Blog Ziyaretçi Sayısı

Ara ve Bul

Blog Site Translation

2 Nisan 2026 Perşembe

SAAT ÇELİŞKİLERİNE NOKTAYI KOYMAK

 

                                          SAAT ÇELİŞKİLERİNE NOKTAYI KOYMAK

                On sekiz yıllık Türk dili ve edebiyatı öğretmenliği sürecimde, ders anlatırken öğrencilerden, konulara ilişkin birçok tepki gördüm. İlkten anlayanlar, birkaç örnekle anlayanlar elbette oldu. Bir konu vardı ki bu konunun teorisi ile pratiği canlı canlı hep çelişiyordu.

                Mevzubahis konu; noktalama işaretleri ünitesinin alt başlıklarından ya da daha doğru söylemek gerekirse öğelerinden biri olan “nokta işareti” konusunun maddelerinden biri olan: “Saatler yazılırken aralarına nokta işareti konur”.

                Türk Dil Kurumu, noktalama işaretini şu şekilde tanımlar:  Duygu ve düşünceleri daha açık ifade etmek, cümlenin yapısını ve duraklama noktalarını belirlemek, okumayı ve anlamayı kolaylaştırmak, sözün vurgu ve ton gibi özelliklerini belirtmek üzere noktalama işaretleri kullanılır.[1]

                Türk Dil Kurumu’nun resmi sitesinde noktalama işaretlerinin tanımı böyle yapılırken, “Nokta İşareti” başlığı altında, saatlerle ilgili maddede ise şu yazmaktadır: “ Saat ve dakika gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur Örnek: Tren 09.15’te kalktı. Toplantı 13.00’te başladı.[2]

                Doğal olarak, her Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni, Türk Dili ve Dilbilgisi üzerine başvuru noktası olarak kabul ettiği resmi kurum olan Türk Dil Kurumu’nun bu tanımını alıp, anlatır. Elbette örneklemeleri farklı verip, çeşitlendiriyoruz.

                Lakin tam bu noktada, özellikle lise kademesinde zamana daha hakim çocuklarda ve doğal olarak, taktıkları saate bakmak durum beliriyor. Dijital saati olanlarda, anlattığımız teori, bir anda çelişki yaratıyor ve pedagojik olarak aslında büyük açık olarak kabul edilen: “öğretmenin anlattığının çelişmesi yahut o an kanıtlanabilir bir yalanlamayla karşı çıkılabilmesi” durumu ortaya çıkıyor.

                Bahsettiğimiz çelişki nedir? Biz saatlerin arasına; daha açık olmak gerekirse saat ve dakika arasına, nokta konularak yazılır derken çocuk saatine baktığında saat ve dakika arasında iki nokta olduğunu görüyor. Doğal olarak da: “Siz saat ve dakika arasına nokta konur diyorsunuz ama benim saatimde iki nokta var. Yanlışınız olmasın?” diye bir soruyla çıkış yapıp, biraz da malum öğretmeni alt edip, prim yapma psikolojisiyle üzerine gidiyor. Haksız mı? Hayır. Saatlerde, dijital saatlerde iki nokta var.

                Peki, madem iki noktadan bahsettik, yine Türk Dil Kurumu’nun resmi sitesinden, iki nokta işaretini açıklayan ilk maddeyi de yazalım:  Kendisiyle ilgili açıklama verilecek cümlenin sonuna konur”[3]

                Kısaca, iki noktanın akla gelen ilk işlevi aslında açıklama işlevi. Kabul edeyim, öğretmenliğimin ilk senesinde ve öncesinde bu konu üzerine kafa yormamıştım. Fakat gerek etimoloji bakımından, gerekse de dilbilgisel konular bakımından, bir konuyla karşılaşınca, çocuklara en doğrusunu verebilmek ve de en dibe ulaşabilmeyle beraber kronolojik gelişimini anlatabilmek amacıyla, konular üzerine kafa yorup, kurgular yapıp, derste anlattığım ve öğrencilerden gelen “Neden” ve “Niye” sorularına cevap vermeyi önemsediğimden, tabi ki “saat arasına konması gereken nokta” ile “pratikteki dijital saatlerdeki iki nokta” çelişkisi üzerine de düşünüp, kurgusunu yapıp, sonucuna varıp, kendimi de ikna ettikten sonra ne olduğunu kendimce şöyle açıklayabilir:

                Türk Dil Kurumu’nun koyduğu kurallara göre, yukarıda da maddeyi verdik, saatlerin arasına nokta konur. Bu nokta da yine nokta konusunun ilk maddesine dönmek lazım. Yani şu maddeye: “Cümlenin sonuna konur”[4]. Yani aslında biten bir şeyin sonuna konur.

                Türk Dil Kurumu, saatleri anlatırken, kesinlik bildiren bir saat üzerine kurgulamıştır. Misal bilmem ne tarihinde ki tarihlerde de anlatacağım mantıkla araya nokta konmaktadır, 20.30’da düğün olacaktır. Bu düğün için o tarihte, o saat rezerve edilmiş ya da alınmış mıdır? Evet. Yani o tarihte, 20.30’da kesin düğün başlayacaktır. 20.29 ya da 20.31’de değil. Tam 20.30 itibariyle o düğünün yapılacağı yer tahsis edilmiştir ve bu kesindir. Kesinlik olduğundan, tam saat verilmektedir. O saatte başlayacaktır. Cümle bitmiştir. Yirmici saat kesin midir? Evet. O zaman yirminci saatin otuzuncu dakikası başlayacağı da kesin midir? Evet. Cümle haline getirirsek: “Saat 20.30’da düğün başlayacaktır” cümle bitmiş noktası konmuştur.

                Peki dijital saatlerde niye iki nokta var. İşte bu noktada da, az önce maddesini yazdığımız gibi “açıklamalara iki nokta konur” cümlesi devreye giriyor. Yaşamımız, demin örneklediğimiz “düğün saati” gibi kesin ve durağan değildir. Şu an saat on ikiyi yirmi dört geçiyorsa aynı zamanda saniyesi ve salisesi de akmaktadır. Yani şöyle anlatabilirim: Ben bunu yazarken 12:24:33 derken bile 12:24:40 oldu bile. Zaman durmaz akar. Durağanlık olmadığından da 12:24 demek aslında: On ikinci saatin içindeyiz ama hala akıyor, hala süreklilik var, durmak yok bu sebeple de on ikinci saatin aslında dakikası açıklama bazlı sürekli değişiyor demektir. Aynı şekilde dakikanın da saniyesi aktığından dakika ve saniye arasında da saniye ile salise arasına da önceki öğenin açıklaması ya da akıp, devam etmesi bakımından iki nokta konmalıdır.

                Bu eylemi, diyaloga dökersek şöyle gösterebiliriz:  saat 12 der ki: “Şu an 24 geçmekte”. Yirmi dördüncü dakika der ki: “şu an 33 saniye geçti beni ama şimdi 34 geçti…”

                Kısacası, nokta nasıl cümle bitirip, kesinlik bildiriyorsa bu sebepten kesinleşmiş tarihlerde ve saatlerde araya nokta konur: “23.04 günleri Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramıdır.” Kesin mi? Evet. Her sene aynı gün kutlanır mı? Evet. Lakin şu an zaman akmaktadır ve dakikalar, saatlerin içinde o saatin açıklamasıdır. Saniyeler de dakikaların. Zaman durmadığı için yani mecazen aktığı için de sürekli olan değişimler var olması sebebiyle araya iki nokta konmalıdır ki dijital saatlerde de bu sebepten konulmaktadır.

                Sonuç olarak, kesinleşmiş saatlerde saat ve dakika arasına nokta işareti konmalıdır. Ama akan bir zaman diliminde kesinleşmiş ve durmuş bir zaman olmadığı için hala şu saatin, şu dakikaları akmaktadır mantığıyla, saatin içeriği açıklandığından dolayı iki nokta işareti konması normaldir.

GALİP UÇAR



[1] https://tdk.gov.tr/icerik/yazim-kurallari/noktalama-isaretleri-aciklamalar/

[2] https://tdk.gov.tr/icerik/yazim-kurallari/noktalama-isaretleri-aciklamalar/

[3] https://tdk.gov.tr/icerik/yazim-kurallari/noktalama-isaretleri-aciklamalar/

[4] https://tdk.gov.tr/icerik/yazim-kurallari/noktalama-isaretleri-aciklamalar/




BİR TAZİYE SÖZÜ İLE BİR ATASÖZÜNÜN ORTAK KELİMESİNİN GALAT-I MEŞHURDAN HAYLİ YANLIŞ MEHŞURLUĞU

 BİR TAZİYE SÖZÜ İLE BİR ATASÖZÜNÜN ORTAK KELİMESİNİN GALAT-I MEŞHURDAN HAYLİ YANLIŞ MEHŞURLUĞU

Hepimizin malumudur ki insan, bir anlamda ölmek için doğar. Bazı efsaneler yahut dini mitolojik öğeler haricinde uzun süre yaşamış kişilerden bahsedilmez. En uzun yaşayan kişi olarak, insanlığın da yaratılışına atfedilen Adem peygamber ya da yabancı kaynaklara göre Adam dahi 1000 sene yaşamış, nihayetinde ölmüştür.

Velhasıl ölüm, tüm toplumlar için acıyla ve yasla devamı gelen bir süreçtir. Malum ölüm ardından 3’ü, 7’si ve 40’ı gibi gün kavramları da oluşmuştur. İnsan psikolojisi üzerine çalışanların da söylediği üzere, bir kaybın acısının azalmaya yüz tuttuğu zaman dilimi kırk gün olarak halkların arasında kabul görmüş, bilimsel olmayan yönde ise bitecrübe insanlar, kırk günlük süreci, toplumsal olarak benimsemişlerdir. 

Başta da bahsettiğim gibi insan ölüm için bir bakıma doğduğu gibi ölümle doğum arasında da bazı ortak toplumsal ritüeller de mevcuttur. Misal kırk gün. Doğumdan sonra da doğum yapan kadının bedeninin toparlanması için ya da çocuğun hayata tutunduğu gün sayısı olarak kırk gün kabul edilmiştir. Bunu mitolojik olarak da, bizim kültürümüzde “Al Karısı” adlı bir unsurun, doğum yapmış kadına musallat olma ihtimali süresi olarak kırk gün anılmıştır. Tabi daha derine gidilirse başka dini öğelerle: “kırklar meclisi”, “kırklar sofrası”, “kırklar cemi” gibi unsurlarla da başka yönden bağlantılarını kurabiliriz. 

Benim bu makalede bahsedeceğim şey ise bir taziye mesajı: “Başın Sağ Olsun

Günümüz toplumumuzda ölen kişinin yakınlarına zannederim ki ilk iletilen taziye mesajıdır. Artık geleneksel kalıp mesaj olarak dahi kabul edebiliriz. Gel gelelim bu “BAŞIN SAĞ OLSUN” tam olarak neyi karşılıyor. Bir edebiyatçı ve belki mesleki deformasyon gereği de kelimeler üzerine hayli düşünüp, etimolojisini kurguyla çözmeyi; artık bir oyun gibi, kendine görev edinmiş biri olarak çokça düşündüm. 

Bazı uzmanlar ve dil araştırmacılarına göre aslî kök olarak kalıp cümlenin “Başın Sağalsın” yani “başın iyileşsin”i karşılayan bir cümle olduğu iddia ediliyor. “Yaran iyileşsin”, “acın hızlı geçsin” gibi bir mecazî anlam denilebilir. Ben bunun iyi bir temenni kurgusu olmasına karşın toplumsal ruhu ve gerçekçiliği karşıladığını, şahsi olarak, düşünmüyorum

Belli bir kesim ise “Baş” kelimesinin Anadolu Türkçesi’nin bir bölümünden yara anlamını karşıladığını iddia ediyor. Bunla beraber kullanımın yaygınlaştığını söylüyor. “Sağalmak” ise özellikle Azeri sahası Oğuz Türkçesi’nde iyileşmek, sağlığa kavuşmak olduğuyla da “Yaran iyileşsin, acı geçsin” manası üzerine kuruyor. Aslında bu da ilk iddiayla da örtüşüyor.

Bir yandan da benim iddia edeceğime yakın, ölen kişi sonrasında yakın çevresinin dağılmaması üzerine de bazı atıflar var. Hani, “ölen kişi sonrası birliğiniz bozulmasın” gibi bir şekilde kullanım kabul edebiliriz.

Benim iddia edeceğim nokta öncesinde tam mana üzerinde de biraz durmak gerekli. Mananın iki kullanım alanı var diyebiliriz. İlki “acınızı paylaşıyoruz, yanınızdayız”. İkincisi ise “Şu an acın büyük yalnız değilsin ve inan zamanla bu acın da dinecek”. Cenazelerde yahut taziyelerde, ölen kişinin yakınlarına bu anlamda, bu kalıp sözün söylendiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Benim iddia noktam ise iki yere dayanıyor. Birincisi, Türk toplumunun kavmî (budun) olması, ikincisi ise bu kavmi toparlayan bir “Kağan” liderliğinde toplumun hayatını sürdürmesi. 

Bana göre “Başın Sağ Olsun “ kalıp cümlesindeki  “BAŞ” kelimesi, “Hakan”, “Kağan”, kavmin liderliğini yapan kişiyi karşılıyor. Bence olay şu iki yoldan ortaya çıkıp, gelişmiş olabilir:

Birincisi, kavmin önemli bir kişisi, belki komutanı, belki kanaat önderlerinden biri ya da toplumca çok sevilen birinin ölümü karşısında, temenni olarak: “Evet bu önemli, büyük kişi hayatını kaybetti. Toplumda önemi olması gereği de boşluk olacak ama kavmimizin “BAŞI” olan kişi, liderimiz, KAĞAN, HAKAN sağ olsun. Sağ olsun ki, o sağ oldukça kavmimiz dağılmaz, tehlikelere karşı birliğimiz bozulmaz, gücümüzü kaybetmeyiz”. 

Bunu da: “Şimdi evet acın büyük ve bu kayıp boşluğu dolmaz bir acı gibi gelse de, biz kavimiz ve kavimin öğelerinden çok toplumsal, ulusal birliğimiz, üst kimliğimiz, alt kimliklerden çok daha önemli” şeklinde yorumlanabilir. Hatta bunu, önceki Türk devletlerinin dağılması sonrası oluşmuş bir temenni olarak da kabul edebiliriz. Çünkü devletin bölünmesi ve nihayetinde güçten düşmüş bir devletin, düşman ya da rakip devletlerin egemenliğine girip, özgürlüğünü kaybetmiş olması deneyimi, günümüzde de bu korkunun varlığını da düşünürsek, her dönem Türk ulusal bilincine etki eden unsurdur. 

Kısacası, siz de birisine, bir ölüm ya da yitim sonrası “baş sağlığı” dilerken aslında güncel devlet liderinize, hükümetinizin, devletinizin “başına” uzun ömürler ve sağlık diliyor olabilirsiniz. Hele ki muhalif bir kimliğiniz varsa sanırım bu makale sizde bir aydınlanma yaratacak ve dili kendinize göre doğru kullanıma yöneleceksinizdir.

İkinci kurgum ise şudur ki: Aslında birincisiyle yüzde doksan dokuz aynı olmakla beraber, sıradan bir kişi öldüğünde bile, hayata küsmeyle beraber oluşabilecek boşluğa düşme durumunda: “Yaran zamanla iyileşecek, acı illa ki dinecek, merak etme ulusumuz var olduğu ve KAĞANIMIZ başımızda olduğu sürece, biz sana sahip çıkacağız” manası. Sonuç olarak “Ata Dede Kültü” sahibi ulusal unsurumuz, ailede “Baba” “Ata” öldüğünde bir bakıma, üst unsur devlet haricinde, alt unsur olarak ailenin dağılacağı, korumasız kalınacağı korkusunu hep taşımıştır.

Bu bölümün sonucu olarak, bence bu kalıp temenni sözündeki “BAŞ” kavmin liderini, “Kağan” ya da “Hakan” konumunu karşılayarak, birlik, beraberlik bozulmasın, kavim var oldukça biz onun birer öğesiyiz ve hayatımız sorunsuz devam edecek ve seni de koruyacak mantığıdır. Unutmayalım ki Orta Asya’da ortaya çıkan ilk Türk kavmi oluşum dönemlerinden günümüze kadar toplumsal söylemler her zaman “SİYASİ” olarak kullanılmış ve halk arasında yaygınlaşmıştır. Yine altını çiziyorum ki “Türk kavmî yaşamı siyaset üzerine kuruludur. Hala da güncel yaşamımızı siyasetin şekillendirdiği üzerine de tecrübemizle bu sabittir.

Makalenin ikinci bölümüne geçersek, bu bölümde bahsedeceğim atasözünde yer alan “BAŞ” kelimesi de az önce bahsettiğim şekilde ortaya çıkmış olmalı. Atasözümüz şudur ki: “Dost Başa Düşman Ayağa Bakar.”

Komik hatta daha ötesi absürt bir şekilde, bu atasözü duyulduğunda çocuğu, genci, yaşlısı, günümüz toplumumuzda hemen ya çoraplarımıza ya ayakkabımıza bakar. Lakin burada da ben, her kitlesel söylemin, toplumu etkileyen sözün “SİYASİ” alt yapısı olduğunu iddia ederek, “BAŞ” kelimesinin yine “Yönetici”, “Hakan”, “Kağan” yani “Kavmin Lideri” olarak okunması gerektiğini iddia ediyorum. Hatta bu iddiamı, atasözündeki “Ayak” kelimesiyle de sağlayabilirim. 

Ayak kelimesiyle  “Baş” yani “Lider” manasının ne mi alakası var? Çok basit bir mantıkla şöyle açıklayabilirim. Bu ayak tabi ki organ değil. Bu ayak, aslında “ayak takımı” da denilen, toplumun alt tabakasındaki sıradan insanlar. Dost aslında dost olan devletler, aynı kavmin ayrı devletlerini, ittifaktaki devletleri karşılar. “Dost” neden başa bakar? Çünkü dost olanlar, kavmin liderinin gücüne bakarak, o güçte birlik olma ya da o güçten yararlanmak için “BAŞTAKİ” kişiye yani yöneticiye bakar. Baştaki kişi güçsüzse, zaten düşmanlık ve kendi liderliği için siyasi oyunlar ve ele geçirmeler konuşulur. Sonucu ise dağılma ve yok olmadır. 

Sağlaması olduğunu iddia ettiğim “AYAK” ise düşmanla bağlantılı olarak, düşmanın ayak takımından zayıf halkaları bulup, onlarla iş birliği yaparak, ortalığı karıştıracak kişiyi bulmak için çabalama ve araştırmalar yapmasına atıftır. Düşman ayak takımından uygun kişilere bakar, araştırır ve onları bir şekilde kendiyle iş birliği yapmaya ikna edip ortalığı karıştırma ya da iç siyasete müdahale etmeye yönlendirir. Doğal olarak da “iç mihrak” yaratarak, siyaseti ve toplumsal birliği bozar. 

Sonuç olarak bu atasözü de aynı “Başın Sağ Olsun” temennisi gibi “Dost Başa Düşmen Ayağa” atasözü de zamanla, hayli yanlış anlamlara genişlemiş hatta anlamını kaybetmiştir. İki kalıp cümle de devlet – kavim - siyaset unsurlarıyla yaşamını sürdüren ve kağan – hakan öncülüğünde yaşayan bir toplumda, siyasi okunmalı ve kökü de siyasi olarak bulunmalıdır. Muhtemeldir ki süreçte, toplumu “apolitik” hale getirmek isteyen ve bunu; kültürün temel unsuru olan, dili yıpratıp, üzerinde oynamalarla toplumun bilincini değiştirme amaçlı emperyalist politikayla ilintili olarak, yeni ve saçma anlamlara genişletmişlerdir. 

Dilimizin zaman içinde, önce alfabetik olarak, sonrasında anlam değişikliği ve kelime kabul bazlı uğradığı emperyalizm ve kültür yozlaşmasına umarım ki bundan sonra daha dikkat edip, sahip çıkabiliriz. Yeni nesilde bu hassasiyet, ne yazık ki, çok da önemsenmediğinden, hatta kelimeler kısaltılarak, kelimelikten çıkıp, saçma ses dizimleri haline geldiğinden, hatta bazı yabancı kelimeleri de bu sevimli dejenerasyonlarla dile adapte ettiklerinden, çok da parlak görünmemekle beraber, umarım ki toplum içinde bir damarın, dilin kimliğine ve unsurlarına sahip çıkarak, kültürün ve ulusal kimliğin özü olan “Ana Dil”e ya da “Ulusal Dil”e sahip çıkıp, yaşatacağı temennisindeyim. 

Tabi ki her ulusun da, Dünyamız için zenginlik olan, kendi kültürlerini yaşatmalarını da dileyerek. “Yurtta sulh, Cihanda sulh” özdeyişinin ışığında, evrensel bir hevesle, barış dolu günleri ve huzurlu toplumları oluşturup, Dünyamızda, mevcut bulunduğumuz gezegende, varsa başka gezegenlerde ve ola ki onlarla da gelecekte olacak ilişkilerimizde, daha güzel bir hayatı yaşamak ümidiyle


GALİP UÇAR 


Varyasyon Kalemler Makale Hali

25 Mart 2026 Çarşamba

KENDİNİ ÜZMEYE KORKAR

 Hani bir martı kadar hür

Ama bir o kadar deniz bağımlısı tutsak
Hani insan içinde gayrî ihtiyarî
Yaşar ya bir şeyleri
Amaçtır mutlu ve rahat ettirmek sevdiğini
Bir yandan da koşullarını kendince uyarlayarak
Kendine adapteli bir huzur
Gelecek daha belli değilken
Bir an ötesi kesik soluk kadar yakın
Ömür kadar uzakken
Düşleri kurmak için şimdiyi yok etmek
İsyan ederken bir şeylere
Bir yandan da tutsaklıktan korkarak
Geri çekilecek en iyi konumda durmak
Sözde yanında olmak
En yalnız bırakarak
Bir martı zarafetinde güzel
Bir martı açlığında vahşi
Bir martı bencilliğinde
İşte böyledir insan
Sevdim der de
Kendini üzmeye korkar

GALİP UÇAR MART 2026 ÇEKMEKÖY

Şiir 25 Mart 2026 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır



24 Mart 2026 Salı

NEYİN VEDASIDIR HÂLÂ ANLAYAMADIK...

 Neyin vedasıdır hâlâ anlayamadık?

Haberi ilk aldığımda Fatsalı şair Dursun Ali Akınet'in:

Sen giderken bahar mıydı?

Nergiste çiçek var mıydı?

İki nefes alıp vermek

Yaşamak bu kadar mıydı? 

dizeleri kulağıma saldırmıştı.





22 Mart 2026 Pazar

5N 1K KURALINA UYGUN HABER YAZIMI NASIL OLUR

 GALİP UÇAR'ın DİKSİYON SPİKERLİK SUNUCULUK eğitimi dersinde anlattığı bir ünite olan 5N 1K kuralına uygun haber yazımı nasıl olur? Haber nasıl oluşturulur ve örnek haber üzerine yaptığı video



21 Mart 2026 Cumartesi

OLDUM

 

Hakikat yolunda savurunca rüzgâr

Dar meydanında bir zerre oldum

Marifet yolunda ben turab iken

Kadim kitabın kelâmı oldum

Sanırdım ki ben bir sabitim

Rıza şehrinde bir basitim

Günü gelecek bir nasibim

Sabrede sabrede kâmil oldum

Kendi sözünün içine çarpar dalgası

Bilemem devirlerin tuttuğum yası

Kendin bil sözünün budur simyası

Ben kendim dinledikçe abdalan oldum

Marifet ateşine soktum elimi

Hak nazar eyledi, tuttu elimi

Vahdet-i vücutta tüm bedenimi

Sırr-ı Hak içre saklar oldum

O sırrın cevheri döndürdü beni

Hak kelâmında buldum cevheri

Post badesiyle içtim zemzemi

Katıldım o güruha, hem naci oldum

Kendimi astım da vicdan darında

Bedeni pür yaktım Hakk’ın narında

Bir konum istedim Hak nazarında

Kaç yıl piştim de az bir har oldum

Teslime varıp da hâl oldum ışığa

Yol meşakkatli gelir mi hiç o aşığa

Hakikat yüzleşmesinden döndüm karışığa

Dilimde Hak sözleri, ben bir derviş oldum

Kâinat deryasında bir ufak katreyim

Sır kelâmında bir garip mahremim

Yola revan olmuş menzilde bir gezginim

Levh-i Mahfuz yüküne ben hamal oldum

Hû deyip vazgeçtim üç günlük dünya sefasını

Ondandır bol çektim zahirin cefasını

Görmedim hiç kimde âdemin bir zerre vefasını

Çok şükür düşmedim de ben bana yoldaş oldum

İçimdeki alevle aşka soyundum

Zahir yol içinde kurbana sunuldum

Nadan ehline tehlikeli oyundum

Çok şükür buluşup kendimle ben de Hak oldum

Galip’im, bu sözlerim Hak kelâmı değil

Hakk’ı kendinde ara, başka yerlerde değil

Bulursan bâtın ilhamı, kendine eğil

Bu yolda sırr-ı aşk ile Hakk’a devroldum

GALİP UÇAR.      MART 2026 



Şiir 22 Mart 2026 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır

OLDUM


20 Mart 2026 Cuma

GALİP UÇAR'DAN DİKSİYONUN 50 ALTIN KURALI

 ON SENENİN ÜZERİNDEKİ DİKSİYON EĞİTİMİ TECRÜBESİ VE YAZDIĞI DİKSİYON TEORİSİ VE ÖRNEKLEME KİTABIYLA, UZMAN EĞİTİMCİ GALİP UÇAR'IN DİKSİYON EĞİTİMİ ALMAK İSTEYENLER, DİKSİYON SANATIYLA İLGİLİLER VE GÜZEL KONUŞMAK İSTEYENLER İÇİN 50 ALTIN KURALDA DİKSİYONU ÖZETLEDİĞİ VİDEO YAYINDADIR




14 Mart 2026 Cumartesi

DARGIN MIYDIK Kİ?

 Şimdi benim en kıstırılmış anımda

Senin ise en delikanlı çağının uzağında
Kırk ikindiler bir yerlere yağarken
Soğuğu buralara ulaşmışken
Bahar ulakları yola düşmüşken
Tohum toprağı yarmaya yüz tutmuşken
Filiz göğerme pratiklerinde kendince
Ağrılar sızılar sancılar
Yerde gökte bende sende
Veda etmeden de
Dargın mıydık ki

14 MART 2026 





9 Mart 2026 Pazartesi

KENDİYLE KAVGALI

 Bir değişik durumum ben

Kendiyle kavgalı
Göğermiş uzamıs ulu
Koca bir çınarım
Köksüz toprağa tutunmayan
Vaat edemem hiçbir şeyi
Kendime tutamamışım sözümü
Hareketsizim
Devrilmeye meyilli
Gel deseniz
İzimden belli olur yerim
Sürüne sürüne gelebildiğim
Sonra yağmurlar dolar oralara
Gel de uğraş sellerle çamurlarla
Şaşırmışken sert bir yel değse
Düşebilmesi muhtemelen yapraklarımla
Nasıl böyle durabildiğime
Bu amansız kavgada
Boğa boğa yüreğimi
İçime çizilen yeni yuvarlak çizgilerde
Kimseye evet demem
Yahut vazgeçemem
Şunun şurası ölüm
Bir milim eğim uzakken
Kurtulmaya da hiç niyetim yokken

GALİP UÇAR       MART 2026 ÇEKMEKÖY

Şiir 9 Mart 2026 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır