Kibele Kültür Sanat dergisinin Ağustos 2026 tarihli 8. Sayısında GÖNDERMELİ ÇOCUKLARI ÇİÇEKLERLE şiiri yer almaktadır. Ayrıca şiir üçüncülük ödülüne de layık görülmüştür
Blog Ziyaretçi Sayısı
Ara ve Bul
Blog Site Translation
2 Ağustos 2026 Pazar
GÖNDERMELİ ÇOCUKLARI ÇİÇEKLERLE ŞİİRİ KİBELE KÜLTÜR SANAT DERGİSİ 8. SAYISINDA
1 Ağustos 2026 Cumartesi
ÖZGÜR BIRAKIN ARTIK BENİ
Söz ve müziği Galip Uçar'a ait olan İtalyan Pop tarzı ÖZGÜR BIRAKIN ARTIK BENİ youtube üzerinden 1 Ağustos 2026 tarihinde yayındadır
31 Temmuz 2026 Cuma
CEPHEDE ÖLEN ASKER
Kara bulutlar kızıl bir renge bürünürken
Bomba kraterlerin aşağısındaki ufukta sabah yanarken.
Ölen asker bana küsmüş gibi başını çeviriyor öte yana
Geri dönen ihtişamı yahut bu beladan kurtuluşu seyreder gibi;
Parmakları göğe doğru kalkmış ne işaret ediyor
Kutsal parlaklığın alevler içinde yanıp kül olduğu yerde;
Gözlerinde yansıyan ışıltı, sadece ölüm karanlığının sarısı
Ve dudaklarında fısıldanan bir isim.
Uğruna öldürtüldüğü Vatan
Bazı insanların konuşmasını duyduğunuzda, coşardı ya kalbimiz
Çocukların hıçkırıklar ve küfürlerle Batı'ya gittiğini görünceye dek
Yeni yıkanmış bir çarşaf kadar beyaz suratlarla, asık suratlarla,
Çelenkler, mezarlar ve cenaze arabaları özlemiyle döndüler ve gittiler o evlerine.
Ama onlara bunu yapmanın yolu öğretildi
Saraylarında oturan ziyafet sofralarındaki kimselerin emirleriyle
İnançlı kutsanmış askerler gibi; aceleyle yollandılar cephelerine
Ve titreyen iniltilerle; zafer yakındır denilere
Elbet bu günler de geçip gidecek
Gitmedi
Kaldı şu meydanda
Çürümeye yüz tutmuş cesedim
Saymayı bıraktığım günler gibi
Kim bilir hangi cephedeydim
GALİP UÇAR
Şiir 31 Temmuz 2026 tarihinde Boyalıkelimeler sitesinde yayınlanmıştır
29 Temmuz 2026 Çarşamba
BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞINDA BİR ER
Bunlar kim?
Neden uzanıyorlar bu
alacakaranlıkta burada?
Neden şu çukurda
oturuyorlar?
Neden sallanıyor
gövdeleri yarlarda,
Niçin araf gibi
gölgeleri,
Çenelerinden sarkan
dilleri,
Kafataslarının
ölgünlüğünde kötü kötü sırıtan dişleri?
Acı darbeleri üstüne
darbe mi yemişler,
Ama hangi yavaşlık
panik getirir ki,
Bu uçurumları mı oydum,
yıpranmış göz çukurlarımın etrafına?
Saçlarımdan ve
avuçlarımdan hiç
Sefalet kavurur da yer
mi insan kendini.
Elbette yok olduk
Evet yok olduk
Yok ettiler bizi
Yok ettiler çılgın
gençliğimizi
Ne uğruna?
Söyle ne uğruna?
Uyutulduk ve cehennemde
yürütüldük;
Biz
Bize bu cehennemlikleri
yaşatanlar kim?
Bunlar,
Ölülerin zihinlerini
ele geçiren adamlar.
Saçlarında cinayetlerin
sözde prestijleri,
Bir zamanlar tanık
edildiğimiz sayısız cinayetlerin.
Etten bataklıklerda
ilerlerken bu çaresizlerken biz,
Mutlulukla nefeslere
hava dolduran akciğerlerden
Akan kanı yuttuğumuz
ciğerlere dönen.
Bunları her zaman
görmeli ve duymalı, anlatmalı
Silah sesleri ve uçan
kasların, beden parçalanması,
Eşsiz katliamlar ve
insan israfları
Bu adamlardan
kurtarılması gerek dünyanın.
Elbette yok olduk
Evet yok olduk
Yok ettiler bizi
Yok ettiler çılgın
gençliğimizi
Ne uğruna?
Söyle ne uğruna?
Uyutulduk ve cehennemde
yürütüldük;
Biz
Bize bu cehennemlikleri
yaşatanlar kim?
Bu yüzden gözbebeklerim
hala küçülüyor,
Hala işkence görüyor
bedenim
Beyinlerimize geri
dönüyorlar, çünkü duyularımızdalar
Güneş ışığı bir kan
lekesi gibi uyandırırken bizi;
Gece ölüm karası gibi
geliyor;
Şafak, yeniden kabuğu
kopmuş kanayan bir yara
Samimi bir şekilde
gülümseyen cesetlerin
Ölüm gerçekliğinde
korkunç sahteliğini taşıyor.
Onları vuranların
peşine düşüyorlar, kardeşim,
Onları da bize
vurduruyorlar
Savaş ve delilik
getirenlerin peşine düşmüyorlar.
Elbette yok olduk
Evet yok olduk
Yok ettiler bizi
Yok ettiler çılgın
gençliğimizi
Ne uğruna?
Söyle ne uğruna?
Uyutulduk ve cehennemde
yürütüldük;
Biz
Bize bu cehennemlikleri
yaşatanlar
GALİP UÇAR
Şiir 29 Temmuz 2026 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır
28 Temmuz 2026 Salı
HARBE GİDEN DELİ ÇOCUKLAR
Şok ve gerginlikten
Dilleri kekeme olmuş kopuk kopuk konuşan
Kendileri genç görünüşleri yaşlı
Gözleri yorgun bakan bu çocuklar
Elbet bir gün iyileşecekler
Ve çıkacaklar siperlerinden
Üzerlerine vuran yeni doğmuş güneşli bir sabahta
Çıkacaklar elbet!
Çıkacaklar!
Çünkü yaşadılar eski zamanlarında
Özledikleri o günleri
Yeniden tadacaklar
Yeniden yaşayacaklar o peri masalı gecelerini
Yeniden konuşmayı öğrenecekler sevgi sözleriyle dolu
Ama unutmayacaklar elbette
Yanı başlarında bir hiç uğruna ölen arkadaşlarını
Onların hayaletlerine de boyun eğmeyecekler savaş boyunca
Çağırdıklarında gitmeyecekler onların yanlarına
Gurur duyacaklar elbet onlar için
Korkmadan yürüdükleri için zalim kurşuna
Tüm gururlarını paramparça eden
Bu şanlı zalim savaşta
Savaştaki bu adamlar
Asık suratlı eski mutlu
Savaş meydanında bu çocuklar
Nefret bakışlı, hayalleri hayatları kırık
Deli çocuklar
Harbe giden bu çocuklar
Elbet siperlerinden bir gün
Güneşe çıkacaklar
GALİP UÇAR
Şiir 28 Temmuz 2026 tarihinde Boyalıkelimeler sitesinde yayınlanmıştır
1. DÜNYA HARBİ
1. DÜNYA HARBİ adlı müzik albümü; GALİP UÇAR'ın 2014 2015 yılları arasında, Avustralya'nın Melbourne şehrinin üniversitesi MONASH UNIVERSİTY'den aldığı "WORLD WAR 1, A HISTORY IN 100 STORY" adlı eğitim ve İngiltere'nin Leeds şehrinin üniversitesi LEEDS UNIVERSITY'den aldığı "WORLD WAR ONE HEROISM THROUGH ART AND FILM" adlı eğitim esnasında, 1. Dünya Savaşı'nda, özellikle de ÇANAKKALE SAVAŞI (kara ve deniz) içinde yaşanan gelişmelerden etkilenerek yazdığı şiirlere, 2020 yılı sonrası yaptığı bestelerden oluşan bir müzik albümüdür
Şarkıların şiirleri ve besteleri GALİP UÇAR'a aittir. Şarkı içerikleri tamamen savaştaki askerlerle empati kurularak yazılmış ve o ruha uygun şekilde de bestelenmiştir. Albüm; savaşın karanlık yanını, askerlerin acılarını, ruh hallerine etkilerini, savaşın karamsarlığıyla oluşan yeni tip insanların adaptasyon sorunlarını ve savaş karşıtlığını içerir.
26 Temmuz 2026 Pazar
PUNKANATOLİA MÜZİK PROJESİ - 6. ŞARKI - CYP RİOTS
PUNKANATOLİA Müzik Projesi, GALİP UÇAR'ın, Kıbrıs'tan öğrencisi olan ERSİN SARIALİOĞLU'yla İstanbul'da bir buluşması esnasında konuştuğu başlıklardan biri olan, "Etnik Öğelerin Punk - Metal Kurgusuna Eklenebilmesi" konusu üzerinde konuşmalarından ortaya konulmuş ve sonrasında denemeler yapılmasıyla olabilirliği ortaya konmasıyla oluşmuş 6 enstrümantal Punk şarkıdan oluşan bir projedir.
Projenin özelliği, elektro gitarların yerel enstrümanların çalınma özelliğiyle çalınması, yahut onların sesine ya da tavrına yakın çalma denemesi yapılması, yerel ritimler, etnik ritimler karıştırılarak riflerin onlara göre atılmasıyla oluşturulmasıdır.
Temiz bir PUNK METAL yahut PUNK ROCK tavır dinlerken içinde ANADOLU motifleri ve tavırlarını hissedeceksiniz
PROJENİN ALTINCI ve son ŞARKISI CYP RIOT youtube üzerinden yayındadır
Projenin tasarım ve müzikleri GALİP UÇAR'a aittir
25 Temmuz 2026 Cumartesi
GÜLTAÇ
Uzak dağların dahi tipiden görünmediği günlerdendi. Sabahın erken bir vaktinde, güneş; ki zar zor gökyüzünde görülürdü, cama vurup da evi aydınlattığı ilk an yatağından kalktı. Kardeşlerini bir bir kontrol etti. Hepsi uyuyordu. Parmak uçlarında yürüyerek odadan, kapıyı gıcırdatmamayı başararak çıktı. Hafifçe kapıyı kapadıktan sonra tekrar etrafı kolaçan etti. Anne ve babasının olduğu odanın kapısı aralıktı. Ağır adımlarla oraya doğru yürüdü. Annesi derin uykudaydı. Babası ise yoktu. Belli ki ya gece gelmemişti, ya da çok daha erken av ya da tomruk toplamaya çıkmıştı.
Babasının evde olmamasına çok mutlu oldu. Çünkü bu kara kış aylarında, evin boyunu aşan karlara çıkmasına hiç izin vermiyordu. Elinden geldiğince de kızıyordu. Hayatı boyunca aslında hiç kızamamış, kıyamamıştı. Erzurum’un güneyinde, soğuk mu soğuk, az haneli bir köydelerdi. Palandöken’e uzak olsalar da Erzurum’un olanca buzu, soğuğu köylerinde de vardı. Köy kış zamanı ıssızdı. Ne olur, ne olmaz diye babası çıkmalarına izin vermiyordu. Şu zamana kadar köylerinde ayı görmemişlerdi ama kurdu, tilkisi hep iniyordu. Bir de tepelerde arada sırada çığ da düşüyordu.
Bu tehlikelerin dışında babası Gültaç’a hiç kıyamıyordu da. Öyle ki annesi Gültaç’a hamileyken, Doğu’da her erkeğin, oğlum olsun beklentisi varken, babası hep kız istemişti. Hatta babası: “Eğer böyle ak bir kız doğur da doğurduğun gün senin başına şu dağlardaki gülleri toplayıp taç yapayım” demişti annesine. Öyle de yapmıştı. Gültaç tarlada doğduğu gün, babası akşamına gidip dağlardan gülleri toplayıp, karısına güllerden taç yapmış, kızının adını da Gültaç koymuştu.
Gel gelelim o gün babası yok diye Gültaç, kendini karlara attı. Bir o yana, bir bu yana koştu. Buzlu yerlerde koşa koşa kaydı. Evdeki; bir bölümü kırık leğeni alıp hafifçe tepelerden kaydı. Tam artık kendinden geçercesine eğlenirken, uzaktan bir kadının geldiğini gördü ve apar topar eve koştu.
Şalvarı ve üstü sırılsıklamdı. Bunu gören annesi; ona bağırdı, kızdı. O da üşütmemek için annesinin ısıttığı suyu alıp, hızlıca banyoya gitti yıkandı. Elleri kolları soğukla oynamaktan mosmor olmuştu. Yıkandıkça eski beyazlığına dönmüştü. Yıkanması bittiği an kapıya doğru geldiğinde, içeride bir kadının sesini duydu. Hemencecik üstünü kalın bir şeylerle giyinip, mutfağa koştu. Ocakta kaynayan çayı bardaklara döktü, sonra birkaç adım atıp, oturma odasında kim var diye baktı. Babası da gelmişti. Ona da bardağını koydu.
Bardağının yanına da babasının sevdiği kıtlama şekerini de uzunca haliyle tepsiye koyup, odaya doğru yürüdü.
Babasının elinde bir fotoğraf vardı, kadın da ona bir şeyler anlatıyordu. O an odaya girdiğini gören babası:
-“Heh işte! Gültaç’ım da geldi. Gel kızım otur” dedi ve çayları siniye koydurduktan sonra yanına oturttu.
Kadın, Gültaç’ı baştan ayağa bir süzdükten sonra: “Tü tü tü tü maşallah. Çok da güzelmiş. Yaşın kaç kızım senin?”
Gültaç cevap vermedi. Annesi de babasının gözlerine bakıp, onay aldıktan sonra konuşmaya başladı:
-“Ablam 24 oluyor bu sene.”
-“E biraz geç kalmamış mı? Kızım sen evlenmek için gecikmedin mi? Evde mi kalacaksın?”
Gültaç yine suskun kaldı. Bir de başını öne eğdi, öylece durdu. Babası sözü aldı:
-“Gültaç benim kıymetlim. Bizim buralar biliyorsun zordur. Annesine, bana hiç zahmet de çektirmedi. Ben de onu gözümden sakındım. Diğer kızlarım da öyle ama Gültaç başkadır. Eversem erken everirdim ama biz erken everildik de noldu? Kızım inşallah iyi bir adama gelin gidecek, vakti gelince. Geç kalmadık şükür”
-“Okuttunuz mu kızı?”
-“Yok göndermedim.”
-“Türkçesi var mı?”
-“Yok anlar ama konuşamaz. Okula gitmediğinden. Ben bile askerde öğrendim biliyorsun. Ne hanım, ne Gültaç, ne diğer çocuklarım, oğlanlar hariç Türkçe bilmiyorlar.”
-“Şimdi bey. Gelelim asıl söze. Bak sana fotoğrafı verdim. Bu da Erzurumlu, yiğitçe bir delikanlıdır. Vaktinde gurbete gitmiş. İstanbul’da kendi hayatını oturtmuş. Yaşı da geldi gelecek. Bizim de köyden komşuları oğlu. Namuslu, eli yüzü düzgün, evine bağlı, evi çekip çevirecek, eşine iyi avrat olacak bir kız arıyorlar. Ben de sizin köylü Mihman’ın hanımı Zelal’den duydum, senin kız varmış. O da anlattı, gözün gibi bakarmışsın. Maşallah gördüm
de çok da güzel, hanım kız olmuş. Ben derim ki, bak oğlan bu. Gelin bu kızı, bu oğlana gelin edelim. Gitsin İstanbul’da yuvasını kursun, evi barkı olsun, balalara karışsın.”
-“Vallaha iyi dersin, hoş dersin de, bu adamı tanımayız etmeyiz. Dediğin gibi iyi midir? Nerden bilek?”
-“Ben konuştum. Senin kızdan da bahsettim. Olurunuz varsa, biletlerinizi de ayarlayacak, sizi İstanbul’da ağırlamak ister. Gidip görün. Nerede yaşayacak? Nasıl bir adam? Gözünüzle görün. Gönlünüz de ısınırsa, kızın da oraları severse, sende he dersen olur bu iş.”
Biraz daha konuştuktan sonra kıtlama şekerinden büyükçe bir parça koparıp, ağzına da çaydan büyükçe bir yudum aldıktan sonra babası Gültaç’ın gözlerine baktı. Sonra da kadına dönüp:
-“E olur bakalım. Hele bir konuş.”
Kadın konuşma bittikten sonra köyden ayrıldı. O gece evde derin bir sessizlikle geçti. Zaten dışarıda da tipi hayli artmıştı. Elektrikler de gidince, gaz lambasını yakıp, sessizce oturdular. Arada babası bir iki türkü söyledi. Sonra herkes erkence yattı
Ertesi sabah, daha saat öğlene varmadan, kapıları çalındı. Gelen, dünkü kadındı. Elindeki üç bileti gösterdi ve konuşmaya başladı:
-“Bak bey. Bu hem senin, hem hanımının, hem de Gültaç’ın biletleri. Yarın akşama Erzurum’dan otobüsünüz kalkacak. Akşam sekize alındı. Hazır edin de gidin görün. İnşallah hayırlara vesile oluruz da bu akça kıza bir yuva kurmuş oluruz dedi.”
Ertesi sabah erkenden yola koyuldular. İki saate yakın bir yol çekip, Erzurum’a vardılar. Babası, sürekli kızına bakıyordu. Otogara yakın bir yerde cağ kebabı yapan lokantayı gördü. “Haydi” dedi “şurada bir cağ kebabı yiyek de öyle binek şu otobosa”
Cağ kebabını yediler, otobüse bindiler. Gece, hayli ayazdı. Üstlerine kalınca giyindiler. Otobüs kapalı olsa da içi çok soğuktu. Seher olana dek buz gibi otobüste yol yaptılar. Sabahsa dağların arasından sızan güneş, Gültaç’ın yüzüne vurunca uyandı. Yolu izledi. Saatler saatleri kovaladı. En nihayetinde İstanbul yazısını görünce heyecanla annesinin koluna vuruverdi. Annesi aniden uyandı. Kızgın kızgın baktı. Gültaç, annesine dönüp:
-“Bak ana, İstanbul”
Trafiğin zoruyla bir saat kadar sonra Boğaz Köprüsü’nden geçtiler. Kış günü, masmavi denize yukarıdan bakmaya hayran kaldılar. Gültaç, belki de biraz da bu sebepten İstanbul’dan kalmaya ısınıvermişti. Bir saat kadar daha gittikten sonra, ayakları şiş halde otogara vardılar.
Otogar’da kapkara, uzunca boylu bir adam, üstünde gri bir palto, altında eskimiş bir pantolonla onları karşıladı. Birbirlerine bakıp, kim bu acaba diye merak ettiler. Adam yanlarına yanaştı:
-“Babam hoş gelmişsen. Ver alam valizini. Zahmet ettirmeyek sana” dedi.
-“Hoş gördük, hoş gördük de sen kimsin?”
-“Babam ben Allahın emriyle kızına talip olan Gazanfer.”
-“Lo Gazanfer.”
-“He Gazanfer babam. Hoş gelmişsen. Ana sen de hoş gelmişsen. Hele buyurun taksi şurada.”
-“Hoş gördük de bize fotoğrafta başka adam gösterdiler. Sana hiç benzemez.”
-“Yok babam o benim biraz eski fotoğraf. Bibimgillerde bir o vardı.”
-“Yahu oğul. Oradaki adamın gözleri renkli senin kahve, oradaki adam kısaca sen maşallah dağ kimin. O fotoğraftaki sen değilsen.”
-“Babam benem. Haydi siz de yorgunsanız. Sizi otelinize koyak sonra yemekte konuşuruz.”
Taksiyle otogardan, otele gittiler. Otele varana kadar kimseden ses çıkmadı. Otele vardıklarında da orta düzey bir şehir otelinde olduklarını görünce, babası anlamıştı. Ne adam o fotoğraftaki adamdı, ne de o kadar varlıklıydı. Ama elden ne gelsin.
Yerleştikten sonra aşağıya inip, adamla buluştular. Yemek yediler, konuştular. Adam anlattı, babası da Gültaç da dinledi. En nihayetinde bir iki gün orada kaldılar. Sonra köye dönemezden önce, adamla anlaşıp, gel Erzurum’a iste, nişanı, düğünü yap, telli duvaklı al kızı, öyle getir buraya dendi.
Erzurum yolunda Gültaç yola bakıp dalıyor, babası Gültaç’a bakıp bakıp dalıyor, düşünüyordu. Fukaralık, kızı köyde kalıp, evde sürüneceğine, evini barkını kurup, şehirde belki daha rahat yaşayabilecekti. Bu kabullenmek zorundaydı. Hanımı da zaten böyle demişti.
Üstüne bir de darısı inşallah diğer kızların da başına diye eklemişti. Yol uzadı gitti. Ertesi günün ışıklarında Erzurum’un soğuğu otobüste hissedilmeye, uçsuz bucaksız beyazı gözleri kör edip kapatmaya başlamıştı. Gültaç, birazdan köyüne varacak, son kereler oralarda gezecek, çeyizini toparlayacaktı.
GALİP UÇAR
Eser 25 Temmuz 2026 tarihinde boyalıkelimeler sitesinde yayınlanmıştır
AMORE SCRİTTO İN TURCO ROCCONTATO İN İTALİANO PROJESİNİN ÜÇÜNCÜ ŞARKISI - NELLA TERRA DEL NOSTRO AMORE
AMORE SCRİTTO İN TURCO ROCCONTATO İN İTALİANO projesi kapsamında yapılan şarkılardan üçüncü şarkısı olan NELLA TERRA DEL NOSTRO AMORE youtube üzerinden yayındadır
söz - müzik: GALİP UÇAR
çeviri: Drmazl
24 Temmuz 2026 Cuma
BİR KÜRDİLİHİCAZKÂR ŞARKI GİBİ
Kürdilihicazkâr bir taksim yapılırken
Bir çınar devrildi o an
Yaprakları renk renk saçıldı
Kurumaya uzandı toprağa
Oysa fidanken dahi nasıl da dikti
Sağlı sollu zalim rûzgara karşı dimdikti
Şimdi dalı ahşap parçası
Yaprakları süpürge sonrası
Kendi şu zavallı diye anılıp kalacak ya
Belki içinden bir şeyler de doğacak
Bir ud, bir sazın teknesi
Bir kalemin gövdesi
Gurbete giden bir geminin güvertesi
Anısı dağılacak
Bir Kürdilihicazkâr şarkı misali
Kulaktan kulağa
Ama kendi olmayacak
Unutulacak
Çok belli
GALİP UÇAR TEMMUZ 2026
Şiir 24 Temmuz 2026 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır
BİR KÜRDİLİHİCAZKÂR ŞARKI GİBİ









