Blog Ziyaretçi Sayısı

Ara ve Bul

Blog Site Translation

1 Mayıs 2025 Perşembe

BİR MAYIS AKŞAMÜSTÜSÜ

 

Öğle vakti akşama doğru hayli hızla ilerlerken, o da mutfakta yavaş yavaş hazırlıklarını sürdürüyordu. Mezeleri hazırlamıştı bile. Eğilip fırına baktı. On dakika kadar daha vakit vardı. Hem biraz daha kızarsa, görünüşü de daha iyi olabilirdi. Şu zamanın en büyük derdi de o değil miydi? “Güzel görünmek”, “Kendini güzellikle satmak” mesele bu değil miydi? Az bir parası olsa insanlar güzel görünüp, içi boş olsa da bunu belli etmeden satmıyorlar mıydı? Varsın tavuk da bu teşhirci porno kültürünün parçası olsun ne olacaktı?

            Mezeleri ikişer ikişer alıp masaya doğru yürüdü. Tam orta yere konumlandırdı. Sonra diğer ikisi ve diğer ikisi… Altı meze yeterdi. Vaktinde, mahallenin köhne meyhanesinde peynir, suyu bol yoğurdu az cacıkla da içmemişler miydi? Sonradan gelen bir şarkı, rakının tadına en iyi meze olarak gidip, kafalarını en güzel hale getirip “SER-HOŞ” tabirinin hakkını da veriyordu.

            Mutfağa dönerken, yine de ne olur ne olmaz diye, eğilip tavuğa baktı. İyi yaptığını biliyordu ki yıllardır yalnız yaşadığından dolayı sürekli bu tavuğu yapıp, kendini ve ya çevresini bunla ödüllendiriyordu. Zaten evine gelen misafirleri de masada bu tavuğun hazır olacağını bilerek geliyordu. Mezeler hazır ve masadaydı, salatanın yağını da şimdi dökecekti… Döktükten sonra limonunu da sıktıktan sonra onu da masaya götürdü. Mezelerin konumunu o an beğenmediği için değiştirip üç sola ortaya salata tabağı üç de sağa olarak mezelerin yerlerini değiştirdi.

            Saatine baktı. Akşam oldu olacaktı. O gün, televizyonu açmamıştı. Açası da gelmiyordu. Gelecek haberleri yıllardı ezbere biliyordu çünkü… Şimdi açıp da görecek, yine başka başka şeyler. “Bir kere de şu gün anın keyfi bozulmasın” diye geçirdi. Misafirinin aramamış olması onu biraz kuşkuya düşürmüş olsa da: “Aman! O illa bir yolunu bulur gelir. Merak etmeye gerek yok. Ne badireler atlattı da geldi zamanında” dedi. Masayı tekrar bir gözden geçirip, bu sefer de bardak ve kaseleri almak için mutfağa gitti. Onları da getirip yerleştirdi. Çorba çoktan olmuştu. Tam da o eskinin tadında bir mercimek çorbası yapmıştı. Son kere tavuğun pişip pişmediğini kontrol ettikten sonra tabakları yan yana dizip, dinlenip, demlenmiş pirinç pilavını tabaklara koydu. Yanına da dün hazırladığı zeytinyağlı fasulyesini ve birer çanak da enginarı yerleştirip, sırayla tabakları masaya götürdü.

            Bu sırada gözüne çarpan teybe doğru yöneleyim dese de bir an kendini durdurdu: “Aman şimdi içinde vardır. Yok ya! Boşa havayı bozmaya gerek yok” diye içinden geçirip, fırından gelecek sesi ve tabi ki misafirini beklemek için tekli koltuklardan birine oturdu. Oturduğu andan itibaren de eski günler gözünün önüne geldi. Cihangir’de gece sarhoş adım yürümeleri, son vapuru kaçırıp da bir yolunu bulup karşıya geçme arayışları. Şu İstanbul’un kahrını çekmişlerdi hem de en karasından. Gecesini de gündüzünü de kara kara yaşamışlardı. Nihayetinde şu günlere gelmişlerdi ama bedeller… En basiti o gazete serip de yemek yedikleri masanın tadı da kalmamıştı. Masanın çevresindekiler kalmadığı gibi…

            O, tavuğun pişme zilini fırında beklerken bir anda kapının zili çaldı. Muhtemelen misafiri gelmişti. Yerinden doğrulup, ağır adımlarla kapıya gitti. Kapıyı açtığında ise evet beklediği misafirin geldiğini gördü. İçeri buyur eder gibi sol eliyle içeriyi gösterip, buyur etti. Misafiri de girdi. Ayakkabısını çıkarttıktan sonra:

-“Ne oldu Nusret? Keyifsiz gözüküyorsun.”

-“Yok! Yok bir sorun Hilmi. Biliyorsun her bu gün böyleyim.”

-“Biliyorum. Kaç tanesini gördük de ilk defa bu kadar dingin ve moralsiz gibisin”

-“Yok, yok bir şeyim. Sen geç, elini yüzünü yıka. Ben de mutfağı halledeyim o arada.”

            Hilmi, elini yıkamaya giderken, Nusret de fırına eğilip baktığında, tavuk baya kızarmış ve gayet de güzel görünüyordu. Fırının kapısını açıp, bir bıçakla tavuğu yokladı. Pişmişti. Fırını kapatıp, eldivenlerini giydi ve eli yanmasın diye yavaş yavaş tavuğu çıkartıp, tezgaha koydu. Yüzüne doğru gelen duman geçtikten sonra da dolapta tavuğu koyacağı büyükçe bir orta tabağı bulup, indirdi. O an, tavuğu acaba kesip mi servis etsem diye düşünse de: “Yok” dedi kendi kendine “Pornosunu bozmaya ne hacet. Görseliyle bu kendini satsın. Devir o devir değil mi?”

            Tavuğu bütün haliyle masaya taşıdığı an da Hilmi salona geldi:

-“Neler yaptın bugün?”

-“İnan bir şey yapmadım.”

-“Belli televizyon bile açık değil.”

-“Açmadım. Açsam ne olacak? Yine moralim bozulacak.”

-“Bozulmuyor mu ki?”

-“Bozuluyor zaten yeterince bozuluyor. Daha da görüp niye bozayım?”

-“Merak etmiyor musun?”

-“Tahmin ediyorum. Senin nasıl geçti? Zorlandınız mı?”

-“Her sene daha zor oluyor.”

-“Yaşlanıyorsun belki…”

-“Yok! Yaştan değil. Çok daha zorlu oluyor.”

-“Gençler anlamıyor tabi. Eğlenmeye gelmişlerdir.”

-“Onla da alakası yok. Hem, bence yanılıyorsun. Belki de bizden bile daha çok anlıyorlar.”

-“Yapma! Onlar keyifçi.”

-“Tamam keyifçiler. Ama keyifleri kaçmasın diye oradalar belki de. Kim yaşamı bozulsun ister? Onlar da yaşamları bozulmasın diye oradalardı. Zaten hayatın pek de anlamını bilmiyorlar.”

-“Yahu nasıl bilecekler? Hazırcı bunlar.”

-“Ya değillerse! Bence değiller. Bunlar bedel ödememek için sinmiş kişilerin, anlamsız yaşama iteklenmiş çocukları. Belki de hayatlarına anlam katmak için hayatı güzelleştirmek için çabalıyorlardır?”

-“Çok romantiksin.”

-“Öyle olsam güllerle gelirdim.”

-“Yahu öyle değil.”

-“Fikirde de romantik değilim. Sen de teşrif etseydin de görseydin.”

-“Uğraşamam.”

-“Sen uğramayacaksın diye de onlar yerini alacaklar. 1Mayıs yahu! Hangi 1 mayısta biz kavgamızı da verip, zorlanıp da yine de keyif almadık?”

-“Bana senin sağ salim gelmen önemliydi. Geldin de.”

-“Çoğu kişi de ama gidemedi, gideceği yere. Çok gözaltı oldu. Özellikle de şu laf ettiğin çocuklardan çok ama çok gözaltı oldu. Ama bizden güçlüler biliyor musun? Yılmıyorlar.”

-“O başka şeydendir.”

-“Nedendir? Başka şey ne?”

-“Yahu bunlar zaten değişik. Arsız gibiler.”

-“Arsız marsız. Senden benden iyi direndiler. Hatta biz birçok şeyi bilmeden sahadayken, kandırılıyorken, onlar kandırılmadan, kendi istekleriyle meydana indiler. Yahu biz bir şekilde azla mazla yetiniyorduk. Bunlar bombardıman altında ve daha beteri ne biliyor musun?

-“Ne? Bakalım neyi savunacaksın yine boş boş?”

-“Bunlara gösteriyorlar ama elletmiyorlar. Biz kırıp dizimizi oturuyorduk. Bunlar elde etmek için mücadele veriyor. Bizim gibi değiller.”

-“Gösterip de elletmiyorlar ha! Tam da sana öylesi porno kültüründe bir tavuk yaptım. Hadi geç masaya”

            Hilmi, masaya oturduktan sonra Nusret, tavukları servis etmeye başladı. Ardından da mutfağa gitti ve içeriye seslendi:

-“Şarap düşündüm. Ne dersin?”

-“Ne şarabı yahu! Çok mu keyfimiz var da şarap içeceğiz. Köpek öldüren de değildir o. Nereden aldın?”

-“İtalyan şarabı bu. Beyaz şarap.”

-“Yerli de değil, İtalyan. Rakı getir sen getir. Evde rakı var mı?”

-“Oğlum güzel sofra kurdum. Ne rakısı?”

-“Tavuk, pilav, sebze. Gazete üstünde yediğimiz mezelerin de kalitelisini yapmışsın. Kaliteli olunca rakıyı mı ötekileştireceğiz! Yoksa gidip alıp geleyim?”

-“Var ya var! Bu evde rakı ne zaman eksik oldu?”

-“O zaman ne diye soruyorsun. Müzik de açmamışsın. Dur bakayım sen dur!”

-“Ne durayım?”

-“Sen hala görüşüyorsun değil mi onlar?”

-“Kimle?”

-“Oğlum bak yeme beni! Kim olduğunu biliyoruz. Kesin teypte de onun kaseti vardır. Ondan açmadın değil mi?”

-“Ne alakası var?”

-“Aç hadi! Aç.”

-“Ya boşver! Yemek yiyeceğiz.”

-“Sen aç aç.”

-“Hadi ye bakalım şu pornocu tavuktan. Bak nasıl güzel görünüyor değil mi? Tam teşhirci. Dönemin gençliği gibi.”

-“Sen gençleri mençleri bırak. Görüşüyorsun değil mi?”

-“Öff! Görüşüyorum. Kesmedim irtibatı.”

-“Biliyorum. Yapamazsın zaten sen. O kadar güçlü olsan bugün alanda olurdun. Maazallah polis molis değer bir yerine.”

-“Alakası yok.”

-“Buluşuyor musunuz bari?”

-“Arada bir de çok nadir.”

-“Halini hatırını sormayacağım.”

-“Haksızlık ediyor olabilir misin?”

-“Haksızlık! Hepimiz mi?”

-“Evet hepiniz! Haksızlık ediyorsunuz.”

-“Oğlum, o gidip, el pençe divan durmadı mı? Ne malum eskiden de bizi satmadığı?”

-“Satmadığını biliyorsun. O kadar da yapma.”

-“Ne malum?”

-“Yahu yapmadı. Senle beraber işkence görmedi mi? Sen sarmadın mı dayaktan patlamış yüzünü, gözünü?”

-“Tamam da belki de…”

-“Belki de yok. Beraber çektik. Sonra o başka yola…”

-“Sen de başka yola.”

-“Ben…”

-“Sen de başka yola, hiç konuşma Nusret. Sadece eğilmedin diye eskisi gibi devam ediyoruz. Yoksa şarap mı diye sormazdın bile”

-“Ya ettiğin laf mı?”

-“Aç ya aç! Valla dinleyeceğim. Kaç yıldır dinlemiyorum aç dinleyeceğim. Bakayım aynı hissi yaratıyor mu? Hem belki gerçek sesini de duymuş oluruz?”

-“Hilmi uzatma!”

-“Oğlum ben ciddiyim. Aç dinleyelim. Hadi bak. Sen açarken ben de pornocu tavuğundan yemeye başlarım.”

            Yerinden kalkıp, isteksizce de olsa teybe yöneldi. Düşündüğü gibi onun kaseti içindeydi. Kontrol ettikten sonra kaseti başa sarıp, çalma tuşuna bastı. Kaset işlemeye başlarken de masaya geri oturup, tavuktan bir parça kesti ve pilavla beraber yedi. Yüzüyle, Hilmi’ye “nasıl olmuş?” gibisinde bir hareket yaptı. Hilmi de yüzünü aşağı eğip, gözünü de kısarak “güzel olmuş” gibisinden bir karşılık verirken şarkı da başladı. Hilmi’nin yüzü biraz ekşise de o an içinden şarkıyı özlediğini de fark etti ama dışarı yansıtmadı. Tabağa doğru daha da eğilip, yemeğe devam etti.

            Hilmi’nin gözünün önüne, eskiden beraber yaşadıklarındaki gazete üzerinde yedikleri yemeklerin sonrasında bağlamasını alıp çaldığı türküler gelmişti. Yine de hüznünü belli etmedi. Ne de olsa, bir sabah ansızın, daha çok konsere çıkmak için muhalif duruşundan vazgeçip, bakanlığı ve iktidarı öven söylemleri yapan kişi de buydu. O gün üstüne bir de “Size ne?” demişti. Onlara neydi? Ama kolay değildi. Özlemişti. Yarı aç karınla, ağızlarında kalitesiz sigara, bodrum katındaki evlerindeki sohbetleri de yaşadıkları acıların sonrasında dayanışmaları da… Her şeyi çok özlemişti. Ama özlediği o mu yoksa yaşadıkları mıydı? Zaten sorguladığı da sanırım buydu?

            Hilmi’nin sessizliğini gördüğünde, onu da iyi tanıdığından aklından geçmişin geçtiğini bilen Nusret ise hiçbir şey söylemden yemeğine devam etti. Hilmi’ye baka baka, o da birinciden, ikinciye geçen şarkıyı dinleye dinleye yemeğini yedi. Tam da düşündüğü gibi yemek de güzel pişmişti. Şimdi şu mezeyi de yiyecekti ama…


GALİP UÇAR                                                                MAYIS 2025

Hikâye 1 Mayıs 2025 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır.

BİR MAYIS AKŞAMÜSTÜSÜ

24 Nisan 2025 Perşembe

ENDÜLÜS EMEVİLERİ GELMEDEN EVVEL

 Endülüs Emevileri henüz İspanya'yı fethetmeden önceki

Sevilla'nın yakıcı güneşi altında
Sakinlikte
Buz dağları kırılmadan evvel
Grönland sessizliğinde
Ve badem ağaçları
Düşüre düşüre meyvelerini
Gözbebeklerine koymazdan evveldi
Bordeux'un en ucuz şarabını içer
Güney Fransa'dan sık sık doğuya doğru
Misal Como'ya
Misal Monza'ya yürürdüm uzun uzun
Yol üzerinde keşişlerin şaşkın bakışları
Belçika'dan Katalunya'ya doğru
Yürürlerken
Ve yanı sıra taşlarlarken beni
Bir grup eli meşaleli
Yakmak isterken ruhumu
İnadına biat etmemiştim
Hatta acı bir kahve içmiştim
Daha Endülüs Emeviler gelmeden
Sevilla sokaklarına
Yazdığım şiirlerden birkaçı Ren Nehri'ne atılmıştı
Birkaçını da ben
Kaçarken voyvodalardan
Don Nehrine atıp saklamıştım
Kelime kelime Karadeniz'e
Lanet soğuk gecelerde
Germen kara ormanlarından kaçıp
Şato burçlarının arkasında sabahlamıştım
Elimde buğday birası
Yukarıdan sarı saçlı kızların tacizi
Ki ben sarışın severdim
Kırmızı şarapla beraber
Soğuk kuzey gecelerinin sabahlarında
Özlediğim gibi
Endülüs Emevileri öncesi Sevilla sahillerinin sıcağını
Akdeniz'den gelen
Belki Afrika belki Kıbrıs köleleriyle yüklü
Gemilerin gölgesinde saklanıp
Ganimetlerden aşırdıklarımla
Gece yaptığım şölenleri
Kendini çingene sanan
Kara kırmızı etekleri uçuşan
Yanında bıyıksız erkek gezdirmeyen
Kadınların danslarına eşlik eden
Büyük odun ateşlerini
Özlerdim
Endülüs Emevileri gelmeden evvel
Sevilla sokaklarındaki düşlerimi
Badem ağacından badem düşüp de
Kabuğu kırılıp
Gözbebeklerine yuvarlanıp da
Konmadan önce
Şimdi sadece badem gözlerini
Sade gözlerini
Gözlerini
Özlerim

GALİP UÇAR     2025 OCAK

Şiir 24 Nisan 2025 tarihinde Kibele Kültur Sanat dergisinde yayınlanmıştır

17 Nisan 2025 Perşembe

YAŞAM MORCADELESİ

 Erguvanlar mı

Mor salkımlar mı
Menekşeler mi
Hangi mora sakladın hayallerini
Hangi mor seni sardı yatıştırdı
Kalmadı artık o nazik devirler
Bir yandan da isyansız haller
Dokunulmuyor hiçbir şeye
Öylesine akıp gidiyor hayat
Monoton
Hem seslerde
Hem renklerde
Oluyor bitiyor
Aynı uyanışlara
Aynı uyuyuşlar
Anlarım ondan seni
Saklandığın morun içinde
O kadar derinde
O kadar kalmana
Ki
Çıkmaya mana bulamamanı da
Anlıyorum
Bu anlayışlar zaten hep yaratan
İsyansız hallerin kanıksanmıs günlerini
Birileri
Olması gereken gibi yaşıyor
O yaşa geldiğinde o olmalı
Hayatınca şu olmamalıyı
Yaşıyor ve ölüyor
Ardında bıraktıklarına paylaşım kavgaları
Emanet edip
Ölümsüz bir şeyler yapmadan gidiyorlar
Bir mor tene bürünüp
Başka başka çiçekler koyuluyor üstüne
Onlar da birkaç güne
Ya solmaya ya ölüme mahkum
Erguvanlar
Mor salkımlar
Menekşeler
Değiller
Çile çekmeyi normal kabul etmişler
Bu normallikleriyle yaşayıp gider gibi
Bir de kendi yarattıkları masuma
Minik bir bebeğe dahi
Normal çilelerini onurlandırırmış gibi
Çilem ismi de verdiler
Çilem çilem diye bağrına basarak büyüttüler
Sokaklar yürüyen çilelerle doldu
Oysa
Asfalt dökülmüş ve gri kaldırımlarla boyalı o sokaklar
Çilek bahçelerini de barındıran
Kırmızılı yeşilli yerlerdi belki
Ben görmedim
Var oldum olalı
Görmüstür illa birileri
Bayrampaşa'da mor enginarı
Silivrikapı'da yemyeşil marulu
Taptaze mor soğanı
Acı da olsa tatmıştır taze taze
Şimdi sokaklar kırmızıya bürünür gibi olsa da
Duramıyor sabah olana dek kırmızılıklar
Yerlerini griler alıyor yine yeniden
Bir orospunun seher vakti kıpkırmızı rujunu silip
Yeni bir renk ruj sürmesi kadar anca
Kırmızının ömrü sokaklarda şu zamanlar
Ondandır ki
Anlıyorum her defasında
Mor bulunca kaçıp saklanışlarını
Erguvanlar
Mor salkımlar
Menekşeler
Olmasa da sığındığın mor
Nihayetinde ölüm moru değil
Yaşam morcadelesi

GALİP UÇAR.      NİSAN 2025

Şiir Kibele Kültür Sanat dergisinde 17 Nisan 2025 tarihinde yayınlanmıştır

13 Nisan 2025 Pazar

BÜTÜN MÜMKÜNLERİN KIYISI

 Bütün mümkünlerin kıyısındayız aslında

Bir cesaret
Geç kalınmış sanılanların
Kaybolmuş zannedilenlerin kelepçelerini
Bileklerden kıra kıra gelmişiz
İyot kokusu burnumuzda
Yeni kesilmiş çim kokusu
Bahar yeşili
Bütün mümkünlerin kıyısındayız
Mümkün kılmak
Tabuları duvarları yıkmak
Ellerimizin cesaretinde

GALİP UÇAR.       MART 2025

Şiir 13 Nisan 2025 günü Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır

11 Nisan 2025 Cuma

9 Nisan 2025 Çarşamba

YÖRÜK KEMANESİ

 Ata dedem tohumundan gelir dalları

Ben onların dilinden çalarım sazı
Dinledim mor şafakta dağlar avazı
Yürüdüm adım adım binlerce yılı

Şu dağlarda meskenimdir kıl çadırı
Teke tuttum deve sürdüm dağda yolları
Şu gördüğün allı morlu Türkmen kadını
Yıl desen de yılmaz da toplar katarı

Şimdi canlanır elimde sazın kabağı
Anlatır Yörüğü söyler obayı
Alnıma sanma ki yazılmış karayı
Ben dağları bilirim bilmem ovayı

GALİP UÇAR.     NİSAN 2025

Şiir 9 Nisan 2025 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır


7 Nisan 2025 Pazartesi

TEBESSÜMÜN

 Tebessümün

Ki çok güzeldir
Saf nazik
Hala iyi kalabilmiş yüreklere
Çocuklara
Ve mazlum coğrafyalara umuttur
Belki
Bir eksiklerine dokunur
Ötekiliklerinin karanlığına güneş olur
Susuz tarlalara damla damla su
Verim verim
Tahıl olur şaşası olmayan
Sadece ekmek olmayı bekleyen
Bir fakirin sofrasına
Zeytin yoldaşı
Tebessümün ki
İhtimallerdir yasaklılara
Mermi yorgunu binalarıyla
Vurulmuş şehirlere
Açlığa yokluğa yoksunluğa
Damarlarda kan coşkun
Beyin zırıl zırıl
Yürek teklerken
Düşmeyen nabza limondur
Akdeniz sıcağının habercisi
Elleri tuz kaplı
Dili tuz yanığı
Gözleri tuz körü
İçi obruk delikleri
İçi stepler
Çölümsü haller olsa da
Tebessümün ki
Çok güzeldir
Bir yılmaz yıkılmaz bakıştır zalime
İnançlı bir devrimin gülüşüdür
Yüzü kan revan
Kendi yaralı
Zulme aldırmayan

GALİP UÇAR.       NİSAN 2025

Şiir 7 Nisan 2025 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır

1 Nisan 2025 Salı

GÛYA

 Gûya bayram ediyor insanlar

Yitmiş akide şekerleri
Zaten hiç sevmem ki
Sevdiklerimi de ölümsüz severim
Ölmeye doğduğumu unutmuş yaşarken
Ölüm ani
Nasıl
Neyle gelir bilinmez
Ama derler ya
Gitmeden görürler sevdiklerini
Belki rahatça yola çıkmak için
Ya kalan sevdiklerini neylerler
Derin bir uyku
Toprağın yatağında
Tahtadan nevresimler
Duyulduğu umulan göğe gider
Onsuz ilk gündür
Onsuz ilk bayram
Oysa bunları başka şeylere kullanırdık
Şimdi yeni anlamlarına
Umulmayan ve onulmayan ölümle kavuşurlar
Ne şekerini istersin bayramın
Ne selamını misafirin
Yitip gidene ağlarım
Ağlarım vedasız gidişlere
Ki hiç veda etmemezlik etmezken kimseye
Anlamını bilmediğim ölümlülükle
Anlanır veda edemeyişlerin eksikliği
Ki ertesi güne randevu vardır
Ama mezarlığa değil
Mezarlıkta değil
Gitmekle kalmak arası bir çıkmaz sokakta
Senaryosunu çözemediğim bir filmi
Yarı uykulu
Tepkisiz izlemekteyim
Ya çığlık çığlık isyana
Ya derin uykuya meyilliyim
Kayıp bir çağın başlangıcına yürüyen
Kapkara bir gölgeyim
Oysa demincek...
Şimdi kayıp yıllara mı
Kayıplara mı
Bu ahım
Bu dünyada misafir
Dünya çevresinde dönen
Sağır bir mihmanım

GALİP UÇAR.         MART 2025

Şiir 1 Nisan 2025 tarihinde Kibele Kültür Sanat Dergisinde yayınlanmıştır

28 Mart 2025 Cuma

KARDELEN İSYANI

 

Haddini aştı bir kardelen
Yüzü buz içinde
Tüm cüretiyle kaldırdı başını
Kar buz tanımadı
Kutsal bir isyan
Usanmaz bir direnişle
Hepinize inat
Ben burdayım diye
Kırdı mahallesinin barikatını
Yıktı duvarları
Arındı zincirlerinden
Kaldırdı yüzü buz içinde başını
Aşkla baktı güneşe
Yeni dünyaya uyandı

GALİP UÇAR.        MART 2025

Şiir 28 Mart 2025 tarihinde Kibele Kültür Sanat dergisinde yayınlanmıştır