Blog Ziyaretçi Sayısı

Ara ve Bul

Blog Site Translation

14 Ocak 2021 Perşembe

KÜÇÜK BİR VİNTAGE MESELESİ

KÜÇÜK BİR VİNTAGE MESELESİ

Bu dönemin insanlarında; kendini farklı yetiştirmiş ve sürüden erkence ayrılıp, yolunu kendi seçip, “benim yolum bana doğru” mottosuyla ilerleyenleri tenzih ederim, eskiye özlem ya da eskiyi sömürme diyebileceğimiz yepyeni bir moda ortaya çıktı. Vintage Modası. Kelime anlamıyla aslında İngilizce’den çevirdiğimizde bağbozumu manasındaki bu kelime, aynı zamanda eski zamanlarda, belli bir dönem moda olmuş ya da anlaşılmamış değerlerin ya da ürünlerin, tekrar gündeme gelip, onların bire bir aynısı olmasa da tekrar kullanılması olarak ele alınıyor. Aslında temelde “eski olduğu için güzel” kavramı üzerine kurulan bu akım, enteresan şekilde bazılarınca, gerçekten hakkı verilerek, geçmişin köşe bucakta anılarının saklanmış hallerinden modern dünyaya yeniden sunuluyor, bazılarınca ise ne yazık ki içi boş ve sadece gösteriş olsun diye kullanılıyor. Modern çağın hastalığı olan, kullan, havanı at, gözler üzerine odaklansın, gözden düşmeye başladığında yeniden çöpe gönder gibi bir döngü içinde Vintage Stili ne kadar var olabilecek bunu ileriki dönemde göreceğiz.

Tabi girizgah bu kadar uzun olmasına karşın, ben güzel ülkemin 70’li yıllarının anlaşılamadığını, hatta o, onurlu insanların yaşadığı, hayatlarda bir gaye olan, mücadele ruhunun yaşadığı, kitapların da müziklerin de çok daha anlamlı olduğu; evet belki sokaklarda çatışmaların, gençlerin öldüğü ama haybeye değil inançları için öldüğü, o dönemi ülkenin belki Vintage Modası'yla tekrar yeşertebileceği ümidindeyim.

Bir yanda da şu anki yirmili yaşlardaki neslin bu kadar birbirlerine çıkarla yaklaşıp, yalanlar söyleyip; bu yalanlar bilinmesine rağmen utanabilmez ve vicdanları sızlamazken, ben merkezli, hayli bencil, insanların bilgilerini ve sevgilerini sömürüp, hayatlarının odağını sadece gülmek, eğlenmek, kısa zevk ve heveslerle, cafe ya da barlarda vakitlerini öldürüp, sadece sanal oyunlar değil birbirleriyle de oynadıkları bir ortamda, sadece “yaşanmışlıkları var” diye bu Vintage Stilinin onurlu ruhunu nasıl yaşatabilecekleri de bende soru işareti.

Düşünsenize, kendisinden iki, üç nesil önce, aşkın, sevginin gerçek ama çekinerek, emek vererek, dayanışmaya dayalı olduğu ve büyük ihtimalle emek emek bir sevginin yaşanmasına şahit olan elbiseler, şimdi çamaşır değiştirir gibi sevgili değiştiren, aşkın libido ve testosteron seviyesinin artışına göre var olup, düşüşüne göre aşk bitti şeklinde yorumlandığı bir nesilde nasıl anlam kazanabilir?

Şarkı sözlerine bakarsak yahut o dönemler yazılmış kitaplara, içlerindeki gerçekçiliğe, hayallere, umutlara, hayal kırıklıklarına, acılara, yaşanmışlıkların sirayetleri olduğunu görüyoruz. Oysa şimdi; yine her satırımda ilk paragrafta bahsettiğim kişileri tenzih ederek, sadece Sabahattin Ali ünlü diye onun kitabıyla fotoğraf çektirip, sanki kitabı okuyormuş gibi yapanlar mı dersiniz? Yoksa içi boş eğitimler alıp, sahte hava atmalar mı dersiniz? Ne müziklerin, ne kitapların, ne de sanatın, hatta ne de modanın anlamını ve ruhunu bilmeden içi boş yaşıyorlarken, nasıl “vintage” kavramıyla yoğurabilecekler.

Hayır suçlamıyorum! Sadece bir feveran ama haklı bir feveran. Belki de geç kalınmış bir feveran. Birilerine özenip, birilerini kıskanıp, küçük ve sakin ama kalıcı mutluluklar yerine genel geçer, insanı aşağılayan videolarda; sözde şaka yapılıyor, eğlenmeyi, olgunluğun bir erdem olduğunu değil, dinazorluk ve içi geçmişlik olduğunu düşünen bir yapılan haklı bir feveran bu. Bir de düşünün içi boş ama dışı hoş olsun benim olsun, keyfimi alayım, günümü geçireyim, oyalanayım, sömürebileceğim kadar sömürüp, artık sıkılınca ya da güldürmesi azalında; şaklabanlığı da yetmeyince tam tabiri, yollarım mantığındanki kişilerde, geçmişin o tertemiz yaşanmışlıkları “vintage” adıyla nasıl gerçek manasını bulabilir ki?

Kısacası küçük bir vintage* meselesi aslında çok derin bir mesele ama umarım yirmili yaşlarda vintage diye giydikleri kıyafetlerin asıl sahipleri, ne zorluklara göğüs gerip, ne onurlu sevdalar, aşklar yaşayıp, dayanışmalarla yuvalarlar kurmuşken, yirmili yaşlarda bencil ve çocuk şımarıklığını, ergenlikten çıkmayan, sömüren kişilerde nasıl yaşayabilir ki? Cem Karaca’dan belki bir şarkının dizeleriyle bitirmeli yazıyı:

Sevinçlerimiz bile artık mekanik

Sevgisiz saygısız otomatik

Bu şarkı birilerine çok geç artık

Bu şarkı kirlenmiş bir çığlık

 

*bit pazarına nur doğması bu olsa gerek. Geleceği kurar üretir dediklerimizin, patch yöntemiyle oradan buradan bir şeyler atıştırıp, harmanlaması sonucunda, ürettik zannedeip geçmişe özlem duyacak kadar hiçbir şey olma ya da muasırını dahi sömüremeyip, ya da son zerre-i miskaline kadar sömürüp, elde bir şey kalmayınca geçmişi sömürmek için saldırma hali.

Bazılarını ısrarla tenzih ederek…belki yazı sonrası, yazıya ilaveten Zülfü Livaneli’den Her şey Satılık şarkısını dinlemeli. Çok daha iyi anlaşılacaktır

 

GALİP UÇAR                      2017



Eser Soldan Esintiler Dergisi'nde yayınlanmıştır

AYRILIĞA ÜÇ DURAK KALA



 

Ayrılığa Üç Durak Kala

Ayrılığa üç durak kala

Hava soğuk ama güneşli

İnsanlar kuru dallar kadar anlamsız

Ayrılığa üç durak kala

Ben

Hala 

Seni

Seviyorum

Yazık

Yıkılsın

Cümle Balat Fener Ayvansaray 

Eyüp yıkılsın

Umrum mu

Yıkılsın tüm kötü gün barındıranlar

Toz olsun

Karışsın havaya

Ve 

İsterse Boğaz kurusun

Çöksün yerin dibine Çamlıca

Onca kavgam boşa gitsin

Gitmedi mi sanki

Gitmedi mi 

Sen gibi nice sevgiler

Ki 

Sen

Onlar olmayandın

Ayrılığa üç durak kala

Yırtıp geçse de şehri

Otobüsler

Olduğu yerde çakılıp kalacak

Zaman

Ayrılığın olduğu

Tam o an

GALİP UÇAR 2020 (99 A otobüsü, Fener Durağı)

Şubat 2020'de Zamansız Dergi'de yayınlanmıştır

şiir linki

ÇARŞIDA

 

Çarşıda

Çarşıda ellerinde torbalarıyla yürürken, balıkçının önünde durdu. Tezgâhtaki balıkları gözlerinin kırmızısına, pullarının parlaklığına değin süzdü. Sonra etiketlere ilişti gözleri: “Hamsi 25 TL, Çipura 40″… 

Kendi kendine, “Ulan bu mevsim de balık yiyemeyeceksek ne zaman yiyeceğiz” diye söylendi. Zaten elim kolum dolu bir de bunu mu ekleyeceğim,  boş ver diye içinden geçirip meyhanenin oraya doğru adımlarını attı. Meyhanenin önünde her zamanki klasik kalabalık vardı.

 Dört yol ağzında birbirine yol vermeyen insanlara bakan erken öğle saatlerinde rakılarını yudumlayan insanların ve genellikle de turistlerin hayret dolu bakışları arasından sola dönüp yokuştan aşağıya yürüdü. Petshop yine kapısının önüne papağanı koymuştu. Arkadaş, o ne lanet papağandı. Hem gelene geçene sataşıyor hem de biraz seveyim desen parmağını kapıyordu. Zaten adı semtte “Kelpeten” e çıkmıştı. Tuttu mu da bırakmıyordu şerefsiz. Bu sırada papağana şaşkın bakışlarıyla, kesintisiz bakan, üzerinde bej bir mont, boynunda kırmızı bir fularla 6 belki 7 yaşlarında, kıvırcık sarı saçlı, beyaz tenli, mavi gözlü çocuğu gördü. O an ne papağan, ne yokuş, ne deminki kalabalık… 

Her şey aklından çıkmıştı. Kızın o hayret dolu bakışlarındaki şaşkınlık ve mutluluğun tarifi yoktu. Biraz köşeye çekilip bir iki dakika onu izledi. Kız soluk almadan, sanki dünyaca ünlü bir operanın en önemli sahnesini izliyormuş gibi papağana odaklanmış, onun her hareketini hayretle izliyordu. Sanki başka bir gezegenden yeni bir canlı türü gelmiş de karşısına çıkmıştı ve o da bu şokla öyle donakalmıştı. İçinden, “Baksana, bir çocuk böylesi mutlu olabiliyorsa yine de umut var” diye geçirdi ve yokuştan aşağı yürümeye devam etti. Nedense kızın o kırmızı fuları onu bambaşka yerlere götürmüştü. En son böyle bir fuları mitingde çevresindeki insanlarda görmüştü. O an yer çekimine sürekli yenik düşen top sakalı biraz olsun doğruldu, yüzünde hafiften bir gülümseme, “Yahu nasıl da kazandık yıllar sonra İstanbul’u” diye mutlu oldu. 

Birkaç saniye sürdü bu gülüşü, sonra seçimin ardından siyasi sahneden çekilip, biraz daha pasif yaşadığı aklına geldi. E, yorulmuştu, normaldi. Dile kolay on üç yaşından beri içindeydi siyasetin. Ne pisliklerini görmüştü. Dedikoducusu mu dersin, alt kazanı mı, safı mı, salağı mı, rantçısı mı, anti-sosyal olup sadece sosyalleşmeye geleni mi? Her şeyini görmüştü bu yolun. Sadece kendi cenahı değil başka cenahları da, fraksiyonları da… O an kendine kızdı. Niye seviniyordu ki? Sevinmesi normaldi aslında, yıllardır verdiği mücadelede nihayet bir zafer yaşamıştı. Öyle böyle değil ama en büyük şehri almışlardı. Bir şehri almak yeter miydi peki? Tek bir şehir… Tamam, en kalabalık olanıydı, tamam en büyük bütçeliydi, tamam en gözle gözükeniydi, en büyük sahneydi belki ama tek bir şehir! Hatta ülkenin en kozmopolit köyüydü. Kültürünü kaybetmiş, sömürülmüş, sömürmüş, yenilmiş, her yeri rant alanına dönmüş, yeşili gitmiş, suyu kirlenmiş, denizleri mahvolmuş… Tek bir şehir… Bu sefer alaycı bir gülüşle, “Arkadaş Fenerbahçeli de değilim ki! Sadece Galatasaray’ı yeneyim de şampiyon olmasam da olur diye siyasi bir mantık mı olur. Bir şehri almak değil mesele. Mesele tüm ülkeyi kurtarmak, özgürleştirmek değil mi?” diye içinden geçirdi. Siyasete tekrar başlamalı. Acaba ilk toplantı ne zamandı. Şöyle sağdaki sokaktan dönüp bir partiye mi uğrasam dedi, vazgeçti. Elindeki torbalara baktı. Azıcık da olsa kıyma almıştı. Oyalansa bozulurdu. Hem daha alacağı çok şey de vardı. Aşağıdaki markete uğrayacaktı. Kesin oraya girmeden de birkaç arkadaşına rastlar ayaküstü muhabbet, sohbet falan, zaten akşamüstü illa ki akşama dönerdi. Partinin sokağına giden dönemece bakakalıp, yokuştan aşağıya doğru yürüdü. Hava kış olmasına rağmen güzeldi. Bere takmamıştı. Normalde tüm kış başı üşürdü. Elindeki torbaları iyice kavradı ve yokuşunda yürümeye devam etti…

GALİP UÇAR 2020

Mart 2020'de Zamansız Dergi'de yayınlanmıştır

hikaye linki



GÜN GELİR UNUTULURMUŞ TÜM EMEKLER

 

Gün Gelir Unutulurmuş Tüm Emekler

Yaz sıcağının yavaş yavaş bastırdığı günlerde, artık ellili yaşlara yaklaşmak da üzereyken, iki elindeki torbalar ki hayatı boyunca da hep ağır gelmişti, daha da ağır gelmeye başlamıştı. Yokuşu çıkarken daha yorgun, daha halsizdi artık. Attığı her adımda, özellikle de köşe başlarını dönerken, otuzlu yaşlarında uzun yürüyüşleri geliyordu aklına. Otuzlu yaşlarda genellikle insanlar hayatlarını oturtur, bir düzene girer, malını mülkünü edinirken; o, tüm hayatını sıfırlamış, yeni yerlere yelken açmış, eski yaşamına sünger çekmiş, daha umursamaz, daha asabi, daha asi olmuştu. O zamana dek edindiği ne var ne yoksa kaybettiğinden de geçmiş yaşamına lanet etmişti. Onlu yaşlarını otobüsle, yirmili yaşlarını arabalarıyla, otuzlu yaşlarını ise tekrar toplu taşımayı ama çoğu zaman da ayaklarını kullanarak geçirmişti. O dönemlerden idmanlı olduğunu ve yaşlılık evrelerinde de güçlü ve dayanıklı ayaklara sahip olacağını düşünürken, daha marketten üç dört sokak yokuş yürüyemez haldeydi. Buralara taşındığında ilk başlarda böyle olmuştu. Nefes nefese kalıyor, yorgunluktan titreyen elleriyle anahtarı zar zor kapı deliğine sokup, çevirebiliyordu. Bir ay sonrasında ise ne yokuş, ne merdivenler hiçbir şey onu zorlamaz hale gelmişti. Yolu adım adım yürürken, bir yanda avuçlarındaki ağırlığın ağrısı, bir yandan da poşetlerin kestiği parmak aralarındaki çökmelerden zar zor yürüyordu. Birinci yokuşu aştı, gözleri etrafta dinlenecek yer ararken, o gözlerine hâkim olup, zihnine, “Hadi ne kaldı ki” komutları vere vere ikinci yokuşa ulaştı. Buranın köşe başında biraz durdu. Torbaları yere koymak istemiyordu. Torbalar kirlenmesin diye. Ömrü boyunca da hep böyle yapmıştı. Ondan dolayı da o torbalar hep daha ağırlaşarak ellerinde eve kadar gidiyordu. Hatta kendi için böyle kıyaklar geçmediğinden defalarca fıtıklar çıkarmıştı. Hani on bilemediniz on beş saniye dinlense belki üç, dört ay fıtık ağrısı çekmeyecek, aylarca tedavi için koşuştura koşuştura hastanede kendini bulmayacaktı. Daha birkaç sene önce yine aynı nedenle şu ara sokaktan topuğuna basamaz halde aksaya aksaya eve gitmek zorunda kalmış. Dört ay tedavi görmüştü de yine de uslanmamıştı. Ama bu sefer torbayı yere koydu.

Gerçekten yaşlanıyordu. Artık bedeni hatalar vermeye başlamıştı. Oysa mesleği gereği gençlerle vakit geçirdiğinden, güncel olaylara ve dile hâkimdi. Bir türlü ruhen büyüyemiyordu. Tam da bu sebepten belki de hayatı boyunca iyi bir düzen tutturamamıştı. Beden yaşlanmak için elinden geleni yaparken, o zihnini hep genç tutup, gençlerin yaptıklarını ya da gençken yaptıklarını devam ettiriyordu. Doğal olarak da beden buna uyum sağlayamıyordu. Üç dört dakika soluklandıktan sonra yerden torbalarını eline aldı. Eline aldığı anda yine içinden, “Keşke koymasaydım, bunları da çöp niyetine illa bir yerde kullanırdım” diye geçirip, ağır adımlarla ikinci yokuşu tırmandı. Tekrar köşeyi dönüp, yoluna devam etti. İki sokak boyunca, elindeki ağırlıkların da etkisiyle havayı daha da yoğun ve sıcak hissetti. Teri kaşlarının arasından damlaya damlaya gözüne giriyordu. Bir gözünü açamıyor üstüne üstük de o gözü terinin tuzundan fena şekilde yanıyordu. Birkaç dakika sonra evinin merdivenlerine ulaştı. Torbaları yere koydu. Tshirtünün kolunu gözüne götürerek birkaç defa sildi. Gözünü biraz açabildi. Bu sefer parmaklarıyla ovuşturarak daha da açmaya çalıştı. Başaramadı. Tekrar tshirtünün kolunu sürerek temizledi. Biraz daha görmeye başlayınca da anahtarını çıkarıp, apartmanının dış kapısını açtı. Ayağını kapının önüne kapanmasın diye koydu ve torbalarını aldı.  Apartman eskiydi ve asansörü yoktu. Oturduğu bu bölgenin geneli de böyleydi. Derin bir nefes alarak, eliyle torbaları da iyice sıkıp, çıkacağı beş katın ilk merdivenine ayağını attı. Yine gençliğinden kalan bir özellik yüzünden, beş katı da dinlenmeden ve merdivenleri saya saya çıktı. Son üç merdivende gerçekten takati kalmadığından biraz durakladı. Torbaları uzanıp kapının ön tarafındaki düzlüğe koydu. Kızarmış ve çöküntüler oluşmuş ellerini ovuşturdu. Parmaklarındaki çöküntüleri düzeltmeye çalıştı. Sonra beline iki elini yerleştirip, arkaya doğru iki üç kere esnedi. Beli ki biraz rahatlamış gibi olunca da son üç merdiveni tırmandı ve cebinden anahtarını çıkarıp kapıyı açtı. Torbaları alıp kapının yan tarafındaki boşluğa koydu. Sonra ayakkabılarını dışarıda çıkartıp, eline aldı ve ayakkabılarını da ayakkabılığa yerleştirdi. Ağır itişlerle kapıyı kapattı. Arkasını döndü. Camdan dışarıya baktı. Uzaklara doğru baktı. Uzaktaki köprüden geçen arabalara, denizden geçen gemiye baktı bir üç dakika kadar. Sonra torbaları alıp mutfağa taşıdı. Mutfağa girdiğinde ise gerçekten ne kadar yorgun olduğunu hissetti ki torbaları sadece tezgâhın önüne koyup, içindekileri çıkarmadı. Daha sonra yaparım dedi ve salona geçti. Kanepeye boylu boyunca uzandı. Eline kumandasını alıp televizyonu açtı. Her zaman izlediği haber kanalına gelince elindeki kumandayı sehpaya koyup, izlemeye koyuldu. Kendi kendine, “Bu ülkede bir gün de karmaşa olmasın, bir gün de siyasi etki her alana yayılıp kaos yaratmasın” diye geçire geçire izledi günün gelişmelerini. Kırk dakika kadar sonra kapısı sert bir şekilde, yumruklana yumruklana çalınınca koltuktan irkilerek kalktı ve kapıyı açtı. Karşısında beş tane polis duruyordu:

Polis:

 – Bay G

G:

– Evet buyurun.

Polis:

– Hakkınızda halkın bir bölümünü devlete karşı kışkırtma, ülkenin itibarını zedeleyici açıklamalar yaparak, ülkeyi ve düzenini küçük düşürücü sözler sarf etme ve bunun gibi bir kaç suçtan şikâyet var

G; şaşkınca bir tavırla, “Ne zaman ve kimi kışkırtmışım?”

Polis, “Müsaadenizle içeriye girebilir miyiz? Evi arama emrimiz mevcut. İsterseniz bakıp, okuyabilirsiniz.” diyerek elindeki kâğıdı uzatıp içeri girdiler.

Bu sırada ne yapacağını bilmediğinden apar topar avukat öğrencilerinden birkaç tanesine ulaşmak istedi. Ancak dördüncü telefondan ilk öğretmenlik yıllarında öğrencisi olan bir avukata ulaşıp, onu acilen evine çağırdı. Avukat gelene kadar polisler her yeri aradı. Bilgisayarındaki tüm arşivleri, yazılarını, akademik makalelerini, sunumlarını. Sosyal medya hesaplarını gerek bilgisayardan, gerekse de cep telefonundan inceledi. İki tanesi ise odaları derinlemesine aradı. Bu sırada ona emri gösteren polis yanına yanaştı,

Polis, “Hocam beni hatırlamadınız herhalde?” diye sordu

G, “Yok çıkaramadım.”

Polis, “Hocam yirmi beş sene kadar önce sizin iki sene öğrenciniz olmuştum. Ferah Mahallesi’ndeki okulda”

G; derinlemesine polisin yüzüne bakıp, anlamaya çalışarak, “Hala çıkaramadım kusura bakma”

Polis, ” Hocam o zamanlar ben on birinci sınıfa gidiyordum. Hatta siz baya bana yardım etmiştiniz. Okula geç gelmelerim oluyordu. Durumumuz pekiyi değildi. Ben de akşamları bazı barlarda, kafelerde geç saatlere dek müzik yapıyordum. O sebepten sabahları pek uyanamıyordum. Bir de malum bar ortamı illa ki yaşımız tutmasa da ya öncesi ya sonrası içki içtiğimiz de olunca, okula da geldiğimde yine uyukluyordum.”

G, “Hatırlar gibiyim. Doğru senin bir arkadaşında daha vardı. Neydi soyadı? Kestane mi Ceviz mi? İkiniz de hep uyukluyordunuz. Sınıftakiler de sürekli sorun yaratıyordu. Uyuyanlara neden laf etmiyorsunuz. Oh onlar keyif sürerken, biz enayi gibi yazıyoruz diye”

Polis, “Evet hocam aynen öyle.”

G, “Demek polis oldun?”

Polis, “Evet hocam ama ilk sizin dediğiniz gibi yaptım. İlk polis olmadım.”

G; şaşkın bir halde, ” Ben ne demiştim ki?”

Polis, “Hocam hatırlarsanız gerçekten yokluktaydım ve derslerim de çok kötüydü. Siz sağ olun biraz çalışma yöntemi anlatıp, bir de program verip dersinizi toparlatmıştınız. Geri kalanı beni hep dışlamış, itmiş kakmışlardı. Okuldan kaç kere atmaya kalmışlardı, belki hatırlarsınız. O zaman size asker olmak istiyorum demiştim. Siz de bana şu zaman sınavları oluyor, genel sınavdan şu notu alırsan, şu sınava gireceksin ama seni şunlar bekliyor diye yönlendirmiştiniz. Ben de son sene; siz okuldan tayin olduktan sonra, dediklerinizi yaptım ve askeriyeyi kazandım. Ama biliyorsunuz belki, pek disiplinli değildim. Bir şekilde askeri okulu bitirdim, subay da çıktım ama sonra o disiplin beni boğdu. Ama sağ olun sizin sayenizde hem o dönem iyi para kazandım, hem de güvenlik ve memuriyet işlerini iyi de öğrenmiş oldum. Şu an bir evim varsa sizin yönlendirmenizle askeriyede kaldığım altı yedi senedendir.”

G, “Bravo. Kendini bir şekilde kurtarmışsın. Daha iyi durumdakilerin çoğu hayata tutunamadılar.”

Polis, “Aynen hocam. Sonra da o mesleği biliyorken bari ona yakın bir meslekte devam edeyim dedim. Memuriyeti kazanana dek güvenlik görevliliği yaptım. İki sene sonra da puanı yetirip, polis oldum. Şimdi de gördüğünüz gibi amirliğe kadar yükseldim”

G, “Ne diyebilirim ki? Emek vermişsin. Emeğinle bir yere gelmişsin.”

Polis, “Hocam siz de hiç uslanmamışsınız. Derste de böyle atar tutardınız devlete mevlete. Yok, iyi günler, güzel günler. O zaman da derdim bu adam dışarıda zor gezer. Rahat koymazlar diye. Bakın yapmışsınız kendinize yapacağınızı.”

G: “E ne yapmışım onu da demiyorsunuz ki?”

Polis: “Hocam onu emniyete gidince öğrenirsiniz. Ama yani muhalif olunur mu hiç devlete? Yani gerçekler de gerçekler. Devletten başka gerçek mi var? Seni besleyen, doyuran devlet değil mi? Ne konuşursun hocam. Şimdi yok; davasıydı, mahkûmiyetiydi. Vallahi yedi sekiz yıldan bahsediyorlar. Yani gelmişsin yaşını başını almışsın. Allah’a şükredip, namazını niyazını yapıp, evinde sessiz sakin yaşasaydın. Para biriktirip, haccına gidip, bu devlet karşıtlığına tövbekâr olup dönseydin. Yedi kere tavaf etmek yedi yıl hapis yatmaktan daha iyi şey değil mi hocam?”

Cevap vermedi bu sözlere. Belli ki durum düşündüğünden daha ciddiydi. Odasına gidip, spor çantasının içine eşofman, birkaç tshirt, pantolon, havlu, terlik vs. koydu. Bu zamanlar tatil için hazırlandığı bu odadan şimdi belki de uzun süre geri dönemeyecek şekilde ayrılacaktı. Oysa bu aylarda tatile gittiği yerden buraya geri dönerken, “Ah biraz daha uzun kalabilsem de dönmesem”  diye düşünerek gelirdi. Şimdi ise evinden ayakları gitmeye gitmeye ayrılmak durumundaydı.

Polis, “Hocam hadi artık oyalanmayalım. Alacağınızı da alın gidelim. Arkadaşlar siz de tüm dökümanları alıp aşağıya indirin.” dedi ve önüne katıp aşağı indiler.

Merdivenlerden aşağı inerken, aklına marketten aldıkları geldi. Hepsini de dışarıda bırakmıştı. Oysa içinde tavuk vardı. Hem de en sevdiği tavuk pirzolayı almıştı. Akşam onu ızgarada pişirecek yanına da patates, biber kızartıp, ızgaraya en son soğanı da atıp, tavukla beraber yiyecekti. Apartmandan dışarı çıktığında, onlarca yıldır komşuları olan kişiler, sessizce polis arabasına bindirilişini ve gidişini izlediler. Polis arabası mahalledeki yokuşları hızla indi ve gitti.

GALİP UÇAR 2020

Mayıs 2020'de Zamansız Dergi'de yayınlanmıştır

hikaye linki

Merak Edenler İçin Not: Çalıştığım okulda çok sevdiğim ve sanata yetenekli bir öğrencimin, tahmini şubat ayı gibi, sanat okumak yerine, devlete kapak atarak, orada da en garanti meslek olarak gördüğü Polislik için uğraştığı sanatı bırakacağını duymam üzerine gelen ilhamla, okul bitimine bir saat kala ofiste yazdığım bir hikayedir

BAHARIN GETİRDİĞİ

 

Baharın Getirdiği

Bahar rüzgârları ölüm getirdi bizlere
Eriklerin açılışını göremeyecek gibiyiz
Mimozalar çoktan ölüp gitti
Sarılıklarını kaybetti adalar
Dalgalar vuruyor boş sahillere
Sahillere martılar dahi uğramıyor
Gemiler aheste ve nazende
İçi boş salınıp duruyor
Sokaklarda boş adımların izleri
Bahar rüzgârları ölüm getirdi
Daha da zor oldu geçim
Ekmek elleri arar oldu
Kuyruklara hasret kaldırımlar
Nefes sesleri saklı kalmış kumaş artlarına
Parmak izleri saklı
Köşe başlarında şaşkın köpekler
Sorular sorular üstüne
Geçim derdine dert eklenmiş
Bir öksürük sesi kadar hızlı korku
Bahar rüzgârları ölüm getirdi bizlere
Gidecek gibi de değil
Diğer bahara
Kara kara düşünüyor
Eli kolu bağlı
İşli işsiz fukara

GALİP UÇAR  2020 BALAT

Mayıs 2020'de Zamansız Dergi'de yayınlanmıştır

şiir linki

Merak Edenlere Not: Şiiri yanlış hatırlamıyorsam, ılıman bir mart sonu akşamüstüsünde, Balat'ta yaşadığımız evin terasında yazmıştım. Karantinalı günlerde, Covid 19 nedeniyle ölümler artmaya başlamışken, tek nefes alabildiğimiz yer, evin büyükçe terasıydı. Haliç'e bakarak, balkonu bahçeye dönüştürme çabalarımızın dinlenme arasındaydı.

NABİZADE NÂZIM'A

 

Nâbizade Nazım’a

Aslında senin içinde Hikmet
Hatta sen olmasan belki
Görülmeyecekti halktaki kıyamet
Ağa elinde maraba
Çift sürerken çiftçi diyemeyecekti derdini
Görülmeyecekti alın terleri
Vesile oldum diye içinden geçirsen de
Sen sebebisin bunca isyana
Sen yaktın ateşini kalemin
Sen tuttun ilk meşaleyi
Elbette şehrimin kirlilik nedeni de sensin
Bilmeselerdi uzak taşra diyarlarını
Gitmeselerdi şehirliler
Anlatmasalardı
Üst üste giden olmasaydı
Belki görüp de varamayacaklardı
Şehrin tadına ve göç etmeyeceklerdi
Varoşlarına
Bunca gecekonduya sen neden
Sen yok mu sen
Fabrika da işciyi
Tarlada köylüyü
Bir kalem meşalenle yazıya döktüren
Nazım Hikmet de sen
Yaşar Kemal de
Mahmut Makal da sen
Rıfat Ilgaz da
Hatta sokaklarda özgürlük uğruna
Bildiriler yazıp halkı coşturan
Dergilerde okuyup sokaklara koşan
Duvarlara slogan yazarken
Düşen de sen
Senle başladı köylünün derdi çilesi
Sen yaktın bu ateşi
Sana saygım sonsuz
Bir bilsen nasıl değiştirdin
Toplumculuğunla bu toprakları
Rahat uyu yıldızlar yoldaşın olsun ki
Hep aydınlan her neredeysen
Sen ki İstanbul’un makus kaderinden
Belki manda düzeninden
Halkı kurtaran kalem

Temmuz 2020'de Zamansız Dergi'de yayınlanmıştır

şiir linki


Merak Edenler İçin Not: Nabizade Nâzım, bilindiği üzere ilk köy romanını yazan ve ilk realist romanı yazmayı deneyen kişidir. Ne kadar Tanzimat Devri için Namık Kemal çok önemli görünse de; bu sadece politiktir, benim için gelecek nesillere toplumculuğu, köyü, Anadolu'ya açılmayı, halkçı seslenişi, gerçekçi anlatımı özendirdiği ve yol gösterdiği için, bence Toplumcu Gerçekçiliğin de bu coğrafyadaki temel kişisidir. Nabizade Nâzım bir bakıma toplumsal şiirin de öncüsü olduğundan Nâzım Hikmet'in de, Yaşar Kemal'in de, Orhan Kemal'in de, Köy Enstitülü diğer toplumcu yazarların da serçeşmesidir. O yazmasaydı elbette biri yazacaktı ama sonuçta ilk o Karabibik'i yazdı ve köy romanını ortaya koydu


İÇİMDE BİR ARABAHMET

 

İçimde Bir Arabahmet

Yaprak güzeli mahzun izlerken pencereden
Gün batımının turuncu rengini
İçimde bir Arabahmet tüter durur
Eski günlerine hasret
Yanı başında şehre artık çok uzak
Bir kuş uçar üstünden
Bir bulut geçer
İçimde tüter de tüter
En çok akşamüstüleri
Tellerin ardından batar güneş kalbime
Uzak dağlara gölge düşer
Boyunlarını büker ekşiliceler
Hazırlanır geceye hazin
Çocukların neşeli ayak seslerine hasret
Sokaklarda yırtık ayakkabıların 
Yan basan ayak izleri
Yaprak güzeli mahzun
Bir pencereden bakakalır
Güneşin turuncusu solarken alnından çenesine
Bir Arabahmet tüter de tüter
Eski günlerine hasret
Papatya asar tellere
O da oradan baksın diye
Eski evlerden dağılan kadeh seslerinde
Ne Nubar kaldı
Ne Yorgos
Ne de artık mutlu bir Kemal
Yaz öncesi kavununun da tadı yok
Yanındaki norun da
Tokuşamayınca üç kadeh 
Gün batımına doğru
Arabahmet mahzun
Yaprak güzeli mahzun
Tüter de tüter burunlarında eski gün batımları
Gökyüzünde sarıdan turuncuya solan
Güneşin mahzun renkleri

GALİP UÇAR 2020   BALAT

Temmuz 2020 tarihinde Zamansız Dergi'de yayınlanmıştır

şiir linki

BAHÇESİNDE GERÇEĞİN

 

Bahçesinde Gerçeğin

Öğle vakitleri akşama bağlanırken, güneş sarı renginden yavaş yavaş turuncuya döndüğü vakitlerde, herkes işlerinden evlerine dönme koşuşturmasındayken genellikle çıkardı bahçesine. O gün de aynısını yaptı. Balkon kapısını açtı, yüzünü güneşe doğru tuttu. Gözlerini kapattı belki yirmi belki otuz saniye kadar. Güneşin ona enerji verdiğine inanırdı. Güneşe doğru yüzünü uzatırken kollarının iç tarafını da aşağıya doğru sarkık şekilde ama güneşi tam algılayacak halde tutardı. Gözlerini açtı, kendi yaptığı yarım yamalak patikanın üzerinden, çimlere basmadan ilerledi. Biberlerin önüne geldi, eğildi. Biberler dört tane hayır şu küçük olanı da sayarsak beş tane vermişti. Sonra diğer dallara bakarak çiçekleri saymaya başladı. … On, on bir, on iki. Tam on iki çiçek vardı. Demek ki iki hafta içinde on iki tane daha biberi olacaktı. O sırada arkadan bir ses:

-”toplamayacak mısın biberlerini” diye seslendi. 

-“belki akşam olunca, ama şimdi değil. Yemek öncesi toplarım, salataya koymam ama böylece yeriz olmaz mı?”

-” Niye olmasın tabi ki olur”

-” yanına ne yemek istersin peki?”

-” Diğerleri senden ne istemişti?”

-” Uzun süredir bakliyat yemedik dediler. Kuru Fasülye yapayım mı? İster misin sende?”

-” Olur. Severim biliyorsun. Pilavı da ben yapayım mı?”

-” Yok sen iyi yapamıyorsun. Ben hallederim. Hem tereyağlı ve limonlu yapacağım. Şeker atmayacağım. Malum onun şekeri var ve mazallah şekeri yükselirse acayip bir biçimde sinirlenebiliyor. En son bira içtiğinde neler yaptığını hatırlıyor musun?”

-” Hatırlamaz mıyım?. Ama biliyorsun tek derdi insülin değil ki. Gerçekten çok yoruyorlar. Bazen oturup eline kalem dahi almak istemiyor. İşini gücünü etkileyecek kadar sıkıyorlar adamı. Hani kendi tercihi olmasa akıl vereceğim de… Kendi tercihleri olunca dokunamıyoruz.”

Eğilip çıkan beş biberi de topladı. Küçük olanı toplamasam mı diye tereddüt etti ama yine de topladı ne de olsa en geç iki hafta içinde on iki tane daha olacaktı. Daha sonra güllerin olduğu yere doğru gitti. Kenarlarında duran hortumu eline aldı, musluğu hafifçe açtı, sulamaya başladı. Pazardan bir odun parçası halinde aldığı güller, pembeli, kırmızılı, bordolu onlarca çiçek vermişti. Hele ki şu sağ tarafta olanlar çok ilginç olmuştu. Kenarlarında sanki siyah bir nakış var gibi, gülleri siyah bir renk çevreliyordu. Onlara baktıkça neşesi yerine geliyordu. Zaten gün içinde bahçede geçirdiği yarım saat kırk beş dakika kadar olan vakit onu en çok eğlendiren vakitti. Ne televizyon başında bir şeyler izlemek, ne de artık tekrara düşercesine tat aldığı kitapları okumak ona keyif veriyordu. Eskiden şehir merkezine inip, bir meyhanede akşam dokuz gibi açtırdığı rakıyı dostlarıyla gecenin derinliklerine kadar içtiği zamanlarda ettiği muhabbetlerin tadını elbette bu kırk beş dakika karşılamasa da yine de kendi için yaptığı en güzel şey olarak düşünüyordu bunu. Eskisi kadar üretmiyor değildi ama artık hayattan hızlıca ve gözleriyle görüp haz alacağı şeyleri üreterek kendini tatmin ediyordu. Gülleri sularken hemen arka tarafından bir ses:

-” Bugün de odana çıkmayacaksın herhalde?”

” ………”

” N’oldu niye cevap vermiyorsun?”

-” ………”

-” Dünkü sözlerime kırıldın değil mi? Gerçekler acı veriyor tabi. Çocuk gibi daha ne kadar konuşmamazlık edeceksin?”

-” ………”

-” Çocukluk etme. İkimiz de hatta onlar da biliyor dediklerimin doğruluğunu. Bu zamana kadar evet uğraştın ettin ama çok da geç olmadan sen de anlayıp, değişmelisin. Kendine yapıyorsun. Bak her akşam oturup, aynı masada yemeklerimizi yiyoruz. O eski, keyifli masalarımızdan eser kalmadı. Suratındaki o soru işaretleri, gelecek kaygıları bizi de mutlu etmiyor. Nerede o yokuştan gelip de garsona büyük rakı ve midye söyleyen çocuğun o neşeli, heyecanlı, mutlu, huzurlu tavrı nerede bu bahçesine kendini hapsetmiş, izole yaşayarak, herkesten uzak durunca mutlu olacağına inanan, akşam somurtkanı.”

-”……..”

-” Akşama ne hazırlıyorsun?”

-” Kuru fasulye, pirinç pilavı, belki yanına da cacık yaparım bilmiyorum”

-” Eh nihayet sebzemsi bir şeyler yiyebileceğiz”

-” Nankörlük etme. Ne zaman salatanızı eksik ettim masanızdan. Bak bahçenin şurasında sırf sizin için bolca göbek ve marul yetiştiriyorum.”

-” Hepsi gelecek mi peki? İşi olan yok değil mi ya da gecikecek olan?”

-” Kimse gecikmez sanmıyorum. Zaten ne işiniz var ki gecikeceksiniz?”

-” Ne yani özlediklerimizi görmeye gidemez miyiz?”

-” Sabahları ne yapıyorsunuz? Gidin sabah görün. Eskisi gibi akşamları yine bize kalsın. Sabah halledin işinizi.”

Son kez domateslerini de kontrol edip, eve doğru ilerledi. Bahçe kapısından içeri girdiği an, mutfağa mı yoksa çalışma odasına mı gitmesi gerektiğine karar veremedi. Bir dakika kadar öylece bekleyip, mutfağa yöneldi. Dolaptan kuru fasulyenin bulunduğu kavanozu aldı. Bir de boş büyükçe bir kâse. Kâsenin içine önce fasulyeleri koydu sonra su ekledi. Biraz da gazını alır diye maden suyu koydu ve mutfaktan çıkıyordu ki bir ses duydu:

-” Pirinci de ıslasaydın ya.”

-” Onu yemek pişerken ıslarım. Zaten on beş dakikada pişiyor. On dakika da onu ıslasam en çok yarım saati alır. Hadi dinlenmesi ve sair on dakika dersen kırk dakika kadar önce gelip hallederim zaten fasulyeyi koyacağım ya pişsin diye o sırada mutfakta olur yaparım. “

-” Şimdi nereye gideceksin?”

-” Çalışma odasına”

” Yazacak mısın?”

”Yok yani bilmiyorum. Yazamıyorum. Yani yazıyorum da nerede o eskisi gibi olanlar. Demin de bahçede geldi aklımı karıştırdı. Sürekli konuşup aklımı karıştırıyor. Aslında ne güzel yıllardır yolumu sürdürüyordum. Ne gerek vardı gelip aklımı karıştıracak. Bak elim titrer oldu yazarken.”

-” Haklı yanı yok mu hiç?”

-” Yani ne yönden haklı olabilir ki? Zaten onun dediği gibi biri olmamak için yaşamadık mı hep? Hatta o da öyle olmamayı yazmamış mıydı ta en gençlik yıllarından beri. Onu da o yapan bu tavrı değil miydi? Onu sevdiren, okutan bu değil miydi?”

-” Evet, hatta en son anına dek de buydu”

-” E o zaman neden bana diretiyor?”

-” Demek ki son anda anladı boşuna olduğunu”

-” Niye boşuna olsun ki? O zaman neden bu kadar sevildi. O zaman kendi dönseydi zamanında ben neden döneyim?”

-” Seni ne kadar çok sevdiğini biliyorsun onun değil mi?”

-” Seviyor madem neden beni böylesi bir arafa bırakıyor?”

-” Sevdiğinden. Bak yıllardır kıt kanaat geçindin gittin. Yuva kurdun, çocuk sorumluluğu almaktan kaçındın he yok bu kötü dünyaya çocuk mu getirilir diye bu özgüvensizliğini perdeledin ama bu sana sevdiğin kadına mal oldu. Bak şimdi gitti, başka bir adamdan iki çocuğa sahip. “

-” O kaybetti. O benim o kadar büyük sevgimi kaybetti. Onun için yazdığım şiirleri, ona yaptığım müzikleri hangi adam ona yapardı ki. Kimle böylesi üretken, sanat dolu bir evde, özgürce yaşayabilirdi ki?”

-” Ama gitti o adamla evlendi ve iki de çocuk yaptı”

-” Evet ama o çocuklar bu bahçede doğal besinlerle beslenip, oyunlarını oynayabilir. Biz de onunla beraber bu evde yeni şeyler üretip, mutlu yaşayabilirdik.”

-” Sen ve mutluluk”

-” Evet mutluluk. Ne var?”

-” Sen mi mutlu olacaksın? En son ne zaman gülmüştün? He hatırladım, hatırladım. Şu meyhanedeydi. İkinci büyüğü deviriyorduk, kokoreçler geldiğinde kalkıp şiir okumuştun. Abi şiirini beğenip seni alkışlayınca yüzünde gülücük olmuştu ve o gece keyifle geçirdiğin gecelerden biriydi değil mi?”

-”Onun gibi çok gecem vardır.”

-” Hangi gecen var? Yahu evlendiğinde bile sakin sessiz bir nikâh yaptın. Gözden uzak olsun diye kuytu bir sahilde bir kaç dostunla. Nikâhın kıyıldı, modern müzik yapan bir grubun çaldığı müziklerle şampanya, şarap, bira içtik sonra karınla birlikte bastın gittin.  Evleniyordun yahu bu ülkede, bu coğrafyada bu tür şeyler gürültülü yapılır. Sen neden sakin yaşıyorsun?”

-” Ne yapsaydım kalitesiz mi yaşasaydım? Rezil ola ola mı yaşasaydım?”

” Hep başkası ne der değil mi?”

” ……..”

-” Başkası ne derse desin. Kime ne? Biz seni başkasının dedikleriyle mi tanıdık? Biz senin rezil oluşlarını, akıllarını, heyecanlarını, aşklarını, salaklıklarını yıllarca o rakı masasında görmedik mi? Seni hem kötü ve en tatlı hallerinde yaşayıp, tanımadık mı? O lise döneminde saçma sapan şekil şukul yaptığın saçınla geldiğini de gördük, üniversitede entelektüel gibi görünmek için komik komik giyinişlerini de. Ertesi gün kızın yanına gidince ne yapacağını bilemediğin hallerini de gördük. Hatırlıyor musun, tabağın içine nasıl kusmuştun, sonra da bu nasıl yemek diye garsona çıkıştığını. Belki farkında değildin ama sen bizle konuşurken kusmukların dökülüyordu tabağa ve sen konuşmanın heyecanından kustuğunu yani kusmuğunun döküldüğünü dahi fark etmemiştin.

Ağır adımlarla ve düşünceli bir şekilde mutfaktan çıkıp, çalışma odasına giden merdivenlere doğru ilerledi. Ahşap merdivenlerden çıkarken gelen gıcırtı dahi ona küçük de olsa mutluluk veriyordu. Bu evi kendi planlamıştı ve yapılırken de başında beklemişti. Küçüklükten beri hep çalışma odasını hayal ettiği gibi, evin en üstünde, çevreye camdan hâkim, yuvarlak yapılı ve yerden tavana kadar camlı, camın olmadığı yerlerin hepsinin de kütüphane şeklinde olduğu, bir köşesinde de müzik aletleri ve sanatsal malzemelerin bulunduğu yerin bulunduğu bir ofisti. Eskiden saatlerce buraya girer, yazılarını yazar, müziğini yapar, sanatsal eserlerini hep burada çıkarırdı.  Kitaplarının basım toplantılarının randevularını da buradaki eski telefondan arayarak yapardı. Bunun ona uğur getirdiğini düşünürdü. Oysa ki bir kitabın basımı için belki on yerle konuşur nihayetinde iki tanesinde olumlu cevap gelirdi. Ama onun için kitabının basılması yahut müziğinin bir şekilde halka ulaşabileceği ortamların sağlanması önemliydi. Bu sebepten sonuçta basım gerçekleşiyorsa on yeri aramanın ve çoğundan olumsuz yanıt almanın bir önemi hatta olumsuz bir yanı da yoktu. Zaten bahçede de bu sebepten laf yemişti. Artık kendi için yazıp, biraz da para kazanması gerektiğini düşündüğünden, daha popülist şeyler yazıp, maddi açıdan daha da güçlenip, yaşlandığında rahat etmesi içindi.  Ama o lise döneminde kanına karışmış, onu zehirlediğini bilse dahi halka babalık etmenin ve onları eğitmenin verdiği mutluluk başka hiçbir şeyde yoktu. Bunları düşüne düşüne çalışma odasının kapısına vardı.  Odaya girdiğinde ise tüm dünyası oradaydı.  Acıları, anıları, mutlulukları… Kaç dostunun cenazesine de kaç mutlu anlarının haberini de bu odada almıştı. Kütüphanenin tarih eserlerinin olduğu yerden bir ses:

-” E hoş geldin. Biraz geç saat olmadı mı? Sen bu saatlerde bahçedeki sallanan koltuğunda oturmaz mıydın?”

-” Bugün başka”

-” Bugünün neyi başka?”

-” Bugün başka işte”

-” Yazacak mısın, çalacak mısın?”

-” Bilmiyorum”

-” Çok da zaten bilmezdin. Buraya her gelişinde zaten hep kararsız değil miydin?

-“……”

-“Yahu senin tek kararlılığın evin deniz kenarında olması gerektiğini düşünmen ve onun için deniz kenarında bir arsa aramandı. Ki yine de tam deniz kenarında bulamadın, biraz ilerisinde iç tarafta bulup evini inşa ettin. Ama olsun yine de hayaline yakın bir yer. Hem zaten deniz kenarında olsaydı bu odaya gelmezdin ki hiç.”

-” Güzel olmadı mı ama? Bak hepiniz hemen benden sonra buraya geldiniz.”

-” Seni ilk tanıdığımızdan beri ne zaman yalnız bıraktık. Sen tatile ya da çalışmaya gittiğin zamanlar haricinde ne zaman bizsiz akşamın geçti. Ha bir de tabi evlendiğinde. Karın da iyi biriydi. Bizi bile kabullendi. Sen kadına yazık ettin. 

-” Kalmak isteseydi kalırdı.”

-” Senin istemediklerinden gitti kadın kabullen artık”

-” Yahu niye çocuk yapayım. Geçinmesi zaten zordu, çocuğun isteyecekleri, eğitimi ki zaten bu eğitime inanmıyorum. Çocuk saçma sapan şeyler mi öğrenseydi, saçma sapan aşağılanmaları, özgüvensizlikleri, yetemeyişler, mutsuz bir çocuk yetişecekti ve onu mutluymuş gibi yaşatıp sonra hayata attığımda bu mutsuzluğu görüp, umutsuz bir insan olarak mı yaşasaydı. Hem âşık olduk, evlendik, yeteri kadar da eğlendik aslında”

-” Sen eğlendin sanırım. Kadın eğlenseydi hala burada olurdu”

-” Aşk yetmemiştir”

-” Aşk yetmedi ondan başka adamdan iki çocuk yaptı değil mi?”

-” Ona âşık mı ki? Yoksa sadece çocuk yapmak için mi evlendi?”

-” Öyle ya da böyle bu kocaman yatakta sen tek, o ise kocası ve iki çocuğuyla yatıyor.”

-” O zaman siz de… Konuşturma beni. Hem zaten yaptığı saçmalıklar da vardı. Eve her gelişimde bir şeylerin değişmesi beni deli ediyordu.  O mutfağı baştan aşağı boyayıp, rengini alt üst etmesi. Şu evde en çok masraf yaptığım yerdi o mutfak. O da ben de o mutfakta neler yapacağımızı hayal edip, ona göre dizayn etmiştik. Ortak hayalden oluşan bir şeyi neden değiştirir ki insan?

-” Demek ki ortak değilmiş o hayal. Demek ki o başka şeyler hayal ediyormuş. Oturup bir kere sordun mu?”

-” Hayallerini biliyordum. Bilmesem neden evleneyim. Hem neden o zaman o kadar yıl beraber geçirdik.”

-” Neden o zaman o kadar yıldan daha fazladır başka adamla evli?”

Yavaş yavaş masaya doğru gelip, köşede duran eski fotoğraflara baktı. Sonra da başını kaldırıp, pencerenin yanında asılı duran yıllar önce yaptığı resme. Hep koyu tonlardan oluşan renkler yapardı ama aralara parlak gümüş yahut altın renkleri koyardı. Belki karamsarlıktaki umuttu, belki de zenginliğin ancak karanlığı boğacağını anlatmaydı bu. Ama hiçbir zaman zenginliğin mutluluk getireceğine inanmamıştı.

Sandalyesini tuttu, derin bir nefes alıp, oturdu. Bilgisayarını açtı, pencereden dışarıya doğru baktı. Denizin ufuk noktasından geçen bir takayı ve rüzgâr koridorunda çılgınca savrulan martıları izledi. Sonra yazmaya başladı…

Bir buçuk saat kadar sonra yazmayı bıraktı ve odadan çıkıp mutfağa indi. Fasulyeyi tencereye koydu. Sonra yağını ve baharatlarını ekledi. En çok da kekik yakıştığından kekikten fazla koydu. Salçasını domateslerinden yaptırmıştı. Salçasını ekledi ve sarımsakları koyup kavurmaya başladı. Sonra suyunu da ekleyip diğer tarafa geçti. Pirinçleri tereyağında biraz kavurduktan sonra içine arpa şehriye attı. Üç dört damla kadar limon koydu. Biraz çevirdikten sonra suyunu ekledi. Mutfağın bahçeye açılan kapısından dışarı doğru çıktı. Bu kapıyı karısı planlamıştı. Çizimi yaparken: ”Sen tembel, dışarıda bir şeyler karalarken, ben bari mutfaktan yanına kolayca gelebileyim” demişti. Kapıdan çıkar çıkmaz sağında solunda mutfağa gerekli olan malzemelerin bulunduğu bahçecikler vardı. Nane, biberiye, göbek, marul, kekik, safran … Hepsi burada ekiliydi. Salata için bir tane göbek çıkarttı, soğanlardan iki tanesini de makasıyla kesip mutfağa doğru ilerledi, salatasını yapmaya başladı. Onu da hazırladıktan sonra tabakları ve çatal, bıçak, kaşığı alıp, bahçesindeki masasına doğru ilerledi. Masanın yanındaki küçük sehpaya malzemeleri koyup, pötikare masa örtüsünü serdi. Masa örtüsünü hep pötikare tercih ederdi. Hatta sırf masa örtüsü mantığı pötikare olduğundan kareli gömlek asla satın almadı. Masa örtüsü mü giyeceğim, almam bunu diyerek hiçbir zaman o tarz gömlek almadı, giymedi.  Sokakta da giyenlere bak masa örtüsü yürüyor diye alay ederdi. Masa örtüsünü örttükten sonra mendilleri koydu, üzerine de sola çatal, ortaya bıçak, sağa kaşık gelecek şekilde yerleştirdi. Yemek tabaklarını koydu. Üzerlerine kuşlar pislemesin diye de her tabağın üzerine yine birer mendil örttü. Daha sonra mutfağa dönüp, radyosunu açtı.  Slow müzik çalan bir kanalı açıp, bir yandan müzik dinleyip, bir yandan da yemeklerin pişmesini bekledi. 

Yemekler piştikten sonra sırasıyla tencereleri alıp, masanın yanındaki sehpaya koydu. Servisleri açıp, yemekleri yerleştirdi. Her şeyi hazırladıktan sonra seslendi:

-” Hadi gelin. Her şeyi hazırladım” derken bir anda içeriden rakı getirmeyi unuttuğunu fark etti ve koşarak mutfağa gitti. Dolaptan buzları çıkartıp, buz kovasına yerleştirdi, büyük rakıyı alıp bahçeye çıktı. Herkes yerli yerindeydi. O da masaya oturmadan içkileri koydu ve sonra oturdu. Masadakilerden biri:

-” Yahu her akşam bu hazırlığı yapmaktan sıkılmadın mı?”

-” Hayır. Niye sıkılayım ki? Sizler benim dostlarımsınız.”

-” Bizler senin dostlarındık” 

-” Sizler benim dostlarımsınız. Siz bana kötülük etmediniz ki”

-” Bizler öldük farkında değil misin? Biz o koyduğun rakıyı, o fasulyeyi yiyemiyoruz. Biz öldük. Bak ben öleli 5 sene oldu, şair öleli sekiz sene oldu. Hatırlamıyor musun cenazesinde nasıl yağmur vardı, ayağımız kaya kaya gömmüştük bir öğle vakti.”

-” Buradasınız ama”

-” Değiliz. Sen buradayız gibi davranıyorsun. Biz çürüyeli çok oldu. Bak editör sana laf ediyor sanıyorsun. Evet ölmeden önce sana popülist yaz, biraz da artık para kazandıracak, insanların sadece eğitsel ya da toplumsal dertlerini değil, günlük saçma şeyler de yaz, fazla sat, para kazan, geçim korkun olmasın demişti. Bir kaç gün sonra o da ölmüştü. Kaç sene oldu hala onunla kavga ediyorsun, ağız dalaşına giriyorsun. Adamda ağız, burun, ciğer kalmadı. Tırtıllar, çiyanlar, yılanlar yedi bizi. Kemiklerimiz dahi çürüdü çürüyecek farkında değil misin?”

-” Bak hala aynı masadayız”

-” Değiliz. Sen öyle sanıyorsun. Artık evinden yokuş aşağı gelip, içki içtiğimiz, eğlendiğimiz meyhanedeki gibi değiliz. Biz öldük. O masadan bir sen bir de o zavallı kuşçu kaldı. O kuşçu hala oralarda sen ise biz öldükten sonra karını ikna edip, zar zor biriktirdiğin paranın üzerine kredi çekip, şehirdeki her şeyini de satıp, geldin bu küçük kasabaya ve bu evi inşa ettirdin. Bak karın da yok artık. Sen bizle değil, kendi içindeki bizle konuşuyorsun. Bak ben öldüğüm gece, saat üçte yanından ayrıldığımdaki sarılıp vedalaşmamdaki konuşmamdan sonra hiç konuşamadım. Öldüm çünkü. En son konuşmamı siz duydunuz. Sonrası karanlık, sonrası sessizlik. Sonrası ölüm. Benim kalbim çatladı. Ben yatağımda soluğum kesilip, sırtım ve göğsümde derin bir ağrıyla yok oldum.”

-” Nasıl yok oldun bak hala buradasın. Hem bak senin şiirlerin hala okunuyor. Geçen okuldan çıkan iki genç okuyordu şiirini, bak senin de şarkını söylüyor hala insanlar. Senin çevirisini yaptığın kitap geçen internette satıştaydı. Kaç milyon sattı sen de biliyorsun. Gelmiş öldük diyorsun. Nasıl öldünüz?”

-” O eserleri bıraktık evet doğru. Ama biz öldük. Sen de artık bizi terk et. Biz seni bırakmıyoruz ama sen artık bizi terk et. Biz sadece buralarda olalım. Senin o özgüvenle çıkarttığın eserlerinin yanında nasıl da özgüvensiz yaşadığını bildiğimizden, seni yalnız bırakmamak için buralardayız. Ama biz yokuz. İnan biz yokuz. Belki çocuk yapsaydın, karın da şimdi yanında olacaktı. Yalnız ölmeyecektin ki kim bilir daha kaç sene yaşayacaksın. Sen bir kadını sevmeyi bırakalı ne kadar oldu? Sen neden yeni bir kadın sevmedin ki?”

-” Hep bir şeyler isteme, illa bir çıkar, bir kullanma yok mu? Aşk falan yalan değil mi? Hep istek, hep bir şeyler yapma, nesil yürümesi vs.”

-” Olsa ne olacaktı? Şimdi şurada biz yerine; çocukların masada gerçek olarak otursaydı iyi olmaz mıydı? Servisini karın yapsaydı, onunla günü konuşsaydın, o sana çocuklar ne yapıyor diye anlatsaydı. Sen bu eve kendini hapis edeceğine gezip, dolaşıp, dışarıda bir iş de yapıp, eserlerini yazsaydın. Denizden denize girmeye değil de başka nedenlerden de gezmeye çıksaydın keşke. Keşke sen normal olsaydın. Bak biz ne uğruna, neler çeke çeke, meyhane masalarından kalkıp, ayyaş adımlarla eve varıp, sabaha doğru öldüğümüzü dahi fark etmeden ölüp gittik. Yazdıklarımızdan, eserlerimizden başka neyimiz kaldı. Sen de böyle olma diyeydi. Bak canım kuru fasulye çekti diye dahi yapmadın bu yemeği, üstat istedi diye yaptın. Ne zaman kendine itiraf edeceksin senin de isteklerin olabileceğini. Senin de mutlu olmak için bir şeyler isteyebileceğiniz. Halk için sanat yapmak, halka kendini adama, onları eğitmek, yönlendirmek, kendini yok etmek değildir. Sen varsın, sen bir varlıksın, bizim gibi soluğun kesilene dek. Hadi bu son masamız olsun. İç, ye ve veda et bizlere. Ve merhaba de kendine. Kendin için yaz, biraz da para kazan. Ömür dediğin anlık. Senin hiç yok mu merak ettiğin, gitmek istediğin yer hem git birini bul evlen, çocuk yap. Korkma çocuk yap ki senin gibi bir çocuk olsun, senin gibi yaşasın, seni yaşatsın. Sen ölsen bile, sen onda yaşa. Hadi şimdi veda vaktidir. Bu kadeh veda için olsun…


GALİP UÇAR Ağustos 2020

Eylül 2020'de Zamansız Dergi'de yayınlanmıştır

hikaye linki