda katılımcı öğrenciler de ödüllerini aldılar

Gösteriyi izleme linki:Şair Nabi Gösterisi

Aslî gösteri ise 11 Haziran 2024 tarihinde Şair Nabi İlkokulu konferans salonunda Eyüp ilçesi Emniyet Müdürü, Eyüp İlçe Milli Eğitim Şube Müdürleri, okul müdürleri, ögretmenler ve velilerin katılımıyla gerçekleşti. Büyük beğeni toplayan gösteri sonunda ise tebrikler kabul edilip fotoğraflar çekildi































14 Ocak 2021 Perşembe

TED KUZEY KIBRIS KOLEJİ 2018 - 2019 SENESİ KİTAP GÜNLERİ DOSTOYEVSKİ GÜNÜ, DOSTOYEVSKİ BİYOGRAFİSİ - GALİP UÇAR

 TED Kuzey Kıbrıs Koleji'nde 2018 - 2019 yılında gerçekleştirilen TED Kuzey Kıbrıs Koleji Kitap Günleri'nde, o seneki tanıtılacak yazar Fyodor Dostoyevski'ydi. Türk Dili ve Edebiyatı Zümresi olarak, Sinema ve Tiyatro Kulübü'yle beraber önemli bir organizasyon gerçekleştirmiştik. 

Bu organizasyonun içinde ben de Fyodor Dostoyevski'yi detaylı olarak oradaki öğrencilere, biyografik olarak ve edebi olarak tanıtmıştım.

www.diyaloggazetesi.com/amp/egitim/ted-koleji-turk-dili-ve-edebiyati-zumresi-kitap-gunu-etkinligi-duzenledi-h67651.html



ATAŞEHİR BELEDİYESİ NEŞET ERTAŞ KÜLTÜR EVİ İÇİN HAZIRLADIĞIM NEŞET ERTAŞ BİYOGRAFİ ÇALIŞMASI

                             NEŞET ERTAŞ BİYOGRAFİ ÇALIŞMASI 

 ( ATAŞEHİR BELEDİYESİ NEŞET ERTAŞ KÜLTÜR EVİ İÇİN GALİP UÇAR TARAFINDAN HAZIRLANMIŞTIR)

Neşet Ertaş, ünlü mahalli sanatçı Muharrem Ertaş ve Döne Ertaş’ın çocukları olarak 1938 yılında Kırşehir’in Çiçekdağı Kasabası’nda, “Abdallar” olarak anılan Kırtıllar Köyü’nde doğmuştur.

Sekiz yaşına kadar köyünde ailesiyle yaşayan Ertaş, ilkokul yıllarında keman ve bağlama çalmayı öğrenmiş ve babasıyla beraber düğünlerde enstrüman çalmaya başlamıştır. Kendi tabiriyle: “Ben doğduğum an sazı göbeğime koymuşlar” diyen sanatçı yeteneğini ve sanatçılığını böyle tanımlamaktadır.

Annesinin ölümünden sonra babasıyla çeşitli şehirlere gidip oralarda geçimini sağlamaya çalışan “Bozkırın Tezenesi”, tam da bu nedenden dolayı eğitim hayatına devam edememiştir. Gittiği yerlerde usta abdallardan olan babasının dışında birçok başka abdal geleneğinden gelen;; Hacı Taşan, Çekiç Ali gibi usta abdallardan da yöntem öğrenerek, müzik konusunda kendini geliştirmiştir.

On dört yaşında, geçimini sağlamak için İstanbul’a gelen Ertaş, ilk plağı olan “Neden Garip Garip Ötersin” adlı plağını burada 1957 senesinde çıkarmıştır. Okuduğu türkülerin tarzı olan “bozlak” türünü, onun ağzından dinleyenler: “Bozkırın feryadı” nitelendirmiştir. Bu dönemde çeşitli gazinolarda çalışarak geçimini sağlayan Neşet Ertaş, iki yıl İstanbul’da kaldıktan sonra Ankara’ya gitmiştir.

Ankara’da çalıştığı gazinoda, ileride karısı olacak olan Leyla Hanımla tanışan “Bozkırın Tezenesi”, yedi yıl kadar süren bu evliliğinden, iki kız ve bir erkek çocuk sahibi olur.

Askerliğini İzmir’de yapan sanatçı, bu dönemlerde gerek plakları, gerekse besteleriyle en çok aranan isimlerden olmuştur.

Düzensiz yaşamı ve sonucunda ellerine gelen felç hastalığı nedeniyle, kariyerinin zirvesindeyken müzik yapamaz hale gelen Neşet Ertaş, kariyerinin zirvesinde olmasına karşı, tedavi olacak parayı bulamayıp, kardeşinin yardımlarıyla 1979 senesinde Almanya’ya tedavi olmaya gitmiştir. Tedavisi sürerken, ayrıldığı eşinin yanında bulunan üç çocuğunu da yanına aldıran sanatçı, iyileştikten sonra Almanya’da kariyerine tekrar başlamıştır.  Türklerin yoğunlukta olduğu yerlerde, düğün ve eğlencelerde sahne almıştır.

2000 yılına dek, orada Orta Anadolu ve Bozlak Kültürünü yaşatan çalışmalara da öncü olup, akademik çalışmalarda, başvurulan sanatçı olduktan ve düğünlerde geçimini sağlayıp, albümler yaptıktan sonra, İstanbul’da verdiği konserle tekrar Türkiye’ye uzun süreden sonra gelmiştir.

Yoğun mahalli unsurları ve yöresel; Orta Anadolu, özelliklerini taşıyan türkülerini yazıp söylerken, gurbette kalmış anlamında olan “Garip” mahlasını kullanmıştır. Türküleriyle, ait olduğu yöreyi ve AbdallıkGeleneği’ni sadece Türkiye’ye değil, evrensel alana da taşımış hatta kendisi ve yazdığı türküler üzerine çeşitli ülkelerde bulunan üniversiteler,  özellikle de çalma tavrı konusunda akademik çalışmalar yapmıştır. Uzak Asya’dan, Amerika’ya, Avrupa’ya birçok yerde Neşet Ertaş sayesinde bu kültür ve gelenek tanınmıştır. Kendisi üzerine çeşitli biyografik eserler yazılmıştır, belgeseller çekilmiştir ve kitaplar yazılmıştır.

Ülkesine döndüğünde zamanın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından kendisine “Devlet Sanatçılığı” teklif edilmiş olsa da; Neşet Ertaş cevaben: “Devlet Sanatçısı olmak ayrımcılığa yol açar, ben Halkın Sanatçısıyım” demiş ve devletten alacağı parayı ve ünvanı reddetmiştir. Sadece TBMM’nin verdiği “Üstün Hizmet Ödülü”nü kabul etmiştir

UNESCO tarafından “ Yaşayan İnsan Hazinesi” olarak kabul edilen sanatçı, İTÜ Devlet Konservatuarı’ndan 2011 yılında Fahri Doktora ünvanı almıştır.

Ünlü yazar Yaşar Kemal’in “Bozkırın Tezenesi” olarak adlandırdığı Neşet Ertaş, 25 Eylül 2012 senesinde, ardında dünyaya yaydığı kültür ve geleneği ile beraber onlarca efsaneleşmiş türkülerini bırakarak tedavi gördüğü hastanede, İzmir’de hayata gözlerini yummuştur. Kırşehir’in Bağbaşı Mezarlığında, babası; bağlama üstadı ve abdal Muharrem Ertaş’ın yanına defnedilmiştir.

ESERLERİ:

1957: Neden Garip Garip Ötesin Bülbül

1960: Gitme Leylam

1979: Türküler Yolcu

1985: Sazlı Oyun Havaları

1987: Türkülerle Yaşayan Efsane Deyişler Bozlaklar Türküler

1988: Gönül Ne Gezersin Seyran Yerinde

1988: Kendim Ettim Kendim Buldum

1988: Kibar Kız

1989: Hapishanelere Güneş Doğmuyor

1990: Gel Gayri Gel

1992: Şirin Kırşehir

1993: Kova Kova İndirdiler Yazıya

1995: Seher Vakti

1995: Benim Yurdum

1998: Gönül Yarası

1999-2008:NEŞET ERTAŞ KÜLLİYATI

 Zülüf Dökülmüş Yüze

Gönül Dağı

Mühür Gözlüm

Zahidem

Neredesin Sen

Garibin Dünyada Yüzü Gülmez

Niye Çattın Kaşlarını

Çiçekdağı

Ayaş Yolları

Sevsem Öldürürler

Ağla Sazım

Hata Benim

Dostalara Selam

Sabreyle Gönül

Yar Gönlünü Bilenlere

Vay Vay Dünya

Gurban Olduğum

 

GALİP UÇAR 2016 

Ataşehir İçerenköy Neşet Ertaş Kültür Evi

 



 Fotoğraflar, Neşet Ertaş Kültür Evi'nde çalıştığım dönemde çekilmiştir...