Blog Ziyaretçi Sayısı

Ara ve Bul

Blog Site Translation

14 Ocak 2021 Perşembe

GALATA KULESİ - GRİ ŞEHİR - MOR KAFALAR

 

                   GALATA KULESİ GRİ ŞEHİR VE MOR KAFALAR

Önce belli belirsiz bir şey sebebiyle uyanır insan. Yatak döşek bin bir bela. Kalksan yol kolay, gün uzun, iş, güç, dert tasa. Binlerce yalan içinden yine birini yaşayacaksın. Kalkmasan pek de olmuyor. Mırın kırın, kendine söve söve, dünyaya ata tuta yol alırsın tuvalete doğru ya belki de günün tek gerçek noktasıdır seni karşılayan. En pis halinle bile seni sever. Garip ama anne şefkati gibi geliyor böyle dediğimizde de kulağa. Sokağa çıkarsın Şehr-i İstanbul olanca griliğiyle üstüne üstüne gelir. Genç ve heyecanlı bir kız değilsin, hatta hiç kız olmadığından belki olanca adamlığınla sevemezsin bir türlü. Zaten tek kafan güzelken iyi gelir şehir ya da sevgilin yahut en yakın dostunla vakit geçirirken. Kısaca öylesi yorgun bir kafa karşılar seni Şantiye misali şehrinde. Arabaların gürültülerini ve isini tozunu da eklemek lazım. Yine özleyip sürekli dönüyorsan vardır elbet bir şeytan tüyü bu şehirde.

Olası mutluluklar içinde uzaktan Galata Kulesi'ni görmek gibi acayip huylarım vardır. Severim bilmiyorum belki de gerçekten bir Lord, asilzade ya da senin benim gibi geceden kalma hüzünbâz bir ayyaş. Ama düşünsene kaç yüz yıldır orada. Hem de başına neler neler gelmiş. Gözetleme kulesi yapmışlar, yangın kulesi yapmışlar; ama en komiği de zannederim bu yangın kulesiyken yanmayı başarmış güzel bir abimizdir kendisi, zindan yapmışlar; içinde kim bilir ne zulümler, ne itiraflar, ne ihanetler, en son da malum restoran. Çatal seslerinin o mükemmel ahenginde kazık kazık fiyatlara maruz bırakmışlar, o fiyatların ceremesini de kule çeker olmuş. Ama hep bende yeri de bambaşka olmuş. Dibinde içmişim, dibinde sevmişim, dibinde öpüşmüşüm, dibinde ağlamış ne bileyim. Dibi adamın dibi olmuş bana. Ama herif de karizmatik hani İtalyancayla başlamış hayata sonra Osmanlısı mı dersin? Levanteni mi? Galatlısı mı? Ladinosu mu? İşgal Dönemini hiç saymıyorum. Ama benim kafadan olduğu kesin kendisinin ya da doğru tabir etmek gerekirse sanırım ben onun kafadanım. Sonuçta yüzlerce yıl büyük bir abimiz kendisi bizden ve delikanlılığı da raconu da kendisinden öğrendik. O da illa ki kapmıştır çevresinde gezen Külhanîlerden bir şeyler.

Söylentiler de var malum; kendisinden yaşça büyük olan bir hanımefendiye aşıkmış. Ne var yani biz de olmadık mı zamanında, ya da olur gibi yapmadık mı sevişebilmek için. Ama bizim kulenin kafası pek de bizden değil. Nasıl bir sevgiyse öyle gözlerini dikmiş duruyor ona. Mevzubahis malum Kız Kulesi. Kaderleri aynı gibi, aslında biraz da acınası. Sen Kraliyetin en önemli şahıslarının yuvası ol, hatta prensesin korunağı ol sonra gel bir restoran haline getiril ve yine o kazık fiyatların küfürlerine göğüs ger, tüm suçu üzerine al.

Kuleler ve aşklar araya girmeden şehir diyorduk ya. Şehir aslında gri. Diyeceksiniz sanki kuleler değil mi? Ona bakışınıza bağlı. Bence Galata Kulesi gayet bağrını yeterince açmış, janti bir takım elbiseli ama son zamanlarda slimstraight bir siyah bir kot giyinmiş üzerine de hoş bir tshirt atmış duruyor. Benim kadar göbekli biri olmasa da belki de artık o da biraz salmış olabilir, bilemiyorum.

İş, güç, yorgunluk ya da işsizlik, halsizlik, illa ki yorgunluk şehrin bir armağanı mı? Yoksa insanın yaşamaya mahkum olduğu bir hâl mi? Bilemedim.  Ama insan hani iş güç bittiğinde ya da akşamüstü olduğunda koşa koşa bir sevgilinin ellerini tutup kendini kollarına atmak ister ya. Gözlerine bakıp huzur bulmak, onu öptüğünde her hücresinde bir hareket olur ya. Hani onlar gibi olmadığımızdan çoğu kez gözlerimiz aşktan kördür ve fiziği görmez, yüreğe ve ruha aşıktır, karaktere hayrandır ya. En sevdiğimiz şarkıyı çevrende milyonlar yürüyormuş da, sana bakıyorlarmış da görmeden bağır çağır ona ya da onlar söylersin ya. İşte öyle bir şeye ulaşmak ne zor ve ne mucizevidir. Entelektüel kafası mı dersin yoksa modern insan kafası mı? Ama sanırım romantik bir solcunun şehri duygusal yaşarken aşk ile dolması en iyi tabir. Ya da bir kişiyi “Halkım Kadar Seviyorum” diyecek mertebeye ulaşması gibi.

Sözün sonunda yorgun uyandırsa da şehir her daim ve yatak sevişmeyi bitirmek istemeyen bir sevgili edasında sarsa da seni. Sen barındırıyorken içinde Galata ve Kız Kulesi’ni, istediği kadar zorbalığını yapsın bu gri şehir. Senin kafan Galata Kulesi kafası olsun. Sevgilinin ki ise Kız Kulesi kafası, inadına grilerin içinde mor kalabilmenin heyecanı bitmez. O kadar doğru yaşarsın ki yine de yanlış hissettirmek için elinden geleni yaparlar elbet. Ama mor pek de kirlenmez

                                                                                                                             

  GALİP UÇAR                              2015

SORULAR

 

                                                           SORULAR

            Hiç düşündünüz mü? En son ne zaman bir tren geçerken oturup hayretlerle izlediniz. Peki en son ne zaman bir sahile gidip mânâsızca denize saatlerce baktınız. Ya ne zaman bir anda karar verip alıp da başınızı hiç tanımadığınız bir şehre gittiniz?

            Bir dağın başında çadır kurup, sadece bir kamp ateşiyle ısınıp yıldızların imparatorluğunun eşiğinde oturdunuz mu tek başınıza? En son ne zaman içinizden gele gele istem dışı türkü söylediniz?

            Ya en son olarak ne zaman bir Karadeniz Sahili'nin en dibine gidip bileklerinize kadar dalgalara battınız? Peki ya aynı ülkeyi paylaşıp da dillerini anlamadığınız birini dinleyip de onun yaşadığı şehirde en son ne zaman kendi ülkenizde kendinizi yabancı hissettiniz?

            En son ne zaman birinde çok farklı olduğunuzu görüp kendinizi şanslı hissettiniz? Peki ne zamandı en son okulları olmayan çocukların kilometrelerce kar içinden yürüyerek okullara koşuşmasını gördüğünüzde? Yoksa siz servisinizle rahat rahat gittiğiniz okula girerken her gün of puf çekerek mi giderdiniz? Bir de üstüne okulu kırıp eğlenceler mi yapardınız? Peki en son ne zaman o eğlencelerden gerçekten zevk aldınız?

            Hatırlar mısınız bilmem ama en son ne zaman çok çok ciddi bir konuyu arkadaş grubunuzla konuşmuştunuz? Ya da sevgilinizle en son ne zaman sadece birbirinize sarılıp hiç bir şey düşünmeden saatlerce sessiz duydunuz? Hatırlar mısınız bilmem ama en son ne zaman sevgilinizin elini tuttuğunuzda ya da onu içten bir öptüğünüz de en küçük hücrelerinizin dahi kıpır kıpır olduğunu hissettiniz?

            Peki en son ne zaman bir nehri geçmeye kalktınız? Ne zamandı en son yüzünüzü manasızca akan bir dereden su avuçlayıp da yıkadığınız? En son ne zaman bir sevgili için yağmurda ıslanmasın, üşümesin diye koşa koşa kendiniz sırılsıklam olarak onu örtecek saracak bir şey aldınız?

            En son ne zaman gerçekten aşık olmuştunuz? Ne zamandı en son iki kolunuzu iki yana açıp arkaya doğru yaslanıp sevdiğiniz kişiye aşkınızı haykırmanız? Ne zamandı en son dertten içtiğiniz içki? Ne zaman sarhoş olup da derdinizi hiç sansürsüz bir dostunuza anlattığınız?

            Peki en son ne zaman gerçek bir dostunuz vardı hayatta? Ne zamandan beri “acaba kuyumu kazar mı?” sorusunu sormadan bir dost edindiniz? En son ne zaman ağlamıştınız? En son ne zaman bir Sezen Aksu şarkısı dinleyip hayallere dalmıştınız? En son ne zamandı soluksuzca bir kitabı bitirdiğiniz?

            Hiçbir meydanda halay çeken ya da horon tepen kişileri izlediniz? En son ne zaman gaydanın sesini duymuştunuz? Ya da bir bağlamanın yanık türküsünü dinlediniz? Ne zaman sert sesiyle bir çello sizi cezp edip düşlere daldınız?

            En son ne zaman küfür ettiniz? En son ne zaman lanet ettiniz? En son ne zaman kendinizi rezil ettiniz?

            En son ne zaman kendiniz için alışveriş yaptınız? Ne zamandı en son kimseye beğendirmemeye uğraştığınız kendinizi? En son ne zamandı gerçekten kendinizi aşka adayarak seviştiğiniz? Ne zaman kurmuştunuz bir yuva hayali? Peki ne zamandı yüreğinizin mantığınızı dövüp de gözünüzü kör eden bir aşka ittiği gün?

            En son ne zaman terk edildiniz? En son ne zaman aldatıldınız? En son ne zaman aldattınız? Peki en son ne zaman yanlış aldatılıp da sevdiğinizin içinde yüreğinizi bırakıp ayrıldınız?

            En son bu soruları ne zaman sormuştunuz kendinize? Pardon en son ne zaman insan olduğunuzu düşünmüştünüz? Peki ya en son ne zamandı içinize BEAT kaçtığı gün?




SONBAHARDAN ESİNTİLER

 

                                                         SONBAHARDAN ESİNTİLER

 

            Hiçbir zaman adını koymayı sevmedim yazdığım yazıların. Ne de yarattığım karakterlere ad vermek geldi içimden. Nedense sevemedim ad vermeyi bir şeylere. O, olduğu gibi bir şey halinde şey gibi kalmalı. Ta ki bu zamana kadar. En rahat başlığı attım bu yazıma. Sonbahardan Esintiler.

            İlginç haftaların, ilginçliklerinin verdiği monoton yaşamın ardından, çok da anlamadan yazın nasıl geçip gittiğini, bir sabah uyandım ki, hafiften yağmur çiseliyor. Pek de manidar gelmedi, niye gelsin ki kaç senedir gördüğüm aynı yağmurlar, aynı şehir, aynı gri örtüsü ve asfalttan kayıp giden sular.

            Yaprakları gördüm sonra. Çoğu hala ağaçların tepesinde yemyeşilken sağımdan solumdan birkaç sarı yaprağın kendilerinden geçip, rüzgara teslim olmuş biçimde taklalar attıklarını fark ettim.

            Takvim kullanmayı sevmem. Hele ki uzun süre pek de uğraşacak bir şeyim yoksa tarihleri unutmayı, günlerimi günlerimin üzerine dizip sadece ayları takip etmeyi tercih ederim. Çok da manası yok mevsimlerin artık. Eskiden olsa, öğrencilikte diyelim kış ayları okul ayları, yaz ayları tatil aylarıydı ve kimse beni İstanbul dışına kaçmamam için tutamazdı.

            Birkaç adım sonra onu fark ettim bu sene çıkmamışım İstanbul dışına. En çok da ona şaşırdım. Sözde 150 liralık bir tren kartı alıp, yaz aylarından birinde tüm ülkeyi dolaşacaktım. O an, bir şekilde tarihe bakasım geldi. Cidden tahmin etmiyordum bu kadar erken geleceğini. Meğer eylülün başı bile çoktan geçmeyedurmuş.

            Her şeyi bırakın ben nerden bu yaz gribi buldum da virüsünü içime çektim diye gırtlağımın ağrısıyla uğraşırken, biraz nefes almak için dışarı çıktığımda, gayet saçma sapan nedenlerle öğrendiğim tarih sayesinde babamın ölüm yıldönümü olduğunu bile zar zor anladım. Normal olarak hiçbir akrabama da gidemedim. Hem halim yoktu, hem benim takvimimde babamın ölüm günü gelmemişti.

            Beyin uyuşukluğunda geçirdim, 7 Eylül gününü. Saçma sapan diye hep içimden geçirdim. Ben, ne zaman yerde salınan ve koşarcasına taklalarla yanımdan geçen bir yaprak görsem, hep Hasan Hüseyin’in çok sevdiğim şiirinin ilk dizesini mırıldanırdım içimden: “GİTME SONBAHAR OLUYORUM SONRASI HİÇ”

            O dizeyi bile mırıldanmadım içimden. O kadar benimseyemedim bu sonbaharı anlayacağınız. Tam gün bitecek derken, on ikiyi biraz geçe uzun süredir hasta bir akrabamızın ölüm haberi geldi. Ertesi gün apar topar cenazeye.

            İşte ne olduysa o caminin orada oldu. Bir anda beş senem gözümün önünden geldi ve geçti. Yaşadıklarım, zorlanmalarım, nefessiz kalışlarım, gülüşlerim, sinirliliklerim, hırslarım, kaybedişlerim. Dört göz geçti gözümün önünden. İkisi apartmanlardan bakıyordu bana, ikisi ise çimenler üzerine konuşlandırılmış banklardan bakıyordu bana. Ben apartmana bakamadım, oturakların oradan bakan iki göze daldım gittim.

            O an bir yağmur çiselemeye başladı, hava karardı, ben beş sene önce sebepsiz ve anlamsızca yitirdiğim o tanıdık gözlere odaklanmış bir halde kilitlendim kaldım. Üzerimde sonbahar çiseltisi, ıslak çimlerin kokusu, kapkara giyinmiş insanlar ve yanaklarından süzülen gözyaşları, ayağıma çarpıp giden yarısı sarı, yarısı kızarmış yapraklar ve dudağımda o dize: “GİTME SONBAHAR OLUYORUM SONRASI HİÇ”

            Ezan sesiyle irkildim o an, gözlerden başka yüzler de görünmeye başladı. Göründüler ve kayboldular. Ben caminin dış duvarlarının demir parmaklıkları arasından beş sene önceki gözlere bakıyordum hâlâ. Sonra sorular sorular. Beş sene önceden bugüne kadar kim bilir neler neler olurdu. Şu an kim bilir ben nasıl bir konumda olacaktım, belki bambaşka bir ciddiyet katacaktı bana bakan karanlık içindeki o gözler. Belki de şu an ki ben gibi olmayacaktım. Belki tarihleri sayıyor olacaktım, bir altın yüzük parlağı gözümde parıldayacaktı her sabah uyandığımda.

            Gömülen insanın ardından bir kova su dökülür ya, gök yarıldı ve milyonlarca kova su döktü o gün. Biz bir gidenin ardından karalar bağlarken, ne bilirdik birkaç kilometre ötemizde nelerin olduğunu. Odadaki insanlar ölesiye karanlıklarında tutarlarken yasını ve hayatla ilişkimiz kesilmişken ölü evinde, ne bilirdik ki kıyametin birkaç kilometre ötesinde yaslandığımızı.

            Nedense her rolde bulunmak geldi içimden. Beş senenin kaybını belki bir günlük yaşayabilmek, tekrar o role bürünebilmek. Herkesin aklında gidenin ardından yas vardı. Hem o odada, hem birkaç kilometre ötede. Ben ise mucize bekliyordum, bir gidişin ardından dönüşler muhtemel midir? Diye.

            Karanlık gözler hâlâ beş yıldır değişmeyen karanlığında. Ve ben hep hayranımdır karanlık bakışlara. Ama karanlık bakışlar yetmez 1.80 uzanmalı papatya tarlasında, sonbahar olsa da yaz sıcağı koynunda.         


GALİP UÇAR 2017




KÜÇÜK BİR VİNTAGE MESELESİ

KÜÇÜK BİR VİNTAGE MESELESİ

Bu dönemin insanlarında; kendini farklı yetiştirmiş ve sürüden erkence ayrılıp, yolunu kendi seçip, “benim yolum bana doğru” mottosuyla ilerleyenleri tenzih ederim, eskiye özlem ya da eskiyi sömürme diyebileceğimiz yepyeni bir moda ortaya çıktı. Vintage Modası. Kelime anlamıyla aslında İngilizce’den çevirdiğimizde bağbozumu manasındaki bu kelime, aynı zamanda eski zamanlarda, belli bir dönem moda olmuş ya da anlaşılmamış değerlerin ya da ürünlerin, tekrar gündeme gelip, onların bire bir aynısı olmasa da tekrar kullanılması olarak ele alınıyor. Aslında temelde “eski olduğu için güzel” kavramı üzerine kurulan bu akım, enteresan şekilde bazılarınca, gerçekten hakkı verilerek, geçmişin köşe bucakta anılarının saklanmış hallerinden modern dünyaya yeniden sunuluyor, bazılarınca ise ne yazık ki içi boş ve sadece gösteriş olsun diye kullanılıyor. Modern çağın hastalığı olan, kullan, havanı at, gözler üzerine odaklansın, gözden düşmeye başladığında yeniden çöpe gönder gibi bir döngü içinde Vintage Stili ne kadar var olabilecek bunu ileriki dönemde göreceğiz.

Tabi girizgah bu kadar uzun olmasına karşın, ben güzel ülkemin 70’li yıllarının anlaşılamadığını, hatta o, onurlu insanların yaşadığı, hayatlarda bir gaye olan, mücadele ruhunun yaşadığı, kitapların da müziklerin de çok daha anlamlı olduğu; evet belki sokaklarda çatışmaların, gençlerin öldüğü ama haybeye değil inançları için öldüğü, o dönemi ülkenin belki Vintage Modası'yla tekrar yeşertebileceği ümidindeyim.

Bir yanda da şu anki yirmili yaşlardaki neslin bu kadar birbirlerine çıkarla yaklaşıp, yalanlar söyleyip; bu yalanlar bilinmesine rağmen utanabilmez ve vicdanları sızlamazken, ben merkezli, hayli bencil, insanların bilgilerini ve sevgilerini sömürüp, hayatlarının odağını sadece gülmek, eğlenmek, kısa zevk ve heveslerle, cafe ya da barlarda vakitlerini öldürüp, sadece sanal oyunlar değil birbirleriyle de oynadıkları bir ortamda, sadece “yaşanmışlıkları var” diye bu Vintage Stilinin onurlu ruhunu nasıl yaşatabilecekleri de bende soru işareti.

Düşünsenize, kendisinden iki, üç nesil önce, aşkın, sevginin gerçek ama çekinerek, emek vererek, dayanışmaya dayalı olduğu ve büyük ihtimalle emek emek bir sevginin yaşanmasına şahit olan elbiseler, şimdi çamaşır değiştirir gibi sevgili değiştiren, aşkın libido ve testosteron seviyesinin artışına göre var olup, düşüşüne göre aşk bitti şeklinde yorumlandığı bir nesilde nasıl anlam kazanabilir?

Şarkı sözlerine bakarsak yahut o dönemler yazılmış kitaplara, içlerindeki gerçekçiliğe, hayallere, umutlara, hayal kırıklıklarına, acılara, yaşanmışlıkların sirayetleri olduğunu görüyoruz. Oysa şimdi; yine her satırımda ilk paragrafta bahsettiğim kişileri tenzih ederek, sadece Sabahattin Ali ünlü diye onun kitabıyla fotoğraf çektirip, sanki kitabı okuyormuş gibi yapanlar mı dersiniz? Yoksa içi boş eğitimler alıp, sahte hava atmalar mı dersiniz? Ne müziklerin, ne kitapların, ne de sanatın, hatta ne de modanın anlamını ve ruhunu bilmeden içi boş yaşıyorlarken, nasıl “vintage” kavramıyla yoğurabilecekler.

Hayır suçlamıyorum! Sadece bir feveran ama haklı bir feveran. Belki de geç kalınmış bir feveran. Birilerine özenip, birilerini kıskanıp, küçük ve sakin ama kalıcı mutluluklar yerine genel geçer, insanı aşağılayan videolarda; sözde şaka yapılıyor, eğlenmeyi, olgunluğun bir erdem olduğunu değil, dinazorluk ve içi geçmişlik olduğunu düşünen bir yapılan haklı bir feveran bu. Bir de düşünün içi boş ama dışı hoş olsun benim olsun, keyfimi alayım, günümü geçireyim, oyalanayım, sömürebileceğim kadar sömürüp, artık sıkılınca ya da güldürmesi azalında; şaklabanlığı da yetmeyince tam tabiri, yollarım mantığındanki kişilerde, geçmişin o tertemiz yaşanmışlıkları “vintage” adıyla nasıl gerçek manasını bulabilir ki?

Kısacası küçük bir vintage* meselesi aslında çok derin bir mesele ama umarım yirmili yaşlarda vintage diye giydikleri kıyafetlerin asıl sahipleri, ne zorluklara göğüs gerip, ne onurlu sevdalar, aşklar yaşayıp, dayanışmalarla yuvalarlar kurmuşken, yirmili yaşlarda bencil ve çocuk şımarıklığını, ergenlikten çıkmayan, sömüren kişilerde nasıl yaşayabilir ki? Cem Karaca’dan belki bir şarkının dizeleriyle bitirmeli yazıyı:

Sevinçlerimiz bile artık mekanik

Sevgisiz saygısız otomatik

Bu şarkı birilerine çok geç artık

Bu şarkı kirlenmiş bir çığlık

 

*bit pazarına nur doğması bu olsa gerek. Geleceği kurar üretir dediklerimizin, patch yöntemiyle oradan buradan bir şeyler atıştırıp, harmanlaması sonucunda, ürettik zannedeip geçmişe özlem duyacak kadar hiçbir şey olma ya da muasırını dahi sömüremeyip, ya da son zerre-i miskaline kadar sömürüp, elde bir şey kalmayınca geçmişi sömürmek için saldırma hali.

Bazılarını ısrarla tenzih ederek…belki yazı sonrası, yazıya ilaveten Zülfü Livaneli’den Her şey Satılık şarkısını dinlemeli. Çok daha iyi anlaşılacaktır

 

GALİP UÇAR                      2017



Eser Soldan Esintiler Dergisi'nde yayınlanmıştır

AYRILIĞA ÜÇ DURAK KALA



 

Ayrılığa Üç Durak Kala

Ayrılığa üç durak kala

Hava soğuk ama güneşli

İnsanlar kuru dallar kadar anlamsız

Ayrılığa üç durak kala

Ben

Hala 

Seni

Seviyorum

Yazık

Yıkılsın

Cümle Balat Fener Ayvansaray 

Eyüp yıkılsın

Umrum mu

Yıkılsın tüm kötü gün barındıranlar

Toz olsun

Karışsın havaya

Ve 

İsterse Boğaz kurusun

Çöksün yerin dibine Çamlıca

Onca kavgam boşa gitsin

Gitmedi mi sanki

Gitmedi mi 

Sen gibi nice sevgiler

Ki 

Sen

Onlar olmayandın

Ayrılığa üç durak kala

Yırtıp geçse de şehri

Otobüsler

Olduğu yerde çakılıp kalacak

Zaman

Ayrılığın olduğu

Tam o an

GALİP UÇAR 2020 (99 A otobüsü, Fener Durağı)

Şubat 2020'de Zamansız Dergi'de yayınlanmıştır

şiir linki

ÇARŞIDA

 

Çarşıda

Çarşıda ellerinde torbalarıyla yürürken, balıkçının önünde durdu. Tezgâhtaki balıkları gözlerinin kırmızısına, pullarının parlaklığına değin süzdü. Sonra etiketlere ilişti gözleri: “Hamsi 25 TL, Çipura 40″… 

Kendi kendine, “Ulan bu mevsim de balık yiyemeyeceksek ne zaman yiyeceğiz” diye söylendi. Zaten elim kolum dolu bir de bunu mu ekleyeceğim,  boş ver diye içinden geçirip meyhanenin oraya doğru adımlarını attı. Meyhanenin önünde her zamanki klasik kalabalık vardı.

 Dört yol ağzında birbirine yol vermeyen insanlara bakan erken öğle saatlerinde rakılarını yudumlayan insanların ve genellikle de turistlerin hayret dolu bakışları arasından sola dönüp yokuştan aşağıya yürüdü. Petshop yine kapısının önüne papağanı koymuştu. Arkadaş, o ne lanet papağandı. Hem gelene geçene sataşıyor hem de biraz seveyim desen parmağını kapıyordu. Zaten adı semtte “Kelpeten” e çıkmıştı. Tuttu mu da bırakmıyordu şerefsiz. Bu sırada papağana şaşkın bakışlarıyla, kesintisiz bakan, üzerinde bej bir mont, boynunda kırmızı bir fularla 6 belki 7 yaşlarında, kıvırcık sarı saçlı, beyaz tenli, mavi gözlü çocuğu gördü. O an ne papağan, ne yokuş, ne deminki kalabalık… 

Her şey aklından çıkmıştı. Kızın o hayret dolu bakışlarındaki şaşkınlık ve mutluluğun tarifi yoktu. Biraz köşeye çekilip bir iki dakika onu izledi. Kız soluk almadan, sanki dünyaca ünlü bir operanın en önemli sahnesini izliyormuş gibi papağana odaklanmış, onun her hareketini hayretle izliyordu. Sanki başka bir gezegenden yeni bir canlı türü gelmiş de karşısına çıkmıştı ve o da bu şokla öyle donakalmıştı. İçinden, “Baksana, bir çocuk böylesi mutlu olabiliyorsa yine de umut var” diye geçirdi ve yokuştan aşağı yürümeye devam etti. Nedense kızın o kırmızı fuları onu bambaşka yerlere götürmüştü. En son böyle bir fuları mitingde çevresindeki insanlarda görmüştü. O an yer çekimine sürekli yenik düşen top sakalı biraz olsun doğruldu, yüzünde hafiften bir gülümseme, “Yahu nasıl da kazandık yıllar sonra İstanbul’u” diye mutlu oldu. 

Birkaç saniye sürdü bu gülüşü, sonra seçimin ardından siyasi sahneden çekilip, biraz daha pasif yaşadığı aklına geldi. E, yorulmuştu, normaldi. Dile kolay on üç yaşından beri içindeydi siyasetin. Ne pisliklerini görmüştü. Dedikoducusu mu dersin, alt kazanı mı, safı mı, salağı mı, rantçısı mı, anti-sosyal olup sadece sosyalleşmeye geleni mi? Her şeyini görmüştü bu yolun. Sadece kendi cenahı değil başka cenahları da, fraksiyonları da… O an kendine kızdı. Niye seviniyordu ki? Sevinmesi normaldi aslında, yıllardır verdiği mücadelede nihayet bir zafer yaşamıştı. Öyle böyle değil ama en büyük şehri almışlardı. Bir şehri almak yeter miydi peki? Tek bir şehir… Tamam, en kalabalık olanıydı, tamam en büyük bütçeliydi, tamam en gözle gözükeniydi, en büyük sahneydi belki ama tek bir şehir! Hatta ülkenin en kozmopolit köyüydü. Kültürünü kaybetmiş, sömürülmüş, sömürmüş, yenilmiş, her yeri rant alanına dönmüş, yeşili gitmiş, suyu kirlenmiş, denizleri mahvolmuş… Tek bir şehir… Bu sefer alaycı bir gülüşle, “Arkadaş Fenerbahçeli de değilim ki! Sadece Galatasaray’ı yeneyim de şampiyon olmasam da olur diye siyasi bir mantık mı olur. Bir şehri almak değil mesele. Mesele tüm ülkeyi kurtarmak, özgürleştirmek değil mi?” diye içinden geçirdi. Siyasete tekrar başlamalı. Acaba ilk toplantı ne zamandı. Şöyle sağdaki sokaktan dönüp bir partiye mi uğrasam dedi, vazgeçti. Elindeki torbalara baktı. Azıcık da olsa kıyma almıştı. Oyalansa bozulurdu. Hem daha alacağı çok şey de vardı. Aşağıdaki markete uğrayacaktı. Kesin oraya girmeden de birkaç arkadaşına rastlar ayaküstü muhabbet, sohbet falan, zaten akşamüstü illa ki akşama dönerdi. Partinin sokağına giden dönemece bakakalıp, yokuştan aşağıya doğru yürüdü. Hava kış olmasına rağmen güzeldi. Bere takmamıştı. Normalde tüm kış başı üşürdü. Elindeki torbaları iyice kavradı ve yokuşunda yürümeye devam etti…

GALİP UÇAR 2020

Mart 2020'de Zamansız Dergi'de yayınlanmıştır

hikaye linki



GÜN GELİR UNUTULURMUŞ TÜM EMEKLER

 

Gün Gelir Unutulurmuş Tüm Emekler

Yaz sıcağının yavaş yavaş bastırdığı günlerde, artık ellili yaşlara yaklaşmak da üzereyken, iki elindeki torbalar ki hayatı boyunca da hep ağır gelmişti, daha da ağır gelmeye başlamıştı. Yokuşu çıkarken daha yorgun, daha halsizdi artık. Attığı her adımda, özellikle de köşe başlarını dönerken, otuzlu yaşlarında uzun yürüyüşleri geliyordu aklına. Otuzlu yaşlarda genellikle insanlar hayatlarını oturtur, bir düzene girer, malını mülkünü edinirken; o, tüm hayatını sıfırlamış, yeni yerlere yelken açmış, eski yaşamına sünger çekmiş, daha umursamaz, daha asabi, daha asi olmuştu. O zamana dek edindiği ne var ne yoksa kaybettiğinden de geçmiş yaşamına lanet etmişti. Onlu yaşlarını otobüsle, yirmili yaşlarını arabalarıyla, otuzlu yaşlarını ise tekrar toplu taşımayı ama çoğu zaman da ayaklarını kullanarak geçirmişti. O dönemlerden idmanlı olduğunu ve yaşlılık evrelerinde de güçlü ve dayanıklı ayaklara sahip olacağını düşünürken, daha marketten üç dört sokak yokuş yürüyemez haldeydi. Buralara taşındığında ilk başlarda böyle olmuştu. Nefes nefese kalıyor, yorgunluktan titreyen elleriyle anahtarı zar zor kapı deliğine sokup, çevirebiliyordu. Bir ay sonrasında ise ne yokuş, ne merdivenler hiçbir şey onu zorlamaz hale gelmişti. Yolu adım adım yürürken, bir yanda avuçlarındaki ağırlığın ağrısı, bir yandan da poşetlerin kestiği parmak aralarındaki çökmelerden zar zor yürüyordu. Birinci yokuşu aştı, gözleri etrafta dinlenecek yer ararken, o gözlerine hâkim olup, zihnine, “Hadi ne kaldı ki” komutları vere vere ikinci yokuşa ulaştı. Buranın köşe başında biraz durdu. Torbaları yere koymak istemiyordu. Torbalar kirlenmesin diye. Ömrü boyunca da hep böyle yapmıştı. Ondan dolayı da o torbalar hep daha ağırlaşarak ellerinde eve kadar gidiyordu. Hatta kendi için böyle kıyaklar geçmediğinden defalarca fıtıklar çıkarmıştı. Hani on bilemediniz on beş saniye dinlense belki üç, dört ay fıtık ağrısı çekmeyecek, aylarca tedavi için koşuştura koşuştura hastanede kendini bulmayacaktı. Daha birkaç sene önce yine aynı nedenle şu ara sokaktan topuğuna basamaz halde aksaya aksaya eve gitmek zorunda kalmış. Dört ay tedavi görmüştü de yine de uslanmamıştı. Ama bu sefer torbayı yere koydu.

Gerçekten yaşlanıyordu. Artık bedeni hatalar vermeye başlamıştı. Oysa mesleği gereği gençlerle vakit geçirdiğinden, güncel olaylara ve dile hâkimdi. Bir türlü ruhen büyüyemiyordu. Tam da bu sebepten belki de hayatı boyunca iyi bir düzen tutturamamıştı. Beden yaşlanmak için elinden geleni yaparken, o zihnini hep genç tutup, gençlerin yaptıklarını ya da gençken yaptıklarını devam ettiriyordu. Doğal olarak da beden buna uyum sağlayamıyordu. Üç dört dakika soluklandıktan sonra yerden torbalarını eline aldı. Eline aldığı anda yine içinden, “Keşke koymasaydım, bunları da çöp niyetine illa bir yerde kullanırdım” diye geçirip, ağır adımlarla ikinci yokuşu tırmandı. Tekrar köşeyi dönüp, yoluna devam etti. İki sokak boyunca, elindeki ağırlıkların da etkisiyle havayı daha da yoğun ve sıcak hissetti. Teri kaşlarının arasından damlaya damlaya gözüne giriyordu. Bir gözünü açamıyor üstüne üstük de o gözü terinin tuzundan fena şekilde yanıyordu. Birkaç dakika sonra evinin merdivenlerine ulaştı. Torbaları yere koydu. Tshirtünün kolunu gözüne götürerek birkaç defa sildi. Gözünü biraz açabildi. Bu sefer parmaklarıyla ovuşturarak daha da açmaya çalıştı. Başaramadı. Tekrar tshirtünün kolunu sürerek temizledi. Biraz daha görmeye başlayınca da anahtarını çıkarıp, apartmanının dış kapısını açtı. Ayağını kapının önüne kapanmasın diye koydu ve torbalarını aldı.  Apartman eskiydi ve asansörü yoktu. Oturduğu bu bölgenin geneli de böyleydi. Derin bir nefes alarak, eliyle torbaları da iyice sıkıp, çıkacağı beş katın ilk merdivenine ayağını attı. Yine gençliğinden kalan bir özellik yüzünden, beş katı da dinlenmeden ve merdivenleri saya saya çıktı. Son üç merdivende gerçekten takati kalmadığından biraz durakladı. Torbaları uzanıp kapının ön tarafındaki düzlüğe koydu. Kızarmış ve çöküntüler oluşmuş ellerini ovuşturdu. Parmaklarındaki çöküntüleri düzeltmeye çalıştı. Sonra beline iki elini yerleştirip, arkaya doğru iki üç kere esnedi. Beli ki biraz rahatlamış gibi olunca da son üç merdiveni tırmandı ve cebinden anahtarını çıkarıp kapıyı açtı. Torbaları alıp kapının yan tarafındaki boşluğa koydu. Sonra ayakkabılarını dışarıda çıkartıp, eline aldı ve ayakkabılarını da ayakkabılığa yerleştirdi. Ağır itişlerle kapıyı kapattı. Arkasını döndü. Camdan dışarıya baktı. Uzaklara doğru baktı. Uzaktaki köprüden geçen arabalara, denizden geçen gemiye baktı bir üç dakika kadar. Sonra torbaları alıp mutfağa taşıdı. Mutfağa girdiğinde ise gerçekten ne kadar yorgun olduğunu hissetti ki torbaları sadece tezgâhın önüne koyup, içindekileri çıkarmadı. Daha sonra yaparım dedi ve salona geçti. Kanepeye boylu boyunca uzandı. Eline kumandasını alıp televizyonu açtı. Her zaman izlediği haber kanalına gelince elindeki kumandayı sehpaya koyup, izlemeye koyuldu. Kendi kendine, “Bu ülkede bir gün de karmaşa olmasın, bir gün de siyasi etki her alana yayılıp kaos yaratmasın” diye geçire geçire izledi günün gelişmelerini. Kırk dakika kadar sonra kapısı sert bir şekilde, yumruklana yumruklana çalınınca koltuktan irkilerek kalktı ve kapıyı açtı. Karşısında beş tane polis duruyordu:

Polis:

 – Bay G

G:

– Evet buyurun.

Polis:

– Hakkınızda halkın bir bölümünü devlete karşı kışkırtma, ülkenin itibarını zedeleyici açıklamalar yaparak, ülkeyi ve düzenini küçük düşürücü sözler sarf etme ve bunun gibi bir kaç suçtan şikâyet var

G; şaşkınca bir tavırla, “Ne zaman ve kimi kışkırtmışım?”

Polis, “Müsaadenizle içeriye girebilir miyiz? Evi arama emrimiz mevcut. İsterseniz bakıp, okuyabilirsiniz.” diyerek elindeki kâğıdı uzatıp içeri girdiler.

Bu sırada ne yapacağını bilmediğinden apar topar avukat öğrencilerinden birkaç tanesine ulaşmak istedi. Ancak dördüncü telefondan ilk öğretmenlik yıllarında öğrencisi olan bir avukata ulaşıp, onu acilen evine çağırdı. Avukat gelene kadar polisler her yeri aradı. Bilgisayarındaki tüm arşivleri, yazılarını, akademik makalelerini, sunumlarını. Sosyal medya hesaplarını gerek bilgisayardan, gerekse de cep telefonundan inceledi. İki tanesi ise odaları derinlemesine aradı. Bu sırada ona emri gösteren polis yanına yanaştı,

Polis, “Hocam beni hatırlamadınız herhalde?” diye sordu

G, “Yok çıkaramadım.”

Polis, “Hocam yirmi beş sene kadar önce sizin iki sene öğrenciniz olmuştum. Ferah Mahallesi’ndeki okulda”

G; derinlemesine polisin yüzüne bakıp, anlamaya çalışarak, “Hala çıkaramadım kusura bakma”

Polis, ” Hocam o zamanlar ben on birinci sınıfa gidiyordum. Hatta siz baya bana yardım etmiştiniz. Okula geç gelmelerim oluyordu. Durumumuz pekiyi değildi. Ben de akşamları bazı barlarda, kafelerde geç saatlere dek müzik yapıyordum. O sebepten sabahları pek uyanamıyordum. Bir de malum bar ortamı illa ki yaşımız tutmasa da ya öncesi ya sonrası içki içtiğimiz de olunca, okula da geldiğimde yine uyukluyordum.”

G, “Hatırlar gibiyim. Doğru senin bir arkadaşında daha vardı. Neydi soyadı? Kestane mi Ceviz mi? İkiniz de hep uyukluyordunuz. Sınıftakiler de sürekli sorun yaratıyordu. Uyuyanlara neden laf etmiyorsunuz. Oh onlar keyif sürerken, biz enayi gibi yazıyoruz diye”

Polis, “Evet hocam aynen öyle.”

G, “Demek polis oldun?”

Polis, “Evet hocam ama ilk sizin dediğiniz gibi yaptım. İlk polis olmadım.”

G; şaşkın bir halde, ” Ben ne demiştim ki?”

Polis, “Hocam hatırlarsanız gerçekten yokluktaydım ve derslerim de çok kötüydü. Siz sağ olun biraz çalışma yöntemi anlatıp, bir de program verip dersinizi toparlatmıştınız. Geri kalanı beni hep dışlamış, itmiş kakmışlardı. Okuldan kaç kere atmaya kalmışlardı, belki hatırlarsınız. O zaman size asker olmak istiyorum demiştim. Siz de bana şu zaman sınavları oluyor, genel sınavdan şu notu alırsan, şu sınava gireceksin ama seni şunlar bekliyor diye yönlendirmiştiniz. Ben de son sene; siz okuldan tayin olduktan sonra, dediklerinizi yaptım ve askeriyeyi kazandım. Ama biliyorsunuz belki, pek disiplinli değildim. Bir şekilde askeri okulu bitirdim, subay da çıktım ama sonra o disiplin beni boğdu. Ama sağ olun sizin sayenizde hem o dönem iyi para kazandım, hem de güvenlik ve memuriyet işlerini iyi de öğrenmiş oldum. Şu an bir evim varsa sizin yönlendirmenizle askeriyede kaldığım altı yedi senedendir.”

G, “Bravo. Kendini bir şekilde kurtarmışsın. Daha iyi durumdakilerin çoğu hayata tutunamadılar.”

Polis, “Aynen hocam. Sonra da o mesleği biliyorken bari ona yakın bir meslekte devam edeyim dedim. Memuriyeti kazanana dek güvenlik görevliliği yaptım. İki sene sonra da puanı yetirip, polis oldum. Şimdi de gördüğünüz gibi amirliğe kadar yükseldim”

G, “Ne diyebilirim ki? Emek vermişsin. Emeğinle bir yere gelmişsin.”

Polis, “Hocam siz de hiç uslanmamışsınız. Derste de böyle atar tutardınız devlete mevlete. Yok, iyi günler, güzel günler. O zaman da derdim bu adam dışarıda zor gezer. Rahat koymazlar diye. Bakın yapmışsınız kendinize yapacağınızı.”

G: “E ne yapmışım onu da demiyorsunuz ki?”

Polis: “Hocam onu emniyete gidince öğrenirsiniz. Ama yani muhalif olunur mu hiç devlete? Yani gerçekler de gerçekler. Devletten başka gerçek mi var? Seni besleyen, doyuran devlet değil mi? Ne konuşursun hocam. Şimdi yok; davasıydı, mahkûmiyetiydi. Vallahi yedi sekiz yıldan bahsediyorlar. Yani gelmişsin yaşını başını almışsın. Allah’a şükredip, namazını niyazını yapıp, evinde sessiz sakin yaşasaydın. Para biriktirip, haccına gidip, bu devlet karşıtlığına tövbekâr olup dönseydin. Yedi kere tavaf etmek yedi yıl hapis yatmaktan daha iyi şey değil mi hocam?”

Cevap vermedi bu sözlere. Belli ki durum düşündüğünden daha ciddiydi. Odasına gidip, spor çantasının içine eşofman, birkaç tshirt, pantolon, havlu, terlik vs. koydu. Bu zamanlar tatil için hazırlandığı bu odadan şimdi belki de uzun süre geri dönemeyecek şekilde ayrılacaktı. Oysa bu aylarda tatile gittiği yerden buraya geri dönerken, “Ah biraz daha uzun kalabilsem de dönmesem”  diye düşünerek gelirdi. Şimdi ise evinden ayakları gitmeye gitmeye ayrılmak durumundaydı.

Polis, “Hocam hadi artık oyalanmayalım. Alacağınızı da alın gidelim. Arkadaşlar siz de tüm dökümanları alıp aşağıya indirin.” dedi ve önüne katıp aşağı indiler.

Merdivenlerden aşağı inerken, aklına marketten aldıkları geldi. Hepsini de dışarıda bırakmıştı. Oysa içinde tavuk vardı. Hem de en sevdiği tavuk pirzolayı almıştı. Akşam onu ızgarada pişirecek yanına da patates, biber kızartıp, ızgaraya en son soğanı da atıp, tavukla beraber yiyecekti. Apartmandan dışarı çıktığında, onlarca yıldır komşuları olan kişiler, sessizce polis arabasına bindirilişini ve gidişini izlediler. Polis arabası mahalledeki yokuşları hızla indi ve gitti.

GALİP UÇAR 2020

Mayıs 2020'de Zamansız Dergi'de yayınlanmıştır

hikaye linki

Merak Edenler İçin Not: Çalıştığım okulda çok sevdiğim ve sanata yetenekli bir öğrencimin, tahmini şubat ayı gibi, sanat okumak yerine, devlete kapak atarak, orada da en garanti meslek olarak gördüğü Polislik için uğraştığı sanatı bırakacağını duymam üzerine gelen ilhamla, okul bitimine bir saat kala ofiste yazdığım bir hikayedir

BAHARIN GETİRDİĞİ

 

Baharın Getirdiği

Bahar rüzgârları ölüm getirdi bizlere
Eriklerin açılışını göremeyecek gibiyiz
Mimozalar çoktan ölüp gitti
Sarılıklarını kaybetti adalar
Dalgalar vuruyor boş sahillere
Sahillere martılar dahi uğramıyor
Gemiler aheste ve nazende
İçi boş salınıp duruyor
Sokaklarda boş adımların izleri
Bahar rüzgârları ölüm getirdi
Daha da zor oldu geçim
Ekmek elleri arar oldu
Kuyruklara hasret kaldırımlar
Nefes sesleri saklı kalmış kumaş artlarına
Parmak izleri saklı
Köşe başlarında şaşkın köpekler
Sorular sorular üstüne
Geçim derdine dert eklenmiş
Bir öksürük sesi kadar hızlı korku
Bahar rüzgârları ölüm getirdi bizlere
Gidecek gibi de değil
Diğer bahara
Kara kara düşünüyor
Eli kolu bağlı
İşli işsiz fukara

GALİP UÇAR  2020 BALAT

Mayıs 2020'de Zamansız Dergi'de yayınlanmıştır

şiir linki

Merak Edenlere Not: Şiiri yanlış hatırlamıyorsam, ılıman bir mart sonu akşamüstüsünde, Balat'ta yaşadığımız evin terasında yazmıştım. Karantinalı günlerde, Covid 19 nedeniyle ölümler artmaya başlamışken, tek nefes alabildiğimiz yer, evin büyükçe terasıydı. Haliç'e bakarak, balkonu bahçeye dönüştürme çabalarımızın dinlenme arasındaydı.

NABİZADE NÂZIM'A

 

Nâbizade Nazım’a

Aslında senin içinde Hikmet
Hatta sen olmasan belki
Görülmeyecekti halktaki kıyamet
Ağa elinde maraba
Çift sürerken çiftçi diyemeyecekti derdini
Görülmeyecekti alın terleri
Vesile oldum diye içinden geçirsen de
Sen sebebisin bunca isyana
Sen yaktın ateşini kalemin
Sen tuttun ilk meşaleyi
Elbette şehrimin kirlilik nedeni de sensin
Bilmeselerdi uzak taşra diyarlarını
Gitmeselerdi şehirliler
Anlatmasalardı
Üst üste giden olmasaydı
Belki görüp de varamayacaklardı
Şehrin tadına ve göç etmeyeceklerdi
Varoşlarına
Bunca gecekonduya sen neden
Sen yok mu sen
Fabrika da işciyi
Tarlada köylüyü
Bir kalem meşalenle yazıya döktüren
Nazım Hikmet de sen
Yaşar Kemal de
Mahmut Makal da sen
Rıfat Ilgaz da
Hatta sokaklarda özgürlük uğruna
Bildiriler yazıp halkı coşturan
Dergilerde okuyup sokaklara koşan
Duvarlara slogan yazarken
Düşen de sen
Senle başladı köylünün derdi çilesi
Sen yaktın bu ateşi
Sana saygım sonsuz
Bir bilsen nasıl değiştirdin
Toplumculuğunla bu toprakları
Rahat uyu yıldızlar yoldaşın olsun ki
Hep aydınlan her neredeysen
Sen ki İstanbul’un makus kaderinden
Belki manda düzeninden
Halkı kurtaran kalem

Temmuz 2020'de Zamansız Dergi'de yayınlanmıştır

şiir linki


Merak Edenler İçin Not: Nabizade Nâzım, bilindiği üzere ilk köy romanını yazan ve ilk realist romanı yazmayı deneyen kişidir. Ne kadar Tanzimat Devri için Namık Kemal çok önemli görünse de; bu sadece politiktir, benim için gelecek nesillere toplumculuğu, köyü, Anadolu'ya açılmayı, halkçı seslenişi, gerçekçi anlatımı özendirdiği ve yol gösterdiği için, bence Toplumcu Gerçekçiliğin de bu coğrafyadaki temel kişisidir. Nabizade Nâzım bir bakıma toplumsal şiirin de öncüsü olduğundan Nâzım Hikmet'in de, Yaşar Kemal'in de, Orhan Kemal'in de, Köy Enstitülü diğer toplumcu yazarların da serçeşmesidir. O yazmasaydı elbette biri yazacaktı ama sonuçta ilk o Karabibik'i yazdı ve köy romanını ortaya koydu


İÇİMDE BİR ARABAHMET

 

İçimde Bir Arabahmet

Yaprak güzeli mahzun izlerken pencereden
Gün batımının turuncu rengini
İçimde bir Arabahmet tüter durur
Eski günlerine hasret
Yanı başında şehre artık çok uzak
Bir kuş uçar üstünden
Bir bulut geçer
İçimde tüter de tüter
En çok akşamüstüleri
Tellerin ardından batar güneş kalbime
Uzak dağlara gölge düşer
Boyunlarını büker ekşiliceler
Hazırlanır geceye hazin
Çocukların neşeli ayak seslerine hasret
Sokaklarda yırtık ayakkabıların 
Yan basan ayak izleri
Yaprak güzeli mahzun
Bir pencereden bakakalır
Güneşin turuncusu solarken alnından çenesine
Bir Arabahmet tüter de tüter
Eski günlerine hasret
Papatya asar tellere
O da oradan baksın diye
Eski evlerden dağılan kadeh seslerinde
Ne Nubar kaldı
Ne Yorgos
Ne de artık mutlu bir Kemal
Yaz öncesi kavununun da tadı yok
Yanındaki norun da
Tokuşamayınca üç kadeh 
Gün batımına doğru
Arabahmet mahzun
Yaprak güzeli mahzun
Tüter de tüter burunlarında eski gün batımları
Gökyüzünde sarıdan turuncuya solan
Güneşin mahzun renkleri

GALİP UÇAR 2020   BALAT

Temmuz 2020 tarihinde Zamansız Dergi'de yayınlanmıştır

şiir linki