Sabah erken uyandı
Kalkıp çiçek topladı Sepetini sallayarak Küçük kız Güneşi selamladı Sonra sahile kaçtı Denizi çok severdi Küçük kız Küçük kız Aşıktı hayata Küçük kız Yaşardı doya doya Küçük kız Aşıktı hayata Küçük kız Yaşardı Doya Doya Sonra bir kedi gördü Aldı kucağına Sevdi okşayarak Küçük kız Kumsala atlayıp Koştu hiç durmadan Sonra suya daldı Küçük kız Küçük kız Aşıktı hayata Küçük kız Yaşardı doya doya Küçük kız Aşıktı hayata Küçük kız Yaşardı Doya Doya Mutluydu gönlünce Hem de umutluydu Durmadan gülerdi Küçük kız Yeryüzüne düşmüş Sanki bir yıldızdı Parlaklık saçardı Küçük kız Küçük kız Aşıktı hayata Küçük kız Yaşardı doya doya Küçük kız Aşıktı hayata Küçük kız Yaşardı Doya Doya Küçük kız Aşıktı hayata Küçük kız Yaşardı doya doya Küçük kız Aşıktı hayata Küçük kız Yaşardı Doya DoyaBlog Ziyaretçi Sayısı
Ara ve Bul
Blog Site Translation
6 Haziran 2025 Cuma
KÜÇÜK KIZIN ŞARKISI
2 Haziran 2025 Pazartesi
ERMİŞSE SIRRINA DÜNYA
Ermişse barışın sırrına dünya
Bir türkü söyle takılsın turnanın kanadına
Yazsın anlatsın
Dağını
Ovasını
Yaylasını
Şehrini
Gahi zindanda gahi kahvehane masasında
Dinle tarlasını
Fabrikasını
İşçinin nasırlı ellerinden tutanda
Bir yürek yırtılır
Kalır hasretli sızı
Helalleşir
Yarım kalmış bir söz dudakta
Lisanı belirsiz
Lisanı hepimiz
Bir ırmak akar
Ülkeler coğrafyalar halklar geçen
Geçmez hasretliğin acısı
Kardeşin kardeşe düşman edildiği yerlerde
Ermişse işin sırrına dünya
Bir turna uçar gider
Türküsü kanadında
GALİP UÇAR. MAYIS 2025
Şiir 2 Haziran 2025 tarihinde Zamansız Dergi'de yayınlanmıştır
24 Mayıs 2025 Cumartesi
FIRAT'A AKAN AŞK
Malatya’nın dağlarla çevrili, baharda badem ağaçlarının çiçeklendiği küçük bir Alevi köyü olan Karagözler’de hayat yavaştı ama gelenekler ve yaşam çok hızlıydı. Bu köyde her sabah horoz sesleriyle uyanılır, kadınlar tandır başında ekmek pişirir sonradan tarlaya, bahçeye gider, erkekler ise tarlaya gider sonra da ticaret için merkeze inerdi. Ancak bu sıradan hayatın ortasında iki yürek, sıradanlığa sığmayan bir aşkın hikâyesini yazıyordu: Zehra ve Ali Cem.
Zehra, köyün saygı duyulan ailelerinden biri olan Kaya ailesinin yedi çocuğunun en küçük kızıydı. Gözleri dağ çiçekleri kadar parlak, sesi ise rüzgârın yapraklarda bıraktığı titreşim kadar naifti. Onun güzelliği yalnızca dışıyla sınırlı değildi; yüreği, dedesinden öğrendiği deyişlerle, anasından miras kalan sabırla yoğrulmuştu. Kitap okumayı sever, fırsat buldukça köyün dışındaki tepelere çıkar, orada yalnız kalıp hayaller kurardı. En büyük hayali bir gün öğretmen olup başka köylerdeki çocuklara ışık olmaktı. Bu hayalini defterinin ilk sayfasına şöyle yazmıştı: "Bir gün, bir çocuğun gözlerinde umut olacağım. Sonra o ve diğerlerine bildiğim tüm şeyleri öğreteceğim."
Ali Cem ise köyün tarihi cem evinin dedesinin torunuydu. Babası yıllar önce İstanbul’a çalışmaya gitmiş, annesiyle birlikte köyde kalmıştı. Sessiz, derin bakışlı, saz çalan, kelimeleri dikkatle seçen bir gençti. Onun kalbinde aşk, sadece bir duygu değil; bir inanç, bir yol, bir meydandı. Genellikle dağlarda, tepelerde yalnız yürür, doğayı, nehirleri, çağlayanları dinlerdi. Sazını eline aldığında herkes susardı, çünkü onun tellerinden çıkan sesler bir başka diyara götürürdü insanı. Kadim bir müzik çınlardı köyün üzerinde. Kendi iç dünyasında, kelimelerle ve melodilerle kurduğu evrende yaşardı. Elbette köyde bahçede, tarlada da çalışırdı.
Zehra ile Ali Cem’in yolları çocukken cem evinde kesişmişti. Dede Halil’in anlattığı Pir Sultan Abdal hikâyelerini dinler, yaşıtlarıyla semah döner, cem bitiminde avluda toplanan kalabalık içinde sürekli göz göze gelir, gizli gizli gülüşürlerdi.
Zaman geçtikçe bu gülüşler bir başka anlam taşımaya başladı. Onların arasında konuşulmayan ama hissedilen bir bağ vardı. Aşka dair ne varsa, köyün patika yollarında, kurumuş dere yataklarında, gece yıldızların altında paylaşılan sessizliklerde büyüdü. Her karşılaşma bir niyaz gibiydi, her bakış bir yemin gibi.
Ancak her aşk, hele ki böyle bir köyde, sınanırdı. Zehra 18’ine bastığında, köyün zenginlerinden Celal Ağa’nın oğlu İbrahim, onu istemeye geldi. İbrahim büyük şehirlerde okumuş ama köyüne dönmüş, babasının kayısı ve dal bastı bahçeleriyle ilgilenmeye başlamıştı. Parası, karizması ve en önemlisi de Celal Ağa’nın baskısı vardı. Zehra'nın babası İlyas Kaya, bu evliliği köydeki konumlarını güçlendirmek için bir fırsat olarak gördü. Annesi Hatice ise kocasının kararlarını sorgulamaz, geleneklerin yolundan giderdi.
İbrahim kibirliydi. Zehra’ya sadece bir eş değil, bir mal bir mülk gibi bakıyordu. Her görüşmelerinde söz dönüp dolaşıp “Ben sana her şeyi sağlayacağım, başka ne istersin?” cümlesine gelirdi. Oysa Zehra’nın aradığı milyonlarca para, lüks bir konut, binlerce altın değil; ruhunu anlayan, onu ömür boyu sevecek, ona saygı gösterecek, insanlığıyla huzur bulacağı bir yoldaştı. İbrahim'in etrafında olan varlığı ve sürekli söz ettiği varlığı Zehra’yı yoruyor ve her gördüğünde ruhunu boğuyordu. Ali Cem’in ise varlığı, ona bir nefes gibi gerekiyordu.
Zehra, İbrahim’le evlenmemek için itiraz ettiğinde, annesi Hatice ona, "Kızım, biz de bu köyde baş eğdik, sen de eğeceksin," derdi. Ama Zehra'nın kalbi çoktan Ali Cem'e mühürlenmişti. Gün geçtikçe içine kapanıyor, odasında sakladığı defterlerine yazılar yazıyordu. O defterlerden birinde Ali Cem'e yazılmış şu satırlar vardı:
“Ben seni gökyüzüne yazdım, Cem. Rüzgâr esse bile silinmeyecek kadar derine.”
Tek sığınağı, Ali Cem’le haftada bir, iki kez de olsa, köyün dışında, eski değirmenin yakınında buluşabilmekti. Bu buluşmalarda sessizlik konuşurdu, gözler dile gelirdi. Sazın tınısı, kalplerini birbirine yaklaştıran köprüydü.
Bir gece, ay ışığı kayısı bahçelerine düşerken, Zehra ve Ali Cem eski değirmenin orada buluştular. Sazı elinde, gözlerinde sükût olan Ali Cem, sadece şunu dedi:
"Zehra, seni Fırat suyu gibi sevdim. Sessiz, derin ve dönüşsüz. Ama artık bu köy bizi boğuyor."
Zehra gözyaşlarını tutamayarak, "Kaçalım Cem… Başka bir yere gidelim. Ben bu baskılarla yaşayamam," dedi. Elini Ali Cem’in eline koyduğunda, kararlılığı gözlerinden okunuyordu.
O gece, eski değirmenin merdivenlerine oturdular ve kaçış planını yapılmaya başladılar. Ali Cem’in dayısının Elazığ’da merkezdeki bir köyde tanıdığı vardı, onları orada nikâh kıyacak bir belediye görevlisi ile buluşturacaktı. Geceleri gizlice buluşarak her detayı planladılar. Zehra annesinden habersiz çeyizinden birkaç parça aldı, Ali Cem ise dedesinden kalan sazını, birkaç parça kıyafetini ve yadigar kitaplarını koydu valizine. Bir de küçük bir defter: Zehra’nın ona yazdığı şiirlerin olduğu defter.
Kaçış gecesi yaklaştıkça, Zehra’nın kalbi bir yandan umutla çarpıyor, bir yandan vicdanıyla savaşıyordu. İbrahim’in ailesi sürekli gelip gidiyor, istemeye gelmek için nabız yokluyordu. Her geldiğinde babasının artık sabrını yitirdiğini söylüyordu. Böyle günlerin bir akşamında, Zehra’nın annesinin yanına gelen İbrahim’in annesi, Zehra’ya Ali Cem’in adını ağzına aldı ve sertçe konuşmaya başladı:
"Bu oğlanın peşinden gitmeye kalkma sakın, rezil ederim ikinizi de bu köyde. Seni oğlum İbrahim’den başkasına yâr etmeyeceğim"
Zehra hiçbir şey söylemedi. Sadece gözlerini pencereye dikti, yumruğunu sımsıkı yaptı. O gece kesin kararını verdi. Ya özgürlükte sevdiği adamla, mutlu yaşayacaktı, ya sevginin hiçliğinde, kendisini kafasına takmış, varlığıyla övünen bir adamın malı olarak yaşayacaktı.
Kaçış gecesi, köy ahalisi uykudayken Zehra evden çıktı. Çıplak ayakla bahçelerin arasından koştu. Ay ışığında kayısı ağaçlarının dalları sallanıyor, köpeklerin havlamaları rüzgâra karışıyordu. Ali Cem onu köyün çıkışında, çeşmenin önünde bekliyordu.
Göz göze geldiklerinde her şey sustu. At arabasına binip Fırat kıyısına vardıklarında şafak yeni söküyordu. Nehir kıyısında onları bekleyen eski bir kayık vardı. Bir komşu köylü eski okul arkadaşları, Ali Cem’in saz çaldığını duyup, aşkının acısını anlayıp, eskiden beri de birbirlerine yanık olduklarını bildiği için onlara yardım etmeye razı olmuştu.
Ali Cem, Zehra’nın elini tuttu. "Bu nehir bizim özgürlüğümüz. Geriye bakmak yok," dedi. Zehra başını salladı, gözleri doluydu ama bu sefer korkudan değil, kararlılıktandı.
Kayık Fırat’ın serin sularında ağır ağır süzülürken, güneş ufukta belirdi. Nehrin her kıvrımı onlar için yeni bir umuttu. Köyden hayli uzaklaştıktan, Fırat’ın Elazığ kıyılarına varılmaya yakın, Zehra, kayığın ucuna oturup göğe baktı. Ali Cem, sazını çıkarıp çalmaya başladı. İlk kez kendi yazdığı bir deyişle seslendi suya:
"Ey Fırat, bizi taşı sonsuzluğa, Bu sevda yansa da köyde, Bir umut bırak ardımıza."
Gün yükseldikçe, yeni bir hayata yaklaşıyorlardı. Elazığ’a vardıklarında, onları bekleyen adam, sessizce başını salladı. "Hazırsınız," dedi. Önceden, belediyeden ayarladığı yıldırım nikâhı kıyıldı. O an, Zehra’nın içinden büyük bir yük kalktı. Ruhu özgürleşti, huzura erdi. Artık ne babasının, ne köyün, ne de geleneklerin prangaları kalmıştı. Sadece aşk vardı. Sonsuz ve özgür aşk.
Aylar sonra bir haber yayıldı köye. Zehra ve Ali Cem, bir kasabadaki iki küçük okulda öğretmenlik yapmaya başlamıştı. Zehra, çocuklara dikiş, nakış, bez bebek yapımı öğretiyor, Ali Cem ise okuma yazma öğretiyor derslerin bazılarında onlara saz çalıyor, deyişler öğretiyor, onların da hayal kurmasına yardım ediyorlardı. Öğrencilerinden biri, bir gün Zehra’ya şöyle demişti:
"Öğretmenim, siz masallardan geldiniz değil mi?"
Zehra gülümseyerek o güzel, siyah saçlı kız öğrencisine cevap verdi: "Hayır, biz gerçeği masal gibi yaşamayı seçtik."
Ve Fırat, o gün iki aşığın sırrını usulca alıp taşıdı, dağların ötesine. Ama bu kez yalnızca sır değil, yeni ve özgür bir hayatın hikâyesini de götürdü beraberinde. Aşk, bazen bir kayıkla mutluluğunu yaşamaya başlar, bazen de bir defterde yazılan küçük bir şiirle. Ama gerçek aşk, sonunda hep özgürlüğü bulur ve ele ele tutuşturur.
O defterde ise şu iki şiir bulunur:
Sırrımız Fırat'ta Kaldı
Gör ki aşk neylemiş bizi,
Yâr ile bir yol düşledi gönül.
Ocaklarda köz, yüreklerde iz,
Bir muratla yandık, serden geçtik.
Nefes oldu adın dudağımda,
Her dem seni andım niyaz gibi.
Köyde kaldı adımız, küskün bakışlarda,
Biz düştük yola, aşkı yol belledik.
Bir el verdik, bir can koyduk ortaya,
Fırat şahittir, gece yoldaşımız.
Zehra’m dediğim, Cem’im dediğin,
Seri aşk olanlar bilir halimizi.
Dönen dönsün biz dönmeyiz bu yoldan,
Pir Sultan misali asılsak da.
Aşk bir meydan, aşk bir cümle sır,
Sırrımız kaldı değirmen taşında.
Saz sustuğunda ben sen oldum,
Sen gözyaşıyla dolu bir temmuz.
Bu sevdada ne bir ev, ne bir çeyiz,
Bir kayık, bir nehir, bir umut.
Ey yâr, aşkın cümlesi bizde yarım kalmaz,
Vurulsa da dağlar, dağlar bizi ayırmaz.
Zalimin sözü sussa da gecede,
Bizim deyişimiz yıldızlara yazılır.
Yâr İçin Düşülen Yol
Döndüm döndüm, kendime gelemedim,
Yâr için düştüm de, sıladan geçtim.
Bir söz söylesem dağlar ağlaşır,
Ben aşkı cem eyledim, serden geçtim.
Gönül bir ateş, külü Fırat’ta,
Sırrım nehirde, gülüm rüyada.
Bizim sevdamız nice ocakta,
Yanıp da kül olmadı, gül oldu sonunda.
Bir yanda dede sözü, bir yanda yâr,
Yol ikrardır, aşksa meydan.
Ben Zehra’yı gönlümde darda sakladım,
Ali Cem’i sazla, nefesle andım.
Ne bir düğün isterdik, ne de toy,
Bir kayık yeterdi, iki cana doy.
Ey Hak, nasip eyledin bu vuslatı,
Ay doğdu geceye, yıldızlar şahitti o son koy.
Zulmün köyü ardımızda kaldı,
Her hece bir niyaz, her adım bir duaydı.
Deyiş söylerken aşkı anlatırız,
Yâr için düşülen bu yol Hakk’aydı.
Hikaye 24 Mayıs 2025 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır.
20 Mayıs 2025 Salı
DAL DAL LİMON
Dal dal limonlardan
Koca koca toplayıpYaptığım limonataların tadı
Sarısıyla damaklarımda
Var mı ki yaz gibisi
Gökte koskoca bir limonla
Geldi yine kapıma
Burnumda huzurlu kokusu
Dalların yemyeşil yapraklarının gölgesi
Aşk ile uzanıp yazmak bir şeyleri
Limonata tadında
Yaz sıcağında serinletici
Dudaklarımda bir aşkın tadı
Böyle yazdım bir yazıda oturup yaza ilk yazıyı
Yüreğimde yeşil gölgenin huzuru
Limon çiçeklerinin kokusu
Yaz yakın tenlerde esmerliğin tutkusu
18 Mayıs 2025 Pazar
YÜRÜYEN YERSİZ
Bak
Yağmurlar yağıyorKışlı türkülerime
Eriyip çağlayacak şu mor dağlarda bir seher
Bahara mı müjde
Bereketine mi toprağın
Yoksa sel olup da
Alıp götürecek mi bir şeyleri
Oy kurak kurak topraklara müjde
Yoksulluğuyla bekleyen müjganlarda mutluluk
Ekinler boy verecek
Çiçek açacak
Kozalarından azade bazıları
Bazıları hiç doğmayacak
Hayatın akışı bu
Gönlün çaresizliğine hanidir bahar
Hani mevsim bahardı
Nerede yeşillerim
Nerede ılık dinginliğim
Yırtık kozalardan isyan isyan çıkış hani
Eriğe duran dal hani
Ben hala mevsimsiz
Hala vakitsizim
Yersiz yurtsuz
Kopuk ipi boynunda
Yürüyen bir sessizim
14 Mayıs 2025 Çarşamba
ÇOCUĞUN DÜŞLER MALİKÂNESİ
Yemyeşil bir bahçe
İçerisinde kayısı ağaçları
Dut ağacı
Kiraz ağaçları
Erik ağaçları
Ortada havuz
Havuz çevresinde papatyalar
Krizantemler ve güller
Kırmızılı sarılı
Bembeyaz çitler
Çitlerin gölgesi çimen üstünde
Bir kız çocuğu bembeyaz giyinmiş
Saçları omuzlarında
Altın sarısı saçları
Gözleri yemyeşil
Çitlere doğru koşuyor
Ardında bembeyaz bir ev
Hemen yanında turkuaz rengi bir ağaç
Sağ yanında çamlar
Çocuğun dudaklarında kıpkırmızı bir gülücük
Pembe ayakkabıları çimler üzerinde
Çimler birkaç santim
Yemyeşil
Etrafta ferah bir çim kokusu
Mentol ve ölesiye ferah bir koku
Çocuk mutlu
Çitler mutlu
Havuz mavi
Çocuğun aklında mavi
Pencereler kapılar mutlu
Ne bir kahverengi
Ne bir gri
Ne de alabildiğine siyah
Giremeden öldürülmüş
Faili malum
Çitlerin arkasında
Çitlerin önü alabildiğine beyaz mavi
Ve yer yok karanlıklara
Çocuk gerisine bakmayan bir lokomotif gibi
İlerliyor…
GALİP UÇAR KASIM 2009
Şiir 14 Mayıs 2025 tarihinde Kibele Kültür Sanat Dergisinde yayınlanmıştır
9 Mayıs 2025 Cuma
ASKIDA KALDI
Doğudan Batıya koptu bir fırtına
Ekmeğim kurban olduBen güneşe hasret
Çevremde biten güllerimin özsuyu çekildi
Kuşların cıvıltısı arasında
Koptu sazımın teli
Kavruk derimizle gölgede kaldık
Atölyedeki kumaşları bastı güveler
Düğün kıyafetlerimiz yerlebir oldu
Gül kurudu da çiyi gözümüzde kaldı
Tershanelerde gemiler birer demir tabut
Oysa adalardaki ağaçların altındaki öpüşlerimiz onda başlardı
Kırık dökük su alan kayıklara bindirdik umudu da
Saldık iç denizlere okyanusa var umuduyla
Bir gölün sodalı suyuna muhtaç kaldı
Bir demir parmaklık bir demir döşek
Barış diye bağıran sesimiz askıda kaldı
6 Mayıs 2025 Salı
GALİP UÇAR'IN GÖRME ENGELLİLER VE DEZAVANTAJLI KİŞİLER İÇİN SESLİ EDEBİYAT PROJESİ: ENGELSİZ ŞİİR ENGELSİZ EDEBİYAT
Galip Uçar'ın projelendirdiği ENGELSİZ ŞİİR ENGELSİZ EDEBİYAT başlıklı proje, "görme engelli ve dezavantajlı insanlar için engelsiz edebiyat" mottosuyla hızla devam ediyor
Projede Galip Uçar'ın eserleri, kişilerce seslendirilip, sesli şiir, sesli hikâye haline gelip, dezavantajlı insanlar için de dinlenebilir biçime gelerek, sanat ve edebiyata engelsiz ulaşmalarını sağlıyor
şu ana dek olan projeler:
Dİ'Lİ GEÇMİŞ ZAMANDA BİR YAŞAM
DENİZ’İN AĞIDI
Kaç beşli geceler geçirdim altıya bağlanan
Ellerimde olmazdı kelepçe
Ayağımda olmazdı prangalar
Şimdi loş kaldırımdan geçip gideceğim
Ne uğruna savaştığım toprak
Ne çevremde insanlar
Ne ormanların yeşili
Ne sırtımda yeşil parkam
Sadece asker yeşili koridorlarda
Adım adım gidiyorum
Orada duran
Yağlı ilmiği takmaya boynuma
Parkamı alacaktır elbet Bora
Beni gömün Taylan Özgür’ün yanına
Bilirim gömdürmezler beni
Kim bilir kaç uzakta olacağız
Hüseyin’le Yusuf’la
Ölüm Filistin yolunda uğrayıp da yediğim
Baklava kadar tatlı değil
Ya da bir felsefe dersinde tartışmak kadar haz verici değil
Ama biliyorum
Sınırsızın sonsuzun
Yıldızların özgürce türküler söylediği yere gidiyorum
Hasretim ama çokça hasretsiniz bana
En son öptüğüm sevgilimin son kez elini tutamadan
Tutacağım biliyorum ölümün ellerini
Talimlerde ellerimden kayan toprağın içine girmek
Ne ilginçtir kim bilir
Kim bilir kaç milyar kişiyle aynı kaderi paylaşıyorum
Onun altında
Yeniden var olur muyum bilinmez
Bir çiçeğin özünde ya da bir emekçinin midesine giden nohutta
Ama şu an dalımdan koparılıyorum
Korkmam inanın bir baklagil olup da
Girince emekçinin proleterin ağzına
Onlar için yok muyduk zaten
Onlar için değil miydi kavga
Yedi yöre
Dört iklimde
Mutlu olmaları değil miydi amaç
İşte onlar için gidiyorum
Geride bıraktığım
Kavgamdan başka parkam
Kalemim
Saatim ve kazağım
Annemde o öğrencilerinin yüreğine gidecek yolu açar mı
Var olur muyum annemin gözlerinde
Bakar mıyım öğrencilere
Anlarlar mı beni onlarda
Yoksa asarlar mı
Yine geçerken Fatsa’dan Karadeniz’den
Devrim marşları duyulur mu takalardan
Bir hayvanı sağan kadının ellerindeki nasır olarak anılır mıyım
Kim bilir
En sevdama kavgama düşkün halimle gitmekteyim
Yıldızlar ülkesine
Sınırsız ve özgüre doğru
Beni gömün Taylan Özgür’ün yanına
Kesik bıyıklarımla tanır mı bilmem Taylan ama
Bıyık bırakmak da yasaktı bana
Şimdi sizlere diyorum ve korkmadan adımımı atıyorum
Hadi Eyvallah dostlar, yoldaşlar
Bir gün buluşuruz yıldızlar ülkesinde elbette
Şimdi gidiyorum Nâzım’ın yanına
Taylan’la bir şiirini okuyacağız ona
Sonra kucaklayacağım Hüseyin’i de Yusuf’u da
Kavgamız size emanet
Haydi Eyvallah
1 Mayıs 2025 Perşembe
BİR MAYIS AKŞAMÜSTÜSÜ
Öğle vakti akşama doğru hayli hızla ilerlerken, o da
mutfakta yavaş yavaş hazırlıklarını sürdürüyordu. Mezeleri hazırlamıştı bile.
Eğilip fırına baktı. On dakika kadar daha vakit vardı. Hem biraz daha kızarsa,
görünüşü de daha iyi olabilirdi. Şu zamanın en büyük derdi de o değil miydi? “Güzel
görünmek”, “Kendini güzellikle satmak” mesele bu değil miydi? Az bir parası
olsa insanlar güzel görünüp, içi boş olsa da bunu belli etmeden satmıyorlar
mıydı? Varsın tavuk da bu teşhirci porno kültürünün parçası olsun ne olacaktı?
Mezeleri ikişer ikişer alıp masaya
doğru yürüdü. Tam orta yere konumlandırdı. Sonra diğer ikisi ve diğer ikisi…
Altı meze yeterdi. Vaktinde, mahallenin köhne meyhanesinde peynir, suyu bol yoğurdu
az cacıkla da içmemişler miydi? Sonradan gelen bir şarkı, rakının tadına en iyi
meze olarak gidip, kafalarını en güzel hale getirip “SER-HOŞ” tabirinin hakkını
da veriyordu.
Mutfağa dönerken, yine de ne olur ne
olmaz diye, eğilip tavuğa baktı. İyi yaptığını biliyordu ki yıllardır yalnız
yaşadığından dolayı sürekli bu tavuğu yapıp, kendini ve ya çevresini bunla
ödüllendiriyordu. Zaten evine gelen misafirleri de masada bu tavuğun hazır
olacağını bilerek geliyordu. Mezeler hazır ve masadaydı, salatanın yağını da
şimdi dökecekti… Döktükten sonra limonunu da sıktıktan sonra onu da masaya
götürdü. Mezelerin konumunu o an beğenmediği için değiştirip üç sola ortaya salata
tabağı üç de sağa olarak mezelerin yerlerini değiştirdi.
Saatine baktı. Akşam oldu olacaktı. O
gün, televizyonu açmamıştı. Açası da gelmiyordu. Gelecek haberleri yıllardı
ezbere biliyordu çünkü… Şimdi açıp da görecek, yine başka başka şeyler. “Bir kere
de şu gün anın keyfi bozulmasın” diye geçirdi. Misafirinin aramamış olması onu
biraz kuşkuya düşürmüş olsa da: “Aman! O illa bir yolunu bulur gelir. Merak
etmeye gerek yok. Ne badireler atlattı da geldi zamanında” dedi. Masayı tekrar
bir gözden geçirip, bu sefer de bardak ve kaseleri almak için mutfağa gitti.
Onları da getirip yerleştirdi. Çorba çoktan olmuştu. Tam da o eskinin tadında
bir mercimek çorbası yapmıştı. Son kere tavuğun pişip pişmediğini kontrol
ettikten sonra tabakları yan yana dizip, dinlenip, demlenmiş pirinç pilavını
tabaklara koydu. Yanına da dün hazırladığı zeytinyağlı fasulyesini ve birer
çanak da enginarı yerleştirip, sırayla tabakları masaya götürdü.
Bu sırada gözüne çarpan teybe doğru
yöneleyim dese de bir an kendini durdurdu: “Aman şimdi içinde vardır. Yok ya!
Boşa havayı bozmaya gerek yok” diye içinden geçirip, fırından gelecek sesi ve
tabi ki misafirini beklemek için tekli koltuklardan birine oturdu. Oturduğu
andan itibaren de eski günler gözünün önüne geldi. Cihangir’de gece sarhoş adım
yürümeleri, son vapuru kaçırıp da bir yolunu bulup karşıya geçme arayışları. Şu
İstanbul’un kahrını çekmişlerdi hem de en karasından. Gecesini de gündüzünü de
kara kara yaşamışlardı. Nihayetinde şu günlere gelmişlerdi ama bedeller… En basiti
o gazete serip de yemek yedikleri masanın tadı da kalmamıştı. Masanın çevresindekiler
kalmadığı gibi…
O, tavuğun pişme zilini fırında
beklerken bir anda kapının zili çaldı. Muhtemelen misafiri gelmişti. Yerinden
doğrulup, ağır adımlarla kapıya gitti. Kapıyı açtığında ise evet beklediği
misafirin geldiğini gördü. İçeri buyur eder gibi sol eliyle içeriyi gösterip,
buyur etti. Misafiri de girdi. Ayakkabısını çıkarttıktan sonra:
-“Ne
oldu Nusret? Keyifsiz gözüküyorsun.”
-“Yok!
Yok bir sorun Hilmi. Biliyorsun her bu gün böyleyim.”
-“Biliyorum.
Kaç tanesini gördük de ilk defa bu kadar dingin ve moralsiz gibisin”
-“Yok,
yok bir şeyim. Sen geç, elini yüzünü yıka. Ben de mutfağı halledeyim o arada.”
Hilmi, elini yıkamaya giderken,
Nusret de fırına eğilip baktığında, tavuk baya kızarmış ve gayet de güzel
görünüyordu. Fırının kapısını açıp, bir bıçakla tavuğu yokladı. Pişmişti. Fırını
kapatıp, eldivenlerini giydi ve eli yanmasın diye yavaş yavaş tavuğu çıkartıp,
tezgaha koydu. Yüzüne doğru gelen duman geçtikten sonra da dolapta tavuğu
koyacağı büyükçe bir orta tabağı bulup, indirdi. O an, tavuğu acaba kesip mi
servis etsem diye düşünse de: “Yok” dedi kendi kendine “Pornosunu bozmaya ne
hacet. Görseliyle bu kendini satsın. Devir o devir değil mi?”
Tavuğu bütün haliyle masaya taşıdığı
an da Hilmi salona geldi:
-“Neler
yaptın bugün?”
-“İnan
bir şey yapmadım.”
-“Belli
televizyon bile açık değil.”
-“Açmadım.
Açsam ne olacak? Yine moralim bozulacak.”
-“Bozulmuyor
mu ki?”
-“Bozuluyor
zaten yeterince bozuluyor. Daha da görüp niye bozayım?”
-“Merak
etmiyor musun?”
-“Tahmin
ediyorum. Senin nasıl geçti? Zorlandınız mı?”
-“Her
sene daha zor oluyor.”
-“Yaşlanıyorsun
belki…”
-“Yok!
Yaştan değil. Çok daha zorlu oluyor.”
-“Gençler
anlamıyor tabi. Eğlenmeye gelmişlerdir.”
-“Onla
da alakası yok. Hem, bence yanılıyorsun. Belki de bizden bile daha çok
anlıyorlar.”
-“Yapma!
Onlar keyifçi.”
-“Tamam
keyifçiler. Ama keyifleri kaçmasın diye oradalar belki de. Kim yaşamı bozulsun ister?
Onlar da yaşamları bozulmasın diye oradalardı. Zaten hayatın pek de anlamını
bilmiyorlar.”
-“Yahu
nasıl bilecekler? Hazırcı bunlar.”
-“Ya
değillerse! Bence değiller. Bunlar bedel ödememek için sinmiş kişilerin,
anlamsız yaşama iteklenmiş çocukları. Belki de hayatlarına anlam katmak için
hayatı güzelleştirmek için çabalıyorlardır?”
-“Çok
romantiksin.”
-“Öyle
olsam güllerle gelirdim.”
-“Yahu
öyle değil.”
-“Fikirde
de romantik değilim. Sen de teşrif etseydin de görseydin.”
-“Uğraşamam.”
-“Sen
uğramayacaksın diye de onlar yerini alacaklar. 1Mayıs yahu! Hangi 1 mayısta biz
kavgamızı da verip, zorlanıp da yine de keyif almadık?”
-“Bana
senin sağ salim gelmen önemliydi. Geldin de.”
-“Çoğu
kişi de ama gidemedi, gideceği yere. Çok gözaltı oldu. Özellikle de şu laf
ettiğin çocuklardan çok ama çok gözaltı oldu. Ama bizden güçlüler biliyor
musun? Yılmıyorlar.”
-“O
başka şeydendir.”
-“Nedendir?
Başka şey ne?”
-“Yahu
bunlar zaten değişik. Arsız gibiler.”
-“Arsız
marsız. Senden benden iyi direndiler. Hatta biz birçok şeyi bilmeden
sahadayken, kandırılıyorken, onlar kandırılmadan, kendi istekleriyle meydana
indiler. Yahu biz bir şekilde azla mazla yetiniyorduk. Bunlar bombardıman altında
ve daha beteri ne biliyor musun?
-“Ne?
Bakalım neyi savunacaksın yine boş boş?”
-“Bunlara
gösteriyorlar ama elletmiyorlar. Biz kırıp dizimizi oturuyorduk. Bunlar elde
etmek için mücadele veriyor. Bizim gibi değiller.”
-“Gösterip
de elletmiyorlar ha! Tam da sana öylesi porno kültüründe bir tavuk yaptım. Hadi
geç masaya”
Hilmi, masaya oturduktan sonra Nusret,
tavukları servis etmeye başladı. Ardından da mutfağa gitti ve içeriye seslendi:
-“Şarap
düşündüm. Ne dersin?”
-“Ne
şarabı yahu! Çok mu keyfimiz var da şarap içeceğiz. Köpek öldüren de değildir
o. Nereden aldın?”
-“İtalyan
şarabı bu. Beyaz şarap.”
-“Yerli
de değil, İtalyan. Rakı getir sen getir. Evde rakı var mı?”
-“Oğlum
güzel sofra kurdum. Ne rakısı?”
-“Tavuk,
pilav, sebze. Gazete üstünde yediğimiz mezelerin de kalitelisini yapmışsın.
Kaliteli olunca rakıyı mı ötekileştireceğiz! Yoksa gidip alıp geleyim?”
-“Var
ya var! Bu evde rakı ne zaman eksik oldu?”
-“O
zaman ne diye soruyorsun. Müzik de açmamışsın. Dur bakayım sen dur!”
-“Ne
durayım?”
-“Sen
hala görüşüyorsun değil mi onlar?”
-“Kimle?”
-“Oğlum
bak yeme beni! Kim olduğunu biliyoruz. Kesin teypte de onun kaseti vardır.
Ondan açmadın değil mi?”
-“Ne
alakası var?”
-“Aç
hadi! Aç.”
-“Ya
boşver! Yemek yiyeceğiz.”
-“Sen
aç aç.”
-“Hadi
ye bakalım şu pornocu tavuktan. Bak nasıl güzel görünüyor değil mi? Tam
teşhirci. Dönemin gençliği gibi.”
-“Sen
gençleri mençleri bırak. Görüşüyorsun değil mi?”
-“Öff!
Görüşüyorum. Kesmedim irtibatı.”
-“Biliyorum.
Yapamazsın zaten sen. O kadar güçlü olsan bugün alanda olurdun. Maazallah polis
molis değer bir yerine.”
-“Alakası
yok.”
-“Buluşuyor
musunuz bari?”
-“Arada
bir de çok nadir.”
-“Halini
hatırını sormayacağım.”
-“Haksızlık
ediyor olabilir misin?”
-“Haksızlık!
Hepimiz mi?”
-“Evet
hepiniz! Haksızlık ediyorsunuz.”
-“Oğlum,
o gidip, el pençe divan durmadı mı? Ne malum eskiden de bizi satmadığı?”
-“Satmadığını
biliyorsun. O kadar da yapma.”
-“Ne
malum?”
-“Yahu
yapmadı. Senle beraber işkence görmedi mi? Sen sarmadın mı dayaktan patlamış
yüzünü, gözünü?”
-“Tamam
da belki de…”
-“Belki
de yok. Beraber çektik. Sonra o başka yola…”
-“Sen
de başka yola.”
-“Ben…”
-“Sen
de başka yola, hiç konuşma Nusret. Sadece eğilmedin diye eskisi gibi devam
ediyoruz. Yoksa şarap mı diye sormazdın bile”
-“Ya
ettiğin laf mı?”
-“Aç
ya aç! Valla dinleyeceğim. Kaç yıldır dinlemiyorum aç dinleyeceğim. Bakayım
aynı hissi yaratıyor mu? Hem belki gerçek sesini de duymuş oluruz?”
-“Hilmi
uzatma!”
-“Oğlum
ben ciddiyim. Aç dinleyelim. Hadi bak. Sen açarken ben de pornocu tavuğundan
yemeye başlarım.”
Yerinden kalkıp, isteksizce de olsa
teybe yöneldi. Düşündüğü gibi onun kaseti içindeydi. Kontrol ettikten sonra
kaseti başa sarıp, çalma tuşuna bastı. Kaset işlemeye başlarken de masaya geri
oturup, tavuktan bir parça kesti ve pilavla beraber yedi. Yüzüyle, Hilmi’ye “nasıl
olmuş?” gibisinde bir hareket yaptı. Hilmi de yüzünü aşağı eğip, gözünü de
kısarak “güzel olmuş” gibisinden bir karşılık verirken şarkı da başladı. Hilmi’nin
yüzü biraz ekşise de o an içinden şarkıyı özlediğini de fark etti ama dışarı
yansıtmadı. Tabağa doğru daha da eğilip, yemeğe devam etti.
Hilmi’nin gözünün önüne, eskiden
beraber yaşadıklarındaki gazete üzerinde yedikleri yemeklerin sonrasında bağlamasını
alıp çaldığı türküler gelmişti. Yine de hüznünü belli etmedi. Ne de olsa, bir
sabah ansızın, daha çok konsere çıkmak için muhalif duruşundan vazgeçip,
bakanlığı ve iktidarı öven söylemleri yapan kişi de buydu. O gün üstüne bir de “Size
ne?” demişti. Onlara neydi? Ama kolay değildi. Özlemişti. Yarı aç karınla,
ağızlarında kalitesiz sigara, bodrum katındaki evlerindeki sohbetleri de
yaşadıkları acıların sonrasında dayanışmaları da… Her şeyi çok özlemişti. Ama
özlediği o mu yoksa yaşadıkları mıydı? Zaten sorguladığı da sanırım buydu?
Hilmi’nin sessizliğini gördüğünde,
onu da iyi tanıdığından aklından geçmişin geçtiğini bilen Nusret ise hiçbir şey
söylemden yemeğine devam etti. Hilmi’ye baka baka, o da birinciden, ikinciye
geçen şarkıyı dinleye dinleye yemeğini yedi. Tam da düşündüğü gibi yemek de
güzel pişmişti. Şimdi şu mezeyi de yiyecekti ama…
GALİP UÇAR MAYIS 2025
Hikâye 1 Mayıs 2025 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır.
