Blog Ziyaretçi Sayısı

Ara ve Bul

Blog Site Translation

16 Eylül 2022 Cuma

HANIMELLERİ YASEMEN VE BEYAZ ( ŞİİR ŞARKI)

 Hanımelleri

Yasemen
Ve beyaz
Alırdı akşamüstleri yorgunluğumu
Hanımelleri
Yasemen
Ve beyaz
İçime huzur katardı kokusu
Hanımelleri
Yasemen
Ve beyaz
Ara sokaklarda benim yoldaşım
Hanımelleri
Yasemen
Ve beyaz
Dertlerimi paylaştığım en kadim sırdaşım
Hanımelleri
Yasemen
Ve beyaz
Görürdü benim her türlü hallerimi
Hanımelleri
Yasemen
Ve beyaz
Neler çektiğimi neye sevindiğimi
Hanımelleri
Yasemen
Ve beyaz
Uzun yollarımın adım seslerindeki düşlerdi
Hanımelleri
Yasemen
Ve beyaz
Sabahları bana muhayyer bir şarkı söylerdi
Hanımelleri
Yasemen
Ve beyaz
Ben gibi güneşi çok severdi
Hanımelleri
Yasemen
Ve beyaz
Eşlik ettiler bana tüm yaz
Hanımelleri
Yasemen
Ve beyaz
Size hasretim değil az
Hanımelleri
Yasemen
Ve beyaz
Mutsuz türküler dudağımda elimde saz
Hanımelleri
Yasemen
Ve beyaz
Bir Göçmenköy öyküsüdür
Hanımelleri
Yasemen
Ve beyaz

GALİP UÇAR.          2022

Şiir 16 Eylül 2022'de Edebiyat Durağı dergisinde yayınlanmıştır


söz ve müziği Galip Uçar'a ait şarkı hali



9 Eylül 2022 Cuma

BİRBİRİNE BENZEMEZ ZENCİLERİN HER BİRİ

 Hakkını ararken

Başından vurulup

Ölmüş bir zenci

Bir diğeri de

Elektrik yerken

İşkencede dayanamamış

Bir tanesinin başı

Meyve gibi sallanıyormuş

Çınar ağacında

Ötekinin çocuğunun karnı

Açlıktan beline yapışmış neredeyse

Başka bir tanesi de

Aids tedavisinde

Komada hastanedeymiş

Ama bir de

O var ya o

Diskotekte eğleniyor diyorlar

Maç günü

Parasını alıp

Sakat göstermiş kendini

Maç saati öpüyormuş

Sapsarışın bir güzeli

Birbirine benzemez ki

Zencilerin her biri

Birbirine benzemez ki

Zencilerin kaderi


GALİP UÇAR         2012 LEFKOŞA

Şiir 8 Eylül 2022 tarihinde Edebiyat Durağı dergisinde yayınlanmıştır

Şiir okuma linki Birbirine benzemez zencilerin her biri

2 Eylül 2022 Cuma

PENCEREDE BİR KEDİ

 

Yarım bir ay duruyordu gökte

Bulutlar yavaş yavaş sarıyordu şehri

Pencerelerin ışıkları kapalı

Pencerede bir kedi

Seyrediyor gelip geçeni

Kaydediyor beynine

Sanki dört ayaklı anı defteri

On küsür yıllık ömründe

Doldurmuş belleğine geleni gideni

En çok o biliyor olanı biteni

Şurada kim kimi öpmüştü

Kim kimi sevmişti

Kim kimi bile bile aldatmıştı

Şu köşe başında vurulan çocuk

Belki şimdi 25 yaşında olacaktı

Ekmek kuyruğunda diz çöküp oturan mı

Banka sırasında kalp krizi geçirip de

Sırasını göremeyen mi

Pazarcılar bağır çağır don atlet satarken

Kadınlarca şaşkın bakışlarla izlenmesi mi

Ne dersen

Ne sorarsan var bu kedide

Kedinin gözlerinin sarısında saklılar

Altın rengi tılsımlı nadide gözleriyle gördü hepsini

Çöpten yemek yiyeni de

Kasaptan eli kolu et dolu çıkanı da

Belki yeteneği olsa

Oturup bir bir yazacaktı bu adaletsizlikleri

Hatta belki Marx yanında halt edecekti

Belki de kediliği tutacak

Bencil bir umursamayışla

Sadece merakını giderme kalacaktı

Bu cumbalı pencereden bakışlar

Belki de isyan edecekti

Yırtacaktı perdeleri gölgelikleri

Belki Metris’te gün sayacaktı yazdıklarından

Belki de ciğere ete boğulacaktı yazmadıklarından

Sonuçta bir kedi

Tepesinde pasparlak bir ay

Sarı gözleri pencerede lal

GALİP UÇAR           AĞUSTOS 2022

Şiir Edebiyat Durağı dergisinde 2 Eylül 2022 tarihinde yayınlanmıştır

Şiir okuma linki: Pencerede Bir Kedi

31 Ağustos 2022 Çarşamba

Baharın Müjdecisi Ülke

 Uzak diyarların derin ormanlarında, karların eriyip, nehirleri coşturduğu, şelalelerin çılgınlar gibi akmaya başladığı, otların yeşerip, çiçek olmak için toprağı yırtan fidanların güneşi selamladığı günler gelmişti.

Kahverengi ayılar; olanca gürültülü esnemeleriyle ormanı titrete titrete uyanırken, Leylekler, göç ettikleri sıcak diyarlardan aldıkları egzotik eşyalar ve değişik kıyafetleriyle bulutların altında süzülmeye başlamıştı.

Karıncalar ve böcekler, hangi delikten dünyaya tekrar çıksak diye düşünürken, ışığı kovalama yarışında birinci olmaya uğraşıyorlardı. Ormana çıkacak, yavaş yavaş ağaçlara tırmanıp, kendilerine sıcak mevsimde geçirecekleri yeri ayarlayacaklar ve ağaç altlarında kümelenip, gelecek kışın hazırlıklarına imece usulüyle başlayacaklardı. Liderleri bütün kış onlara neler yapacaklarını, nasıl örgütlü çalışacaklarını, ne zamanlar dinlenmeleri gerektiğini, kaldıramayacakları bir ağırlık yahut zorluk olduğunda örgütlü çalıştıklarında her zorluğun üstesinden gelip, başaracaklarını anlatmıştı.

Irmaklarda buzlar çözülüp, sular ısınmaya başladığında balıklar da canlanmıştı. Artık o soğuk buz kütlesinin altındaki derin ıssızlık bitmiş, gürül gürül şelalelerden akan kar sularının, soğuk da olsa hızlı dalgalarına kendilerini bırakmıştı. Uzak diyarlara göç etmiş balıklar da artık geri dönmüştü.

Ağaçkakanlar, yeni keşfettikleri ağaçları gagalarken, yuvalarına yumurtalarını bırakan diğer kuşlar da onları büyütme ve yiyecek bulma hazırlıklarına girişmişlerdi. Kartallar, atmacalar, şahinler yüksek kayalıklar ve dağlarda uçuşurken, kanaryalar ve papağanlar ağaçların yücelerinde cıvıldaşıyordu. Şaşkın baykuş ise kafasını bir o yana bir bu yana çevirerek olan biteni izliyordu. Tam da o an, etrafı izlediği dala tutunan bir maymun, henüz olgunlaşmamış yeşil muzu elinde sallanıyor, sallandıkça dalı da sarsarak baykuşu rahatsız ediyordu. Goril ailesi ve filler de yavaş yavaş ormanın merkezine doğru ilerliyorlardı.

Zebralar ve yaban atları, dört nala koşarak, renkleri birbirine karışa karışa, artlarında bıraktıkları tozların arasından, kırılmış dalların üstünden atlayarak ormanın karanlığını yara yara geliyordu.

Bu sırada ormanın yücesindeki kayaların etrafından kartalların ve biraz aşağısından kanaryaların kaçıştığı görüldü. Baykuş korkusundan başını içine sindirdi. Gölgeyi gören timsah, başını yosunların arasına sakladı.

Gölge yavaş yavaş kayalığın ucuna doğru yaklaştı. En sonunda görüldü ki, sapsarı tacı ve kıpkırmızı peleriniyle, heybetli yeleleri ve büyük pençeleriyle, mağrur kral aslan gelmişti. Gözlerini açıp, etrafa uzun uzun baktı. Tüm orman onundu. Kral oydu. Adaletli ama disiplininden taviz vermeyen bir kraldı.

Bunca başarıyı, pençelerindeki tırnakları kırıla kırıla, avuç içleri ezile ezile, yıka yıka elde etmişti. Sırtlanların, çakalların oyunlarını bir bir kırarak, hepsini ezerek, tüm ormanın kralı olmuştu. En karanlık köşeler de, uzak göllerdeki adalar da, denizlere varan ırmaklar da hep onundu.

Yüklerini taşıyan leylekler, tüneklerine kondu. Flamingolar ve turnalar, göçün verdiği yorgunlukla, ağır ağır da olsa, uzun bacaklarını ırmağın sığ yanına bastı ve başlarını krallarına döndürdü. Onun ne diyeceğini bütün orman merak ediyordu.

Aslan, kayalığın en ucuna geldi ve sol pençesini kaldırıp, halkını selamladı. Hepsi başını eğip, onu selamladı. Tüm gün hazırlıkları tamamlanmış, yakında batacak güneşin hemen öncesinde, krallarının bir yaz güneşi gibi yeni sıcak mevsimlerin başlangıcı için yapacak konuşmasını bekliyorlardı.

Aslan, pençesini indirdi ve konuşmaya başladı:

-“Ey halkım! Ey ülkemin bütün hayvanları! Büyüğünüz, küçüğünüz ayırt etmeden, hepinizi selamlıyorum. Koskoca ve karanlık bir kışı, tüm soğuğu ve cansızlığına rağmen canlı atlattık. Beyazı yeri geldi gözümüzü kör etti. Yeri geldi iliklerimize kadar üşüttü. Zar zor karnımızı doyurduk. Yeri geldi, bu beyaz görünümlü karanlık mevsim, bizi bize düşman etti. Birbirimize göz diktik. Ama size müjdedir ki, işte koskocaman güneş orada. İşte sıcak mevsimlerin müjdecisi güneşin, büyüyüp de üstümüze doğuşunun ilk batışı, o yemyeşil dalların ardından gerçekleşiyor.”

Bütün hayvanlar, krallarının eliyle gösterdiği yöne bakıp, güneşin sarıdan turuncuya dönüşünü izledi. Kral Aslan devam etti:

-“Ben ki; kralınızım ve bütün bu orman ve uzak adaları dahi benim, ama size hep adaletle, eşitlikle yaklaştım. Sizlerin farklılıklarını zenginlik saydım. Kış gelince göçmek istediniz, izin verdim. Üşüyüp, zayıf düşeceğinize, başka sıcak diyarlara gidip, oraları görün, oraların da zenginliğini alıp bizlere getirin istedim. Şimdi de sizlere diyorum ki. Şu ardımda maviden beyaza dönen ay birazdan dolunay olarak doğacak. Gecelerimizi derin derin aydınlatacak. Sabahında ise o kocaman sarı güneş, bizi iliklerimize kadar ısıtacak. Toprak, tüm verimiyle bize çiçeklerimizi, bitkilerimizi, meyvelerimizi verecek. Ağaçlar yapraklarını genişletecek ve gölgesiyle bizi, benden de daha kral, benden de daha kızıl güneşin kızgınlığından koruyacak. İşte siz de artık, gittiğiniz yerlerden getirdiklerinizi, öğrendiklerinizi, ormanımıza kazandıracak, yenilikleri getirecek ve herkese anlatıp, öğreteceksiniz. Biz bu dünyanın en uzak diyarının da, gözümüzün önünde olup, göremediğimizin de eşiti olacağız. Hepiniz de o diyarlardaki mutlu kişiler gibi mutlu olacak, onlar gibi yaşayacaksınız. Kültürünüzü de bu yeniliklere katıp, daha güzel ve çok daha mutlu bir orman yaratacaksınız. Ben de sizleri bu heyecan ve adaletle yönetip, daha huzur ve refah içinde bir ülkenin kralı olarak yöneteceğim. İşte şimdi, bu başlangıcın kutlama vaktidir. Getirin meydana uzak diyarlardan getirdiklerinizi, kurun masaları. Kutlama başlasın. Ey bülbüller başlayın şarkıları söylemeye, siz farelere ve ağaçkakanlar, tahtalara vurun, ritim tutun. Şenlik başlasın.”

Kral aslan; bunları söylerken, ardından dört parlak yıldız belirdi. Güneş batmıştı, karanlık ise bu yıldızların ve koskocaman dolun ayın ışığıyla ormanı parlatıyordu. Leylekler ve turnalar; uzak diyarlardan getirdikleri yiyecekleri önce koydu ortaya. Sonra ayılar ve samurlar, ırmağın derinliğinden bulduklarını. Arılar, uzak dağların göğsünden topladıkları nektarlardan olan balları döktüler. Filler, Hindistan’dan getirdikleri cevizleri koydular.

Ortaya kocaman bir ateş yakıldı. Ateş neredeyse yıldızlara ulaşacaktı. Bu ateşe, geçip biten kışa dayanamamış ve canlarını vermiş ağaçların kalanları atıldı. Bu onların cenaze törenleri, yerlerinde yeşeren fidanların ise doğum törenleriydi. Ateş yükseldikçe yükseldi. Kral aslan mağrur bir şekilde, altın varaklı koltuğunda, tüm hayvanları, kraliyet ailesiyle izleyerek, onlara yukarıdan ödüller dağıtıyordu. Uzak diyarlardan kazandığı ödüllerin, ele geçirdiği ganimetlerin, halkının hak ettiği payını halkına dağıtıyordu.

Üç gün, üç gece şenlik devam etti. Daha sonrasında ise, prenses aslanın elinden tutan kral aslan yine uçurumun kenarına geldi. Güneş en tepedeyken halkına tekrar seslendi:

-“Ey benim, çalışkan, güzel halkım. Baharı selamlamamız burada bitiyor. Artık hepimiz daha çok çalışacak ve gelecek olan o soğuk kışın, bizi yenememesi için elimizden geleni yapacağız. Ama size bir müjdem daha var. İşte prensesiniz, benim büyük, güzel kızım. O da uzak diyarlara gitti ve başarılarını elde etti. Yıldızları onun olsun, güneş baş tacı olsun. İşte şimdi bu güzel prensesimin de o uzak diyarlardan bir prens bulup, onunla evlenmek üzere olduğunu sizlere müjdeliyorum. Şimdi dört elle çalışın, biriktirin, üretin. Kışın yiyeceklerinizi toplayın. Kendinize ve ailenize, evinizle beraber çekidüzen verin. Yakında düğünümüz var. O düğün için de kendinize en güzel kıyafetleri hazırlayın.

Ormanın halkı, geçirip, kurtuldukları büyük kışın ardından, suların coştuğu, dalların yeşerdiği, toprağın doğurganlığıyla bire bin verdiği bu yeni dönemi, şenlikler yaparak selamladıktan sonra işlerine güçlerine dört elle sarıldılar. Bahar, yaza dönerken öyle çok üretmişlerdi ki, kışın asla aç kalmayacaklarını gördüler ve çok mutlu oldular. Krallarından gelecek haberi ve o büyük düğün için giyinecekleri elbiseleri hazırlayarak, yine üreterek ve refah içinde beklediler. Ülkelerini öyle çok sevdiler öyle çok sevdiler ki, onu üreterek hep güçlü tuttular. Başka kralların ve başka ülkelerin yardımına hiç muhtaç bırakmadılar. Hiç korkmadılar, hiç yılmadılar, hep ürettiler. Onlara önder olan ülkelerinin kurucusu kral aslanın, onlara öğrettiklerini hiç unutmayıp, ülkelerini ellerinin üstünde tuttular, hep yücelttiler. Kültürlerini geliştirdiler, eğitimlerini hep ileri götürdüler. Hep okudular, öğrendiler. Hep çalıştılar, ürettiler, başardılar.

GALİP UÇAR     2022 İSTANBUL

31 Ağustos 2022 tarihinde Zamansız Dergi'de yayınlanmıştır


Öyküyü okuma linki: BAHARIN MÜJDECİSİ ÜLKE


26 Ağustos 2022 Cuma

SONBAHARIN ULAĞI ULAŞTI

 Ve yağmurları da yağdı

Kesik kesik bulutların
İlk yaprak düştü
Serseri rüzgarlara kapılıp da
Ayrıldı dalından evinden
Kaderini yaşamaya
Karardı sabahlar
Karardı aniden
Güneş küstü alındı
İlk yağmurlarını yağdırdı sonbahar
Habercisi ulaştı ağustosa
Bir sabah telgrafında
Şimşek şimşek
Gök gürültülerinin eşliğinde çıktı yola
Yaz bitti duydun mu
Bir ağustos sabahında
Beklenmedik anda
Yaz bitti
Sözler gibi
Öle öle günleri
Bir gasilhane sabahında
Ağır yağmurlarla yıkadı şehri
Oysa dün daha
Kısa kollularla
Ve göz yakan terlerin aktığı yanaklarda
Yaşama sevinciyle doluydu yaz
Şimdi
Böylesi ani ve acı
Bir sabah
Gök gürültülerinin salasında
Kalktı cenazesi
Ah

GALİP UÇAR   İSTANBUL

Şiir 26.08.2022 tarihinde Edebiyat Durağı dergisinde yayınlanmıştır

24 Ağustos 2022 Çarşamba

YURT DIŞINDAKİ ÜNİVERSİTELER, KURULUŞLAR, KURUMLAR, DERNEKLER, MESLEKİ BİRLİKLERDEN ALDIĞIM EĞİTİMLER

 Çeşitli dönemlerde, çeşitli biçimlerde; birebir, uzaktan, online gibi versiyonlarla, aldığım eğitimlerin kurum logoları ve isimleri

Başta uzmanı olduğum eğitim konusunda, tarih, sanat, futbol gibi üzerine çalıştığım çeşitli alanlarda aldığım eğitimlerle donanımımı sürekli geliştirerek, yaşam boyu eğitim felsefesiyle uzmanlıklarımı daha iyi seviyelere getirmeye çalışmaya devam ediyorum




19 Ağustos 2022 Cuma

ON YEDİSİYDİ DOKSAN DOKUZ AĞUSTOSU'NUN BİN DOKUZ YÜZLERİN SONUYDU

 Sana evinin yolunu hatırlatan

Göz sembollerin kaybolunca
Anlarsın şehrin anlamsızlaştığını
Giderek yığınların arasında
Adım seslerin düşman olur komşularına
Parmağının çatırtısı bir cana mâl olur
Burnuna giren tozların hapşurtma hissine
Karışır ambulans sesleri
Sıcaktır
Ve 6 gün kadar önce
Sokaklara dökülüp alay edilmiş
Dalga geçilmiştir
Bayram ilan edilsin demiştir
Oysa karardığında o güneş
Birileri önceden söylemiştir
Gece yıldızlı ve uzun
Gece bazıları için hiç bitmedi
Gecenin upuzun karanlığı
45 saniyede gitmedi
29 dedikten sonra bazısına 30 gelemedi
Bazısı 45 dedi
46 sonrasında yıkıldı binalar
Söküldü ağaçlar yerinden devrildi
Kaldırımlar yollara karıştı
Su kendi olana tekrar erişti
Evine kestirme parktan eser kalmadı
Çadırlar arasında köşesinden döneceğin ağaçtan
Gece ısınmak için odunlar kesildiğini gördün
Zaten cenaze namazı kılınmıştı dallarının
Gıyabında bulunamayanların da
Toz kalkıp gün ağarınca başladı yürek yarası
Ağustos 99
Bin dokuz yüzlerde
On yedisi daha yeni gelmişti
Geleli üç saat olmuştu
Çoğu üçü üç geçemedi
Çoğu üçü üç geçiremedi hiç
Yaşasa da
Ailesini kucakladı anıt taşlarında
Denize karıştı semtler
Balıklar şaşırdı
Yangınların kızıl alevi
Hiçbir yürek kadar çok harlanamadı
Şehirlerden arda kalanlar
Uzun bir yas
Yürekte dinmez bir acı
Dudaklarda ağıttı
Yazdı
Önce güneş karardı
On biriydi ayın
Sonra dünya şaştı
Deprem bayramı ilan edilsin diye alay edenler
Sokaklarda halay halay dalga geçenler
On yedisinde
Sıcak bir sabah
Ne olduğunu dahi anlayamadan
Televizyonlara baktı kaldı
Sonra kimse ne tutulan güneşi
Ne çekilen halayı
Ne dillerdeki dalgayı hatırladı
Eskisi gibi olmayan şehirlerin
O eskidenki gibi olmayan sokaklarında
Yas kaldı
Yerlerine yapılan yeni evlerin
Yeni sokaklarında
Duyulmaz desibellerde
Ağıtlar yandı
Çığlıklarla mühürlü kulaklar işitti bir
Bir de yüreğinde fay kırığı olanlar
Onlara bir daha üçü hiç üç geçemedi

GALİP UÇAR.    AĞUSTOS 17 2022 İSTANBUL

 Şiir Edebiyat Durağı dergisinde 19 Ağustos 2022'de yayınlanmıştır

Şiiri okumak için : Şiir Linki

13 Ağustos 2022 Cumartesi

DENİZLERİN YAŞI

 Kimse sormaz denizlere yaşını

Ayağına köpüğü değenler
Onca deniz gezmişler bilir ancak
Denizlerin içinde saklı yasını
Bir gemi kalkar
Sandal heyecanıyla limandan
Aşka direnen son martıların çığlıklarında
Denizkızları çıkar kayalık üstlerine
Gözleri renkli
Pulları renkli
Rengini kaybettiği anlarda gün
Olur bunlar hep
İstiridyelerin şakımasında
Şarkı söyler deniz minareleri
Denizlerin yaşı sorulmaz
Anlatmaz hiç derdini

Galip Uçar 2021 Kadıköy

Şiir Edebiyat Durağı dergisinde 12.08.2022 tarihinde yayınlanmıştır

Şiir linki: Denizlerin Yaşı

12 Ağustos 2022 Cuma

EYLÜL'E İSYAN GİBİ ALEGORİK ANALİZİ

 Anadolu coğrafyasında yaşamış çoğu kişi, Ahmet Kaya denildiği an bir durur, düşünür ve illa ki bir anıya ya da sevgiye sahiptir. Ahmet Kaya, sadece düşüncesinde bir olduğu sol cenah değil sağ cenahça da sevilmiş, gizli gizli de olsa dinlenmiştir. Bunun nedenlerinden başlıcası, gerçekten halkın içinden gelip, halkı, sokağı; şarkısında kendinin de dediği gibi, ” arka mahalle”yi anlatmıştır. Kült olan şarkılarının arasında bir de dinlenildiğinde çok sevilen ama şiirsel mânâda üzerine nedense çok da düşünülmeyen ama derin anlamlar ve alegoriler barındıran “Eylüle İsyan Gibi” şarkısı da vardır. Zamanında Zülfü Livaneli: “Ben sadece siyasi şarkılar yazmıyorum aralarında aşk şarkıları da var” dediği zaman ciddi eleştirilere, hatta sağa kaymakla suçlanmış ve aydın kişilerin ülkemizde sürekli yaşadığı sorunların başında gelen “anlaşılamama” ya da ” anlaşılmama” sorununu yaşamıştı. Belki de Ahmet Kaya “benim de sağı da içeren şarkım var” dese böyle bir sorunla karşılaşabilir miydi? Bilemiyorum. Ama Eylüle İsyan Gibi şarkısı sağı özellikle de sokakta mücadele veren sağ kesimi de kapsayan bir şarkı şiirdir. 

Şiiri hatırlamak gerekirse:

Sen betonlar içinde ben senin özleminde
Sen yangınlar içinde ben mazlumun türküsünde
Aydınlığı aradık karanlıklar içinde
Sen dünün hasretinde ben yarınların derdinde

Sen bir yana ben bir yana dostlarımız bir yana
Bölünsek de çözülsek de başkaldırdık zamana

Güneşte kavrulursun kıraç topraklar gibi
Hazanda savruluruz serseri yapraklar gibi
Yalnızlığı yaşarız geride kalan gibi
Düşer düşer kalkarız eylüle isyan gibi

Sen bir yana ben bir yana dostlarımız bir yana 
Bölünsek de çözülsek de başkaldırdık zamana.

Ilk dizede yani

“Sen betonlar içinde ben senin özleminde” dizesinde aslında Ahmet Kaya sosyoekonomik fark düzeyinde yaşam koşullarıni ele almıştır. Sağ kesimin yahut burjuva kesimin yaşadığı apartmanları betonlarla tasvir etmiş devamında ise gecekondu mahallesinin o yaşama ve yaşamın verdiği rahatlığa çektiği özlemi anlatmaktadır. 

İkinci dize olan : 

“Sen yangınlar içinde ben mazlumun türküsünde” bölümü ise açık ve net olarak solun mazlum kişilerin yanında olduğu, yerinin onların yanı olduğu, kavganın, mücadelenin mazlumlar için onların hakları için olduğunu beyan etmektedir. Sen yangınlar içinde bölümü mangal partileri yahut sahilde ateş yakarak yapılan eğlenceler bazında ele alınırsa sağın eğlenceler, partiler verdiği mazlumun, arka mahallelinin ise türküler söyleyip, derdini bu türkülerle dile getirip, ortak dertleri paylaştığı ve bu türkülerde umut aradığı şeklinde açıklanabilir.

Üçüncü dize olan:

“Aydınlığı aradık karanlıklar içinde” bölümünde ise darbe öncesindeki dönemde; yani ölümlerin, çatışmaların ve darbeyle birlikte iki tarafında anladığı üzere karanlık, gizli ellerin oyunlarla iki tarafı, özellikle de okumuş, ülkenin geleceği olacak kişileri birbirine kırdırdığını anladıkları için karanlık dönemde, hen sağın hem solun ülkenin geleceği, aydınlığı için mücadele ettiğini söylemektedir. Buradaki önemli nokta empatidir. Sadece solun değil sağın da gençlerinin acılar çekip, mücadelede boşa kırılıp, aydınlık yarınlar için ülkeye katki olsun diye yok olup gittiğine vurgu yapmıştır.

Dördüncü dize olan :

“Sen dünün hasretinde ben yarınların derdinde” dizesinde ise şarkının hem sağ hem sol için yazıldığı, sembollerle belli edilmiştir. Dünün hasretinden kast ülkücü kesimin tarihteki zaferlerle, Osmanlı ve İslam Öncesi Türk Devirlerindeki olayların ekseninde olup, o günlerin hasretini çektiği, bir tür modern çağın milliyetsiz, evrensel yaşamının sağa olan tehdidini anlatmıştır. Yarınların derdi ise solun füturistik, geleceği kurmaya yönelik girişimleri, evrensel insan modeliyle, sınırsız ve eşit dünya kurma mücadelesinden bahsetmiştir.

Nakarat bölümü olan:

“Sen bir yana ben bir yana dostlarımız bir yana
Bölünsek de çözülsek de başkaldırdık zamana” bölümünde ise 12 Eylül 1980 darbesiyle beraber kaçmak, dağılmak zorunda olan iki cephenin de çektiklerini, iki tarafında süreçten olumsuz etkilendiğini, istemeden de olsa bölünmek ve eylemsiz kalmak durumda kaldıklarını ama gerek darbeye, gerekse de bu olaylarla coğrafyayı karıştırıp, geri bıraktırmak isteyenlere direndiklerini söylemiştir. Özellikle Mamak, Rami gibi cezaevlerinde yaşananları da içeren bu bölüm iki tarafında mücadelesini taçlandıran bölümdür. Şiirin başlığının da beyanı olan bu bölümde darbe ve onunla gelen karanlığa teslim olunmayacağının da beyanı niteliğindedir

İkinci kıtanın ilk iki dizesi olan:

“Güneşte kavrulursun kıraç topraklar gibi
Hazanda savruluruz serseri yapraklar gibi” bölümlerinde muhtemel işkencehanelerde yaşananlar, güneş altında yapılan avlu zorlamaları, mıntıka temizlikleri, aşağılamalar gibi olayların sonucunda yorgun düşmüş, gücünü yitirmiş bedenleri sembollerle anlatmıştır. Serseri yaprağın rüzgarda savrulmasında kastı ise cezaevi nakilleri, tecritler, kaçışlar, yakalanmamak için yer değiştirmeler gibi unsurları sembolize etmektedir. İkinci kıtanın üçüncü dizesi olan: “Yalnızlığı yaşarız geride kalan gibi” bölümünü ise; mücadele esnasında yaralanıp yahut bir şekilde kavganın gerisinde kalan, kaçamayan kişilerin hissettiği duyguları ve yalnızlığı, savunmasızlığı ve bunun verdiği hissin darbe döneminde her iki kesimin insanları içinde yaşandığı, bu ruh halinde olduklarını beyan etmektedir. İkinci kıtanın son dizesinde ise: “Düşer düşer kalkarız eylüle isyan gibi” ne kadar ruh hallerinin, morallerinin bozuk olmasına karşın. İşkencelerin, aşağılamaların, birbirine kırdırmaların, dağıtılmaların, baskının, mahpusluğun, zulmün yaşanmasına karşı; yani düşmeler yaşamalarına rağmen düşüp düşüp bir şekilde kalktıklarını ve bunun Eylüle yani artık darbeye isyan olduğunu, bunun da sağ sol ayrımı olmadan ülke aydınlığını arayan kişilerce yapılan bir dik duruş, direniş isyan olduğunu alegorik ve sembolik olarak anlatmıştır.

Sonuç olarak Ahmet Kaya “Eylüle İsyan Gibi” adlı şiirinde, 1960larda başlayan ve 70lerde doruk noktasına çıkmış sağ sol mücadelesinin 12 Eylül 1980 darbesiyle yaşadığı zorlukları, çekilenleri, yaşanılan kötülükleri, o dönemlerde karanlık ellerin eğitimli, ilerici genç kesimleri birbirine kırdırdığını ama bu kesimlere karşı o karanlık ellerin yaptığı karanlık darbeye de teslim olmayıp, direneceklerini ve iki kesimin de empatisini yaparak ve şiir içinde farklılıkları da sembollerle açıklayıp birbirini daha iyi anlamasını sağlayarak ortak mücadele edeceklerini beyan etmiştir

7 Ağustos 2022 Pazar

ŞEHİR SUSMUŞ İLHAN İREM ÖLMÜŞ

 Büyük bir sessizlikle başladı şehir güne

Yaprak kımıldamıyor
Müzikler susmuş
Adım seslerinden başka
Bir de bitmiş plakların iğne cızırtıları
Sadece o kadar ses
Sözler susmuş
Başlar eğik
İçlerinde insanların büyük bir eksiklik
Türlü çeşitli acılar yüreklerde
Olanca ışığı sönmüş yüzlerin
Sevecenliği yitmiş
Konuşsalar kıyamet kopacak belki
Sözleşilmiş bir suskunlukla gözyaşları tutulmuş
Yalanı dolanı her ne varsa kabullenilmiş
Yiten de kalan da ram olmuş buna
Siyahı da beyazı da diğer renklerle beraber
Grilere yenilmiş
Bir anlamı daha kaybolmuş dünyanın
Bugün bir yenisi daha ekleneceği biline biline
Ürkek şaşkın kararsız bakışlarda
Yeni gelecek haberleri duymaya kabarmış kulaklar
Yağmurlar altında kalmış
Sırılsıklam bir yolcu
Güneşten umudunu kesmiş
Tek umudu da güneşmiş
Kara haber gelmiş
Kara gece çökmeden
İlhan İrem ölmüş
Kimse birbirine söyleyememiş
Konuşsalar gözyaşlarından nehirler akacak
Belki de bir daha asla geriye dönülemeyecek
Eğri büğrü sevdaların çocuklarına kaldığı şehrin ayan olacak
İlhan İrem öldü denecek
Işık da sevgi de umudunu yitirecek
Naif bir sesin yittiğine
Şehir de ağlayacak
Dünya dönecek
Ama öylece

Bu ayrılık akşamında sen sustuğuma bakma
Konuşmaya gücüm yok beni anla

GALİP UÇAR    TEMMUZ 2022 BALAT

Şiir 07.08.2022 tarihinde Kirpi Edebiyat Sanat Dergisinde yayınanmıştır

Şiir linki: Şehir Susmuş İlhan İrem Ölmüş