Bestelerinin tamamının GALİP UÇAR'a ait olduğu enstrümantal bir albüm olan KEDİLERDEN DİNLEDİM İSTANBUL'U, İstanbul'un çeşitli semtlerinde bulunduğu sırada, aklına gelen tınıların notlar halinde kaydedilmesi sonrasında oluşan şarkıları içermektedir. Ataşehir, Kadıköy, Üsküdar, Çamlıca, Bağdat Caddesi gibi yerler dışında, İstanbul'un eski semtlerindeki meyhaneleri, tarihi yerleri, Boğaziçi'nde vapurla iki kıta arasında gezmenin keyfi ve telaşını da içermektedir. İyi dinlemeler
Blog Ziyaretçi Sayısı
Ara ve Bul
Blog Site Translation
26 Haziran 2025 Perşembe
KEDİLERDEN DİNLEDİM İSTANBUL'U - GALİP UÇAR - 2025 HAZİRAN enstrümantal albüm
19 Haziran 2025 Perşembe
PENCEREMDEKİ ŞEHİRDE KAHVERENGİ DÜŞLER
Buğusunu silince camın
Gri bulutlarla kaplı şehrin
Uzak bir tepesinde
Bir türkuaz mavisi ufuk
Sanırsın yeni bir umut
Bir an yüzler geçiverdi penceremden
Her çeşitten
En özel numune misali
İnsan tercihleriyle güzel ya hani
Çeşitlikleri en zengin ya
Bir yudum aldım kahvemden
Kahverengi düşler kurdum
Sildim yine of çektiğimin buğusunu camdan
Yine yüzler
Bambaşka
Sonra düşündüm
Yanımdalarmış gibi
Düşündüm yanımdaymışsın gibi
Bazen inan insanlar çok güzel oluyor
Görünüşleriyle değil
Konuşmalarıyla değil
En çok ama en çok
Varlıklarıyla
Çok güzel oluyorlar
GALİP UÇAR 2013 SAHRAYICEDİTŞiir 19 Haziran 2025 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır
17 Haziran 2025 Salı
ÖZGÜRLÜĞÜN ATEŞİ
Kalpler içimizdeki ateşle yanıyor
Hakikatin kalacağı yerde birlikte yürüyoruz
Bayraklar açık gökyüzünde yüksekte dalgalanıyor
Sevdiğimiz topraklarımız için asla ölmek yok
Yükselin ey insanlar, gök gürültüsünün kükremesine izin verin
Özgürlüğün ateşi sonsuza dek tutuşur
Bu kutsal kıyıda attığımız her adımda
Ruhumuz fırtına ve savaş boyunca kırılmadı
Dağlar ve nehirler boyunca yürüyoruz
Adalet bizi çağırıyor, bölünmeyeceğiz
Her ses bir davul sesi, her el bir kılıç
Biz ilerlemeye devam eden bir halkız
Yükselin ey insanlar, gök gürültüsünün kükremesine izin verin
Özgürlüğün ateşi sonsuza dek tutuşur
Bu kutsal kıyıda attığımız her adımda
Ruhumuz fırtına ve savaş boyunca kırılmadı
Toprak kaybedilen hayatları hatırlıyor
Ruhumuz fırtına ve savaş boyunca kırılmadı
Her taş geçtiğimiz bir köprüdür
Tek bir güçlü zincir olarak boyun eğmeden duruyoruz
Kan ve gözyaşlarıyla her zinciri kırıyoruz
Yükselin ey insanlar, gök gürültüsünün kükremesine izin verin
Özgürlüğün ateşi sonsuza dek tutuşur
Bu kutsal kıyıda attığımız her adımda
Ruhumuz fırtına ve savaşta kırılmadı
GALİP UÇAR HAZİRAN 2025
Şiir 17 Haziran 2025 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştı
7 Haziran 2025 Cumartesi
DENİZE BIRAKTIM
Denize bıraktım kendimi
Bir
yanı su alan tekne gibi
Üstüm
başım köpük
Dalga
dalga sallanmışım
Yosunlara
saklıdır efkârım
Yarim
Ayvaz
yüreklim
Gelmiş
mi sonbaharı aşkın
Çöller
mi çeker
Kum
fırtınalarının dehşetlerine bizi
Zerreciklerin
tokadıyla yanar yanaklarımız
Susuz
ve kurak çatlak dudaklarımız
Gölgesi
düşmüş bir öğle vaktinin
Gri
kara bulutların ardından
Saat
seslerinden başka ses kalmamış
Sözler
unutulmuş
Kağıtlar
çöplerde saklı
Yahut
yanık
Küle
dönmüş o ilk zamanların lütfu
Uçuşmus
hafif yelle
Savrulmuş
bir yerlere
Yarim
Ayvaz
yüreklim
Bir
otobüsün tekerlekleri gibi
Döne
döne ezmişiz yılları
Ama
en çok da yüreğimizi belki
Kanı
gitmiş
Beyazı
kalmış
Onda
da lastik izleri
Ne
dermanı kalmış titremeye
Ne
damarı yolu
Çökmüş
bir menfezin üstünden geçen
Sanki
paslı kırık bir demiryolu
Kaç
vagonu devirmiş
Kaç
ağıt yakılmış ardından
Kaç
istasyon gelmesini beklerken
Seferlerini
iptal etmiş
Yarim
Ayvaz
yüreklim
Sonbaharıysa
şimdi aşkın
Yapraklar
Takvim
yaprakları gibi söküldüyse
Zaman
misali bir yalan
Olmayansa
An
an dahi değildir artık
Ellerini
uzatan
Üşüten
bir demir cevheri
İçten
içe paslı
Sonbaharıysa
bu aşkın
Geçmiş
günlerin ağıtlarıyla
Yorgun
Yaslı
Su
almak vaktidir
Köpük
köpük
Derinliklerin
lacivertine meraklı
GALİP UÇAR EYLÜL 2024
Şiir 7 Haziran 2025 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır
6 Haziran 2025 Cuma
SÖZ MÜZİK GALİP UÇAR / HAZİRAN ŞARKILARI / 2025 HAZİRAN
Söz ve müziklerini GALİP UÇAR'ın yazdığı çeşitli sanatçıların HAZİRAN 2025 tarihinde seslendirdiği ve YOUTUBE üzerinden yayınlanan HAZİRAN ŞARKILARI projesi:
BÜYÜK DERENİN KIYISINDA versiyon 1 ....... MİLİD
BÜYÜK DERENİN KIYISINDA versiyon 2 ......... MİLİD
AH DENİZ V1 ....... MİLİD
AH DENİZ V2 ..... MİLİD
KORDON BOYUNDA ADAM İLE KIZ V1 .... MİLİD
KORDON BOYUNDA ADAM İLE KIZ V1
KORDON BOYUNDA ADAM İLE KIZ V2 ..... MİLİD
KORDON BOYUNDA ADAM İLE KIZ V2
GEÇİP DE GİDERMİŞ ZAMAN V1 ..... MİLİD
GEÇİP DE GİDERMİŞ ZAMAN V2 ..... MİLİD
İSTANBUL'UN İKİ YAKASI V1 ..... MİLİD
İSTANBUL'UN İKİ YAKASI V2 ...... MİLİD
SANA GİDEN GEMİ versiyon 1 ............................MİLİD
SANA GİDEN GEMİ versiyon 2 ............................MİLİD
MELİSE ÇİÇEĞİ ................................................MİLİD
YARİN DAĞLARINA VAR GİT TURNAM V1 ...... MİLİD
YARİN DAĞLARINA VAR GİT TURNAM V1
YARİN DAĞLARINA VAR GİT TURNAM V2 ...... MİLİD
YARİN DAĞLARINA VAR GİT TURNAM V2
MANYAK KEDİ DELİ MARTİ V1...... MELİTEN
MANYAK KEDİ DELİ MARTI V2 ....... MELİTEN
MELİSE ÇİÇEĞİ ................................................MELİTEN
KÜÇÜK KIZIN ŞARKISI versiyon 1 ............... MELİTEN
KÜÇÜK KIZIN ŞARKISI versiyon 2 ..................MELİTEN
KAL Û BELADAN BERİ versiyon 1..................MELİTEN
KAL Û BELADAN BERİ versiyon 2 .................. MELİTEN
BİTMİYİ GÖNÜL versiyon 1................................HEKİM HAN
BİTMİYİ GÖNÜL versiyon 2................................HEKİM HAN
BİR GÜZELE MEFTUNDUM BEN BİR ZAMANLAR ......... HEKİM HAN
BİR GÜZELE MEFTUNDUM BEN BİR ZAMANLAR 1
BİR GÜZELE MEFTUNDUM BEN BİR ZAMANLAR ......... NİL HAN
BİR GÜZELE MEFTUNDUM BEN BİR ZAMANLAR 2
GALATASARAY SENSİN ŞAMPİYON V1 ......... REDBELLİON
GALATASARAY SENSİN ŞAMPİYON V1........ REDBELLİON
GALATASARAY SENSİN ŞAMPİYON V2 .......... REDBELLİON
GALATASARAY SENSİN ŞAMPİYON V2
İNFİLAK.ETMİŞ ŞEHRİN ÇOCUKLARI .... REDBELLİON
İNFİLAK ETMİŞ ŞEHRİN ÇOCUKLARI
RAİF'İN TÜRKÜSÜ V1 ..... REDBELLİON
RAİF'İN TÜRKÜSÜ V2 ..... REDBELLİON
BEAT V1 .......... APRİ
BEAT V2 ...... APRİ
YASEMENLER YASEMENLER V1 ..... APRİ
YASEMENLER YASEMENLER V2 ..... APRİ
ALEV ALEV YAK V1 ..... APRİ
ALEV ALEV YAK V2 ..... APRİ
DENİZE BIRAKTIM ......... CAPTAİN C
KÜÇÜK KIZIN ŞARKISI
Sabah erken uyandı
Kalkıp çiçek topladı Sepetini sallayarak Küçük kız Güneşi selamladı Sonra sahile kaçtı Denizi çok severdi Küçük kız Küçük kız Aşıktı hayata Küçük kız Yaşardı doya doya Küçük kız Aşıktı hayata Küçük kız Yaşardı Doya Doya Sonra bir kedi gördü Aldı kucağına Sevdi okşayarak Küçük kız Kumsala atlayıp Koştu hiç durmadan Sonra suya daldı Küçük kız Küçük kız Aşıktı hayata Küçük kız Yaşardı doya doya Küçük kız Aşıktı hayata Küçük kız Yaşardı Doya Doya Mutluydu gönlünce Hem de umutluydu Durmadan gülerdi Küçük kız Yeryüzüne düşmüş Sanki bir yıldızdı Parlaklık saçardı Küçük kız Küçük kız Aşıktı hayata Küçük kız Yaşardı doya doya Küçük kız Aşıktı hayata Küçük kız Yaşardı Doya Doya Küçük kız Aşıktı hayata Küçük kız Yaşardı doya doya Küçük kız Aşıktı hayata Küçük kız Yaşardı Doya Doya2 Haziran 2025 Pazartesi
ERMİŞSE SIRRINA DÜNYA
Ermişse barışın sırrına dünya
Bir türkü söyle takılsın turnanın kanadına
Yazsın anlatsın
Dağını
Ovasını
Yaylasını
Şehrini
Gahi zindanda gahi kahvehane masasında
Dinle tarlasını
Fabrikasını
İşçinin nasırlı ellerinden tutanda
Bir yürek yırtılır
Kalır hasretli sızı
Helalleşir
Yarım kalmış bir söz dudakta
Lisanı belirsiz
Lisanı hepimiz
Bir ırmak akar
Ülkeler coğrafyalar halklar geçen
Geçmez hasretliğin acısı
Kardeşin kardeşe düşman edildiği yerlerde
Ermişse işin sırrına dünya
Bir turna uçar gider
Türküsü kanadında
GALİP UÇAR. MAYIS 2025
Şiir 2 Haziran 2025 tarihinde Zamansız Dergi'de yayınlanmıştır
24 Mayıs 2025 Cumartesi
FIRAT'A AKAN AŞK
Malatya’nın dağlarla çevrili, baharda badem ağaçlarının çiçeklendiği küçük bir Alevi köyü olan Karagözler’de hayat yavaştı ama gelenekler ve yaşam çok hızlıydı. Bu köyde her sabah horoz sesleriyle uyanılır, kadınlar tandır başında ekmek pişirir sonradan tarlaya, bahçeye gider, erkekler ise tarlaya gider sonra da ticaret için merkeze inerdi. Ancak bu sıradan hayatın ortasında iki yürek, sıradanlığa sığmayan bir aşkın hikâyesini yazıyordu: Zehra ve Ali Cem.
Zehra, köyün saygı duyulan ailelerinden biri olan Kaya ailesinin yedi çocuğunun en küçük kızıydı. Gözleri dağ çiçekleri kadar parlak, sesi ise rüzgârın yapraklarda bıraktığı titreşim kadar naifti. Onun güzelliği yalnızca dışıyla sınırlı değildi; yüreği, dedesinden öğrendiği deyişlerle, anasından miras kalan sabırla yoğrulmuştu. Kitap okumayı sever, fırsat buldukça köyün dışındaki tepelere çıkar, orada yalnız kalıp hayaller kurardı. En büyük hayali bir gün öğretmen olup başka köylerdeki çocuklara ışık olmaktı. Bu hayalini defterinin ilk sayfasına şöyle yazmıştı: "Bir gün, bir çocuğun gözlerinde umut olacağım. Sonra o ve diğerlerine bildiğim tüm şeyleri öğreteceğim."
Ali Cem ise köyün tarihi cem evinin dedesinin torunuydu. Babası yıllar önce İstanbul’a çalışmaya gitmiş, annesiyle birlikte köyde kalmıştı. Sessiz, derin bakışlı, saz çalan, kelimeleri dikkatle seçen bir gençti. Onun kalbinde aşk, sadece bir duygu değil; bir inanç, bir yol, bir meydandı. Genellikle dağlarda, tepelerde yalnız yürür, doğayı, nehirleri, çağlayanları dinlerdi. Sazını eline aldığında herkes susardı, çünkü onun tellerinden çıkan sesler bir başka diyara götürürdü insanı. Kadim bir müzik çınlardı köyün üzerinde. Kendi iç dünyasında, kelimelerle ve melodilerle kurduğu evrende yaşardı. Elbette köyde bahçede, tarlada da çalışırdı.
Zehra ile Ali Cem’in yolları çocukken cem evinde kesişmişti. Dede Halil’in anlattığı Pir Sultan Abdal hikâyelerini dinler, yaşıtlarıyla semah döner, cem bitiminde avluda toplanan kalabalık içinde sürekli göz göze gelir, gizli gizli gülüşürlerdi.
Zaman geçtikçe bu gülüşler bir başka anlam taşımaya başladı. Onların arasında konuşulmayan ama hissedilen bir bağ vardı. Aşka dair ne varsa, köyün patika yollarında, kurumuş dere yataklarında, gece yıldızların altında paylaşılan sessizliklerde büyüdü. Her karşılaşma bir niyaz gibiydi, her bakış bir yemin gibi.
Ancak her aşk, hele ki böyle bir köyde, sınanırdı. Zehra 18’ine bastığında, köyün zenginlerinden Celal Ağa’nın oğlu İbrahim, onu istemeye geldi. İbrahim büyük şehirlerde okumuş ama köyüne dönmüş, babasının kayısı ve dal bastı bahçeleriyle ilgilenmeye başlamıştı. Parası, karizması ve en önemlisi de Celal Ağa’nın baskısı vardı. Zehra'nın babası İlyas Kaya, bu evliliği köydeki konumlarını güçlendirmek için bir fırsat olarak gördü. Annesi Hatice ise kocasının kararlarını sorgulamaz, geleneklerin yolundan giderdi.
İbrahim kibirliydi. Zehra’ya sadece bir eş değil, bir mal bir mülk gibi bakıyordu. Her görüşmelerinde söz dönüp dolaşıp “Ben sana her şeyi sağlayacağım, başka ne istersin?” cümlesine gelirdi. Oysa Zehra’nın aradığı milyonlarca para, lüks bir konut, binlerce altın değil; ruhunu anlayan, onu ömür boyu sevecek, ona saygı gösterecek, insanlığıyla huzur bulacağı bir yoldaştı. İbrahim'in etrafında olan varlığı ve sürekli söz ettiği varlığı Zehra’yı yoruyor ve her gördüğünde ruhunu boğuyordu. Ali Cem’in ise varlığı, ona bir nefes gibi gerekiyordu.
Zehra, İbrahim’le evlenmemek için itiraz ettiğinde, annesi Hatice ona, "Kızım, biz de bu köyde baş eğdik, sen de eğeceksin," derdi. Ama Zehra'nın kalbi çoktan Ali Cem'e mühürlenmişti. Gün geçtikçe içine kapanıyor, odasında sakladığı defterlerine yazılar yazıyordu. O defterlerden birinde Ali Cem'e yazılmış şu satırlar vardı:
“Ben seni gökyüzüne yazdım, Cem. Rüzgâr esse bile silinmeyecek kadar derine.”
Tek sığınağı, Ali Cem’le haftada bir, iki kez de olsa, köyün dışında, eski değirmenin yakınında buluşabilmekti. Bu buluşmalarda sessizlik konuşurdu, gözler dile gelirdi. Sazın tınısı, kalplerini birbirine yaklaştıran köprüydü.
Bir gece, ay ışığı kayısı bahçelerine düşerken, Zehra ve Ali Cem eski değirmenin orada buluştular. Sazı elinde, gözlerinde sükût olan Ali Cem, sadece şunu dedi:
"Zehra, seni Fırat suyu gibi sevdim. Sessiz, derin ve dönüşsüz. Ama artık bu köy bizi boğuyor."
Zehra gözyaşlarını tutamayarak, "Kaçalım Cem… Başka bir yere gidelim. Ben bu baskılarla yaşayamam," dedi. Elini Ali Cem’in eline koyduğunda, kararlılığı gözlerinden okunuyordu.
O gece, eski değirmenin merdivenlerine oturdular ve kaçış planını yapılmaya başladılar. Ali Cem’in dayısının Elazığ’da merkezdeki bir köyde tanıdığı vardı, onları orada nikâh kıyacak bir belediye görevlisi ile buluşturacaktı. Geceleri gizlice buluşarak her detayı planladılar. Zehra annesinden habersiz çeyizinden birkaç parça aldı, Ali Cem ise dedesinden kalan sazını, birkaç parça kıyafetini ve yadigar kitaplarını koydu valizine. Bir de küçük bir defter: Zehra’nın ona yazdığı şiirlerin olduğu defter.
Kaçış gecesi yaklaştıkça, Zehra’nın kalbi bir yandan umutla çarpıyor, bir yandan vicdanıyla savaşıyordu. İbrahim’in ailesi sürekli gelip gidiyor, istemeye gelmek için nabız yokluyordu. Her geldiğinde babasının artık sabrını yitirdiğini söylüyordu. Böyle günlerin bir akşamında, Zehra’nın annesinin yanına gelen İbrahim’in annesi, Zehra’ya Ali Cem’in adını ağzına aldı ve sertçe konuşmaya başladı:
"Bu oğlanın peşinden gitmeye kalkma sakın, rezil ederim ikinizi de bu köyde. Seni oğlum İbrahim’den başkasına yâr etmeyeceğim"
Zehra hiçbir şey söylemedi. Sadece gözlerini pencereye dikti, yumruğunu sımsıkı yaptı. O gece kesin kararını verdi. Ya özgürlükte sevdiği adamla, mutlu yaşayacaktı, ya sevginin hiçliğinde, kendisini kafasına takmış, varlığıyla övünen bir adamın malı olarak yaşayacaktı.
Kaçış gecesi, köy ahalisi uykudayken Zehra evden çıktı. Çıplak ayakla bahçelerin arasından koştu. Ay ışığında kayısı ağaçlarının dalları sallanıyor, köpeklerin havlamaları rüzgâra karışıyordu. Ali Cem onu köyün çıkışında, çeşmenin önünde bekliyordu.
Göz göze geldiklerinde her şey sustu. At arabasına binip Fırat kıyısına vardıklarında şafak yeni söküyordu. Nehir kıyısında onları bekleyen eski bir kayık vardı. Bir komşu köylü eski okul arkadaşları, Ali Cem’in saz çaldığını duyup, aşkının acısını anlayıp, eskiden beri de birbirlerine yanık olduklarını bildiği için onlara yardım etmeye razı olmuştu.
Ali Cem, Zehra’nın elini tuttu. "Bu nehir bizim özgürlüğümüz. Geriye bakmak yok," dedi. Zehra başını salladı, gözleri doluydu ama bu sefer korkudan değil, kararlılıktandı.
Kayık Fırat’ın serin sularında ağır ağır süzülürken, güneş ufukta belirdi. Nehrin her kıvrımı onlar için yeni bir umuttu. Köyden hayli uzaklaştıktan, Fırat’ın Elazığ kıyılarına varılmaya yakın, Zehra, kayığın ucuna oturup göğe baktı. Ali Cem, sazını çıkarıp çalmaya başladı. İlk kez kendi yazdığı bir deyişle seslendi suya:
"Ey Fırat, bizi taşı sonsuzluğa, Bu sevda yansa da köyde, Bir umut bırak ardımıza."
Gün yükseldikçe, yeni bir hayata yaklaşıyorlardı. Elazığ’a vardıklarında, onları bekleyen adam, sessizce başını salladı. "Hazırsınız," dedi. Önceden, belediyeden ayarladığı yıldırım nikâhı kıyıldı. O an, Zehra’nın içinden büyük bir yük kalktı. Ruhu özgürleşti, huzura erdi. Artık ne babasının, ne köyün, ne de geleneklerin prangaları kalmıştı. Sadece aşk vardı. Sonsuz ve özgür aşk.
Aylar sonra bir haber yayıldı köye. Zehra ve Ali Cem, bir kasabadaki iki küçük okulda öğretmenlik yapmaya başlamıştı. Zehra, çocuklara dikiş, nakış, bez bebek yapımı öğretiyor, Ali Cem ise okuma yazma öğretiyor derslerin bazılarında onlara saz çalıyor, deyişler öğretiyor, onların da hayal kurmasına yardım ediyorlardı. Öğrencilerinden biri, bir gün Zehra’ya şöyle demişti:
"Öğretmenim, siz masallardan geldiniz değil mi?"
Zehra gülümseyerek o güzel, siyah saçlı kız öğrencisine cevap verdi: "Hayır, biz gerçeği masal gibi yaşamayı seçtik."
Ve Fırat, o gün iki aşığın sırrını usulca alıp taşıdı, dağların ötesine. Ama bu kez yalnızca sır değil, yeni ve özgür bir hayatın hikâyesini de götürdü beraberinde. Aşk, bazen bir kayıkla mutluluğunu yaşamaya başlar, bazen de bir defterde yazılan küçük bir şiirle. Ama gerçek aşk, sonunda hep özgürlüğü bulur ve ele ele tutuşturur.
O defterde ise şu iki şiir bulunur:
Sırrımız Fırat'ta Kaldı
Gör ki aşk neylemiş bizi,
Yâr ile bir yol düşledi gönül.
Ocaklarda köz, yüreklerde iz,
Bir muratla yandık, serden geçtik.
Nefes oldu adın dudağımda,
Her dem seni andım niyaz gibi.
Köyde kaldı adımız, küskün bakışlarda,
Biz düştük yola, aşkı yol belledik.
Bir el verdik, bir can koyduk ortaya,
Fırat şahittir, gece yoldaşımız.
Zehra’m dediğim, Cem’im dediğin,
Seri aşk olanlar bilir halimizi.
Dönen dönsün biz dönmeyiz bu yoldan,
Pir Sultan misali asılsak da.
Aşk bir meydan, aşk bir cümle sır,
Sırrımız kaldı değirmen taşında.
Saz sustuğunda ben sen oldum,
Sen gözyaşıyla dolu bir temmuz.
Bu sevdada ne bir ev, ne bir çeyiz,
Bir kayık, bir nehir, bir umut.
Ey yâr, aşkın cümlesi bizde yarım kalmaz,
Vurulsa da dağlar, dağlar bizi ayırmaz.
Zalimin sözü sussa da gecede,
Bizim deyişimiz yıldızlara yazılır.
Yâr İçin Düşülen Yol
Döndüm döndüm, kendime gelemedim,
Yâr için düştüm de, sıladan geçtim.
Bir söz söylesem dağlar ağlaşır,
Ben aşkı cem eyledim, serden geçtim.
Gönül bir ateş, külü Fırat’ta,
Sırrım nehirde, gülüm rüyada.
Bizim sevdamız nice ocakta,
Yanıp da kül olmadı, gül oldu sonunda.
Bir yanda dede sözü, bir yanda yâr,
Yol ikrardır, aşksa meydan.
Ben Zehra’yı gönlümde darda sakladım,
Ali Cem’i sazla, nefesle andım.
Ne bir düğün isterdik, ne de toy,
Bir kayık yeterdi, iki cana doy.
Ey Hak, nasip eyledin bu vuslatı,
Ay doğdu geceye, yıldızlar şahitti o son koy.
Zulmün köyü ardımızda kaldı,
Her hece bir niyaz, her adım bir duaydı.
Deyiş söylerken aşkı anlatırız,
Yâr için düşülen bu yol Hakk’aydı.
Hikaye 24 Mayıs 2025 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır.
20 Mayıs 2025 Salı
DAL DAL LİMON
Dal dal limonlardan
Koca koca toplayıpYaptığım limonataların tadı
Sarısıyla damaklarımda
Var mı ki yaz gibisi
Gökte koskoca bir limonla
Geldi yine kapıma
Burnumda huzurlu kokusu
Dalların yemyeşil yapraklarının gölgesi
Aşk ile uzanıp yazmak bir şeyleri
Limonata tadında
Yaz sıcağında serinletici
Dudaklarımda bir aşkın tadı
Böyle yazdım bir yazıda oturup yaza ilk yazıyı
Yüreğimde yeşil gölgenin huzuru
Limon çiçeklerinin kokusu
Yaz yakın tenlerde esmerliğin tutkusu
18 Mayıs 2025 Pazar
YÜRÜYEN YERSİZ
Bak
Yağmurlar yağıyorKışlı türkülerime
Eriyip çağlayacak şu mor dağlarda bir seher
Bahara mı müjde
Bereketine mi toprağın
Yoksa sel olup da
Alıp götürecek mi bir şeyleri
Oy kurak kurak topraklara müjde
Yoksulluğuyla bekleyen müjganlarda mutluluk
Ekinler boy verecek
Çiçek açacak
Kozalarından azade bazıları
Bazıları hiç doğmayacak
Hayatın akışı bu
Gönlün çaresizliğine hanidir bahar
Hani mevsim bahardı
Nerede yeşillerim
Nerede ılık dinginliğim
Yırtık kozalardan isyan isyan çıkış hani
Eriğe duran dal hani
Ben hala mevsimsiz
Hala vakitsizim
Yersiz yurtsuz
Kopuk ipi boynunda
Yürüyen bir sessizim



















