Blog Ziyaretçi Sayısı

Ara ve Bul

Blog Site Translation

4 Nisan 2026 Cumartesi

HEKİMHAN HEKİMHAN (müzik albümü) (söz - müzik: GALİP UÇAR)

 Galip Uçar'ın Malatya Hikâyeleri adlı hikâye kitabını yazdığı sırada, Malatya üzerine yazdığı şiirlere yaptığı bestelerden oluşan 8 türkü formunda şarkının olduğu HEKİMHAN HEKİMHAN adlı müzik albümü 4 NİSAN 2026 tarihinde yani 4.4 Malatya'nın plakasıyla özdeşleşen ve Dünya Malatyalılar Günü olarak kutlanan günde youtube üzerinden yayında

DİNLEMEK İÇİN HEKİMHAN HEKİMHAN 






 

HEKİMHAN HEKİMHAN

Yel eser dağlardan, geçer köylerden,

Gönlüm geçmez oldu gurbet derdinden.

Bir gül açar sanki vay Mezirme’den,

Kokusu sinmiş de Hekimhan yelinden.

Hekimhan, Hekimhan, yârim orada,

Mor sümbüller açar oy kayalarda.

Turnalar göç eder Fırat’ın suyunda,

Ben kaldım hasretle uzak yolunda.

Dipsizgöl üstünden düşer ay yüze,

Sevdan yakar beni gece gündüze.

Yâr gider pazara, al sürür yüze,

Bir selam göndermiş yâr mektup ile.

Hekimhan, Hekimhan, yârim orada,

Mor sümbüller açar oy kayalarda.

Turnalar göç eder Fırat’ın suyunda,

Ben kaldım hasretle uzak yolunda.

Cevizler olunca dallar eğilmiş,

Bir köy türküsüyle gönül geçecek.

Demir yol üstünden tren geçecek,

Her türkü duyunca yürek üzülecek.

Hekimhan, Hekimhan, yârim orada,

Mor sümbüller açar oy kayalarda.

Turnalar göç eder Fırat’ın suyunda,

Ben kaldım hasretle uzak yolunda.






HEKİMHAN GÜLÜ

Saçların tel tel töküli yüze

Yüreğime ok ok bakıyi gözle

Sarı eteğiyle ince beliyle

Geziniy duruyu Hekimhan'ın gülü

Oy benim yarim

Geziniy duruyu Hekimhan gülü

Şeker mi Şerbet mi tatlıdır yüzü

Bakıp doyulmuyu tılsımlı gözü

Geziniy duruyu Hekimhan gülü

Oy benim yarim

Allı yanağında güller açılıyi

Ceviz renk saçları vay salıniyı

Ab-ı kevser suyu ile yıkanıyi

Geziniy duruyu Hekimhan'ın gülü

Oy benim yarim

Geziniy duruyu Hekimhan gülü

Şeker mi Şerbet mi tatlıdır yüzü

Bakıp doyulmuyu tılsımlı gözü

Geziniy duruyu Hekimhan gülü

Oy benim yarim



HEKİMHALI YARİMİ

Hekimhan'la Arguvan'ın arası ölem arası

Yârim oldu yüreğimin sılası ölem sılası

O yârin gözlerin rengi elası ölem elası

 

Seviyom da Hekimhanlı yârimi ölem yârimi

Çekiyom kız sevdasını derdini ölem derdini

 

Şu dağlardan kar mı yağar buz üste ölem buz üste

Nasıl konmuş ela gözün kaş üste ölem kaş üste

Bin kez vurdu yüreğimi kirpikle ölem kirpikle

 

Seviyom da Hekimhanlı yârimi ölem yârimi

Çekiyom kız sevdasını derdini ölem derdini



HEKİMHANIN GECELERİ

Şu dağların üstünde, duman molur, kar molur,

Diley kar molur, Hekimhan’ın şu kıvrımlı yolu da,

Aman bize dar molur, diley dar molur,

Akşamüstü karanlık da basınca, diley gardaş basınca.

Hekimhan’ın geceleri zor molur,

Gardaş bana zor molur, diley gardaş zor molur,

Aşığa da zor molur.

Arguvan’dan bir haber gelir dostunan,

Aman gelir dostunan, diley gelir dostunan.

Yâr göynek göndermiş bana postunan,

Kara kara postunan, diley ölem postunan.

Eğnime mi giyem üstünen, diley ölem üstünen.

Hekimhan’ın geceleri zor molur,

Gardaş bana zor molur, diley gardaş zor molur,

Aşığa da zor molur.



MALATYA'DA GÜNLER BÖYLE SÜRÜLÜR

Eski tandırlarda dumanlar tüter

Taş sokaklarından gelir çocuklar

Avlu kapısında hal gönül bilir

Kaysı dallarında güneşin ışır

Malatya'da günler böyle sürülür

Malatya'da günler böyle sürülür

Kaysı dallarından güneş görülür

Çarşının içinden geçip yürünür

Malatya'da günler böyle sürülür

Malatya'da günler böyle sürülür

Her türkü içinden bir sızı taşar

Misafire sofra siniler taşar

Bir tas ayran ile ekmek bölünür

Sözler namus olur yemin bilinir

Malatya'da günler böyle sürülür

Malatya'da günler böyle sürülür

Kaysı dallarından güneş görülür

Çarşının içinden geçip yürünür

Malatya'da günler böyle sürülür

Malatya'da günler böyle sürülür

Toprak damlarında yıldızlar uyur

Cümle gönüllerde dostluk kurulur

Yüreklere özlem özlem türkü dolunur

Bağına bahçene bereket konur

Malatya'da günler böyle sürülür

Malatya'da günler böyle sürülür

Kaysı dallarından güneş görülür

Çarşının içinden geçip yürünür

Malatya'da günler böyle sürülür

Malatya'da günler böyle sürülür



OY MALATYALI YARİM OY

Beydağı'ndan kaya kaya inerim

Yârim seni sokak sokak gözlerim

Sen gelip geçmezsen durup inlerim

 

Oy yârim Malatyalı yârim oy yârim oy

Nere gidem sevdasına saldı oy beni oy oy

 

Hekimhan'dan toplamışım cevizi

Yârim gidek haydi topla çeyizi

Sevdan beni ezim ezim eziyi



MALATTYA YOLLARI DA BANA DERT OLMUŞ

Beydağı'nın başına kar mı yağmış anam kar yağmış

Kaysı dallarına dert mi çökmüş anam dert çökmüş

O yâr gitmiş sılaya da dönmemiş anam dönmezmiş

Malatya yolları da bana dert olmuş ölem dert olmuş

Yârin hasreti çökmüş de yüreğime zulm olmuş anam zulm olmuş

 

Kerneğin deresi nereye akar ölem nereye akar

Ruhumun sıkılır oy hasretin çağlar ölem  nasıl da çağlar

Yâre ulaşamam ellerim bağlar ölem ellerim bağlar

Malatya yolları da bana dert olmuş ölem dert olmuş

Yârin hasreti çökmüş de yüreğime zulm olmuş anam zulm olmuş



MALATYA ELİNDE BİR YAR SEVDİM

Malatya elinde sevdim bir yari

Ölem o yari

Uy kaşları karadır gözler sürmeli

Gözler sürmeli

O yarin kalbinde hükmüm sürmeli

Anam sürmeli

Di gel yarim di gel

Kurbanın olam

O güzel gözüne sevdalı bakam

Di gel yarim di gel

Kurbanın olam

O suna bakışa sevdalı kalam

Hekimhanlı yarin gözleri ela

Ölem oy ela

Bakışları saldı beni bir dara

Ölem oy dara

Görmedim günlerdir başım hep bela

Ölem hep bela

Di gel yarim di gel

Kurbanın olam

O güzel gözüne sevdalı bakam

Di gel yarim di gel

Kurbanın olam

O suna bakışa sevdalı kalam


ŞİİRLER: GALİP UÇAR

MÜZİKLER: GALİP UÇAR















2 Nisan 2026 Perşembe

SAAT ÇELİŞKİLERİNE NOKTAYI KOYMAK

 

                                          SAAT ÇELİŞKİLERİNE NOKTAYI KOYMAK

                On sekiz yıllık Türk dili ve edebiyatı öğretmenliği sürecimde, ders anlatırken öğrencilerden, konulara ilişkin birçok tepki gördüm. İlkten anlayanlar, birkaç örnekle anlayanlar elbette oldu. Bir konu vardı ki bu konunun teorisi ile pratiği canlı canlı hep çelişiyordu.

                Mevzubahis konu; noktalama işaretleri ünitesinin alt başlıklarından ya da daha doğru söylemek gerekirse öğelerinden biri olan “nokta işareti” konusunun maddelerinden biri olan: “Saatler yazılırken aralarına nokta işareti konur”.

                Türk Dil Kurumu, noktalama işaretini şu şekilde tanımlar:  Duygu ve düşünceleri daha açık ifade etmek, cümlenin yapısını ve duraklama noktalarını belirlemek, okumayı ve anlamayı kolaylaştırmak, sözün vurgu ve ton gibi özelliklerini belirtmek üzere noktalama işaretleri kullanılır.[1]

                Türk Dil Kurumu’nun resmi sitesinde noktalama işaretlerinin tanımı böyle yapılırken, “Nokta İşareti” başlığı altında, saatlerle ilgili maddede ise şu yazmaktadır: “ Saat ve dakika gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur Örnek: Tren 09.15’te kalktı. Toplantı 13.00’te başladı.[2]

                Doğal olarak, her Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni, Türk Dili ve Dilbilgisi üzerine başvuru noktası olarak kabul ettiği resmi kurum olan Türk Dil Kurumu’nun bu tanımını alıp, anlatır. Elbette örneklemeleri farklı verip, çeşitlendiriyoruz.

                Lakin tam bu noktada, özellikle lise kademesinde zamana daha hakim çocuklarda ve doğal olarak, taktıkları saate bakmak durum beliriyor. Dijital saati olanlarda, anlattığımız teori, bir anda çelişki yaratıyor ve pedagojik olarak aslında büyük açık olarak kabul edilen: “öğretmenin anlattığının çelişmesi yahut o an kanıtlanabilir bir yalanlamayla karşı çıkılabilmesi” durumu ortaya çıkıyor.

                Bahsettiğimiz çelişki nedir? Biz saatlerin arasına; daha açık olmak gerekirse saat ve dakika arasına, nokta konularak yazılır derken çocuk saatine baktığında saat ve dakika arasında iki nokta olduğunu görüyor. Doğal olarak da: “Siz saat ve dakika arasına nokta konur diyorsunuz ama benim saatimde iki nokta var. Yanlışınız olmasın?” diye bir soruyla çıkış yapıp, biraz da malum öğretmeni alt edip, prim yapma psikolojisiyle üzerine gidiyor. Haksız mı? Hayır. Saatlerde, dijital saatlerde iki nokta var.

                Peki, madem iki noktadan bahsettik, yine Türk Dil Kurumu’nun resmi sitesinden, iki nokta işaretini açıklayan ilk maddeyi de yazalım:  Kendisiyle ilgili açıklama verilecek cümlenin sonuna konur”[3]

                Kısaca, iki noktanın akla gelen ilk işlevi aslında açıklama işlevi. Kabul edeyim, öğretmenliğimin ilk senesinde ve öncesinde bu konu üzerine kafa yormamıştım. Fakat gerek etimoloji bakımından, gerekse de dilbilgisel konular bakımından, bir konuyla karşılaşınca, çocuklara en doğrusunu verebilmek ve de en dibe ulaşabilmeyle beraber kronolojik gelişimini anlatabilmek amacıyla, konular üzerine kafa yorup, kurgular yapıp, derste anlattığım ve öğrencilerden gelen “Neden” ve “Niye” sorularına cevap vermeyi önemsediğimden, tabi ki “saat arasına konması gereken nokta” ile “pratikteki dijital saatlerdeki iki nokta” çelişkisi üzerine de düşünüp, kurgusunu yapıp, sonucuna varıp, kendimi de ikna ettikten sonra ne olduğunu kendimce şöyle açıklayabilir:

                Türk Dil Kurumu’nun koyduğu kurallara göre, yukarıda da maddeyi verdik, saatlerin arasına nokta konur. Bu nokta da yine nokta konusunun ilk maddesine dönmek lazım. Yani şu maddeye: “Cümlenin sonuna konur”[4]. Yani aslında biten bir şeyin sonuna konur.

                Türk Dil Kurumu, saatleri anlatırken, kesinlik bildiren bir saat üzerine kurgulamıştır. Misal bilmem ne tarihinde ki tarihlerde de anlatacağım mantıkla araya nokta konmaktadır, 20.30’da düğün olacaktır. Bu düğün için o tarihte, o saat rezerve edilmiş ya da alınmış mıdır? Evet. Yani o tarihte, 20.30’da kesin düğün başlayacaktır. 20.29 ya da 20.31’de değil. Tam 20.30 itibariyle o düğünün yapılacağı yer tahsis edilmiştir ve bu kesindir. Kesinlik olduğundan, tam saat verilmektedir. O saatte başlayacaktır. Cümle bitmiştir. Yirmici saat kesin midir? Evet. O zaman yirminci saatin otuzuncu dakikası başlayacağı da kesin midir? Evet. Cümle haline getirirsek: “Saat 20.30’da düğün başlayacaktır” cümle bitmiş noktası konmuştur.

                Peki dijital saatlerde niye iki nokta var. İşte bu noktada da, az önce maddesini yazdığımız gibi “açıklamalara iki nokta konur” cümlesi devreye giriyor. Yaşamımız, demin örneklediğimiz “düğün saati” gibi kesin ve durağan değildir. Şu an saat on ikiyi yirmi dört geçiyorsa aynı zamanda saniyesi ve salisesi de akmaktadır. Yani şöyle anlatabilirim: Ben bunu yazarken 12:24:33 derken bile 12:24:40 oldu bile. Zaman durmaz akar. Durağanlık olmadığından da 12:24 demek aslında: On ikinci saatin içindeyiz ama hala akıyor, hala süreklilik var, durmak yok bu sebeple de on ikinci saatin aslında dakikası açıklama bazlı sürekli değişiyor demektir. Aynı şekilde dakikanın da saniyesi aktığından dakika ve saniye arasında da saniye ile salise arasına da önceki öğenin açıklaması ya da akıp, devam etmesi bakımından iki nokta konmalıdır.

                Bu eylemi, diyaloga dökersek şöyle gösterebiliriz:  saat 12 der ki: “Şu an 24 geçmekte”. Yirmi dördüncü dakika der ki: “şu an 33 saniye geçti beni ama şimdi 34 geçti…”

                Kısacası, nokta nasıl cümle bitirip, kesinlik bildiriyorsa bu sebepten kesinleşmiş tarihlerde ve saatlerde araya nokta konur: “23.04 günleri Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramıdır.” Kesin mi? Evet. Her sene aynı gün kutlanır mı? Evet. Lakin şu an zaman akmaktadır ve dakikalar, saatlerin içinde o saatin açıklamasıdır. Saniyeler de dakikaların. Zaman durmadığı için yani mecazen aktığı için de sürekli olan değişimler var olması sebebiyle araya iki nokta konmalıdır ki dijital saatlerde de bu sebepten konulmaktadır.

                Sonuç olarak, kesinleşmiş saatlerde saat ve dakika arasına nokta işareti konmalıdır. Ama akan bir zaman diliminde kesinleşmiş ve durmuş bir zaman olmadığı için hala şu saatin, şu dakikaları akmaktadır mantığıyla, saatin içeriği açıklandığından dolayı iki nokta işareti konması normaldir.

GALİP UÇAR



[1] https://tdk.gov.tr/icerik/yazim-kurallari/noktalama-isaretleri-aciklamalar/

[2] https://tdk.gov.tr/icerik/yazim-kurallari/noktalama-isaretleri-aciklamalar/

[3] https://tdk.gov.tr/icerik/yazim-kurallari/noktalama-isaretleri-aciklamalar/

[4] https://tdk.gov.tr/icerik/yazim-kurallari/noktalama-isaretleri-aciklamalar/




BİR TAZİYE SÖZÜ İLE BİR ATASÖZÜNÜN ORTAK KELİMESİNİN GALAT-I MEŞHURDAN HAYLİ YANLIŞ MEHŞURLUĞU

 BİR TAZİYE SÖZÜ İLE BİR ATASÖZÜNÜN ORTAK KELİMESİNİN GALAT-I MEŞHURDAN HAYLİ YANLIŞ MEHŞURLUĞU

Hepimizin malumudur ki insan, bir anlamda ölmek için doğar. Bazı efsaneler yahut dini mitolojik öğeler haricinde uzun süre yaşamış kişilerden bahsedilmez. En uzun yaşayan kişi olarak, insanlığın da yaratılışına atfedilen Adem peygamber ya da yabancı kaynaklara göre Adam dahi 1000 sene yaşamış, nihayetinde ölmüştür.

Velhasıl ölüm, tüm toplumlar için acıyla ve yasla devamı gelen bir süreçtir. Malum ölüm ardından 3’ü, 7’si ve 40’ı gibi gün kavramları da oluşmuştur. İnsan psikolojisi üzerine çalışanların da söylediği üzere, bir kaybın acısının azalmaya yüz tuttuğu zaman dilimi kırk gün olarak halkların arasında kabul görmüş, bilimsel olmayan yönde ise bitecrübe insanlar, kırk günlük süreci, toplumsal olarak benimsemişlerdir. 

Başta da bahsettiğim gibi insan ölüm için bir bakıma doğduğu gibi ölümle doğum arasında da bazı ortak toplumsal ritüeller de mevcuttur. Misal kırk gün. Doğumdan sonra da doğum yapan kadının bedeninin toparlanması için ya da çocuğun hayata tutunduğu gün sayısı olarak kırk gün kabul edilmiştir. Bunu mitolojik olarak da, bizim kültürümüzde “Al Karısı” adlı bir unsurun, doğum yapmış kadına musallat olma ihtimali süresi olarak kırk gün anılmıştır. Tabi daha derine gidilirse başka dini öğelerle: “kırklar meclisi”, “kırklar sofrası”, “kırklar cemi” gibi unsurlarla da başka yönden bağlantılarını kurabiliriz. 

Benim bu makalede bahsedeceğim şey ise bir taziye mesajı: “Başın Sağ Olsun

Günümüz toplumumuzda ölen kişinin yakınlarına zannederim ki ilk iletilen taziye mesajıdır. Artık geleneksel kalıp mesaj olarak dahi kabul edebiliriz. Gel gelelim bu “BAŞIN SAĞ OLSUN” tam olarak neyi karşılıyor. Bir edebiyatçı ve belki mesleki deformasyon gereği de kelimeler üzerine hayli düşünüp, etimolojisini kurguyla çözmeyi; artık bir oyun gibi, kendine görev edinmiş biri olarak çokça düşündüm. 

Bazı uzmanlar ve dil araştırmacılarına göre aslî kök olarak kalıp cümlenin “Başın Sağalsın” yani “başın iyileşsin”i karşılayan bir cümle olduğu iddia ediliyor. “Yaran iyileşsin”, “acın hızlı geçsin” gibi bir mecazî anlam denilebilir. Ben bunun iyi bir temenni kurgusu olmasına karşın toplumsal ruhu ve gerçekçiliği karşıladığını, şahsi olarak, düşünmüyorum

Belli bir kesim ise “Baş” kelimesinin Anadolu Türkçesi’nin bir bölümünden yara anlamını karşıladığını iddia ediyor. Bunla beraber kullanımın yaygınlaştığını söylüyor. “Sağalmak” ise özellikle Azeri sahası Oğuz Türkçesi’nde iyileşmek, sağlığa kavuşmak olduğuyla da “Yaran iyileşsin, acı geçsin” manası üzerine kuruyor. Aslında bu da ilk iddiayla da örtüşüyor.

Bir yandan da benim iddia edeceğime yakın, ölen kişi sonrasında yakın çevresinin dağılmaması üzerine de bazı atıflar var. Hani, “ölen kişi sonrası birliğiniz bozulmasın” gibi bir şekilde kullanım kabul edebiliriz.

Benim iddia edeceğim nokta öncesinde tam mana üzerinde de biraz durmak gerekli. Mananın iki kullanım alanı var diyebiliriz. İlki “acınızı paylaşıyoruz, yanınızdayız”. İkincisi ise “Şu an acın büyük yalnız değilsin ve inan zamanla bu acın da dinecek”. Cenazelerde yahut taziyelerde, ölen kişinin yakınlarına bu anlamda, bu kalıp sözün söylendiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Benim iddia noktam ise iki yere dayanıyor. Birincisi, Türk toplumunun kavmî (budun) olması, ikincisi ise bu kavmi toparlayan bir “Kağan” liderliğinde toplumun hayatını sürdürmesi. 

Bana göre “Başın Sağ Olsun “ kalıp cümlesindeki  “BAŞ” kelimesi, “Hakan”, “Kağan”, kavmin liderliğini yapan kişiyi karşılıyor. Bence olay şu iki yoldan ortaya çıkıp, gelişmiş olabilir:

Birincisi, kavmin önemli bir kişisi, belki komutanı, belki kanaat önderlerinden biri ya da toplumca çok sevilen birinin ölümü karşısında, temenni olarak: “Evet bu önemli, büyük kişi hayatını kaybetti. Toplumda önemi olması gereği de boşluk olacak ama kavmimizin “BAŞI” olan kişi, liderimiz, KAĞAN, HAKAN sağ olsun. Sağ olsun ki, o sağ oldukça kavmimiz dağılmaz, tehlikelere karşı birliğimiz bozulmaz, gücümüzü kaybetmeyiz”. 

Bunu da: “Şimdi evet acın büyük ve bu kayıp boşluğu dolmaz bir acı gibi gelse de, biz kavimiz ve kavimin öğelerinden çok toplumsal, ulusal birliğimiz, üst kimliğimiz, alt kimliklerden çok daha önemli” şeklinde yorumlanabilir. Hatta bunu, önceki Türk devletlerinin dağılması sonrası oluşmuş bir temenni olarak da kabul edebiliriz. Çünkü devletin bölünmesi ve nihayetinde güçten düşmüş bir devletin, düşman ya da rakip devletlerin egemenliğine girip, özgürlüğünü kaybetmiş olması deneyimi, günümüzde de bu korkunun varlığını da düşünürsek, her dönem Türk ulusal bilincine etki eden unsurdur. 

Kısacası, siz de birisine, bir ölüm ya da yitim sonrası “baş sağlığı” dilerken aslında güncel devlet liderinize, hükümetinizin, devletinizin “başına” uzun ömürler ve sağlık diliyor olabilirsiniz. Hele ki muhalif bir kimliğiniz varsa sanırım bu makale sizde bir aydınlanma yaratacak ve dili kendinize göre doğru kullanıma yöneleceksinizdir.

İkinci kurgum ise şudur ki: Aslında birincisiyle yüzde doksan dokuz aynı olmakla beraber, sıradan bir kişi öldüğünde bile, hayata küsmeyle beraber oluşabilecek boşluğa düşme durumunda: “Yaran zamanla iyileşecek, acı illa ki dinecek, merak etme ulusumuz var olduğu ve KAĞANIMIZ başımızda olduğu sürece, biz sana sahip çıkacağız” manası. Sonuç olarak “Ata Dede Kültü” sahibi ulusal unsurumuz, ailede “Baba” “Ata” öldüğünde bir bakıma, üst unsur devlet haricinde, alt unsur olarak ailenin dağılacağı, korumasız kalınacağı korkusunu hep taşımıştır.

Bu bölümün sonucu olarak, bence bu kalıp temenni sözündeki “BAŞ” kavmin liderini, “Kağan” ya da “Hakan” konumunu karşılayarak, birlik, beraberlik bozulmasın, kavim var oldukça biz onun birer öğesiyiz ve hayatımız sorunsuz devam edecek ve seni de koruyacak mantığıdır. Unutmayalım ki Orta Asya’da ortaya çıkan ilk Türk kavmi oluşum dönemlerinden günümüze kadar toplumsal söylemler her zaman “SİYASİ” olarak kullanılmış ve halk arasında yaygınlaşmıştır. Yine altını çiziyorum ki “Türk kavmî yaşamı siyaset üzerine kuruludur. Hala da güncel yaşamımızı siyasetin şekillendirdiği üzerine de tecrübemizle bu sabittir.

Makalenin ikinci bölümüne geçersek, bu bölümde bahsedeceğim atasözünde yer alan “BAŞ” kelimesi de az önce bahsettiğim şekilde ortaya çıkmış olmalı. Atasözümüz şudur ki: “Dost Başa Düşman Ayağa Bakar.”

Komik hatta daha ötesi absürt bir şekilde, bu atasözü duyulduğunda çocuğu, genci, yaşlısı, günümüz toplumumuzda hemen ya çoraplarımıza ya ayakkabımıza bakar. Lakin burada da ben, her kitlesel söylemin, toplumu etkileyen sözün “SİYASİ” alt yapısı olduğunu iddia ederek, “BAŞ” kelimesinin yine “Yönetici”, “Hakan”, “Kağan” yani “Kavmin Lideri” olarak okunması gerektiğini iddia ediyorum. Hatta bu iddiamı, atasözündeki “Ayak” kelimesiyle de sağlayabilirim. 

Ayak kelimesiyle  “Baş” yani “Lider” manasının ne mi alakası var? Çok basit bir mantıkla şöyle açıklayabilirim. Bu ayak tabi ki organ değil. Bu ayak, aslında “ayak takımı” da denilen, toplumun alt tabakasındaki sıradan insanlar. Dost aslında dost olan devletler, aynı kavmin ayrı devletlerini, ittifaktaki devletleri karşılar. “Dost” neden başa bakar? Çünkü dost olanlar, kavmin liderinin gücüne bakarak, o güçte birlik olma ya da o güçten yararlanmak için “BAŞTAKİ” kişiye yani yöneticiye bakar. Baştaki kişi güçsüzse, zaten düşmanlık ve kendi liderliği için siyasi oyunlar ve ele geçirmeler konuşulur. Sonucu ise dağılma ve yok olmadır. 

Sağlaması olduğunu iddia ettiğim “AYAK” ise düşmanla bağlantılı olarak, düşmanın ayak takımından zayıf halkaları bulup, onlarla iş birliği yaparak, ortalığı karıştıracak kişiyi bulmak için çabalama ve araştırmalar yapmasına atıftır. Düşman ayak takımından uygun kişilere bakar, araştırır ve onları bir şekilde kendiyle iş birliği yapmaya ikna edip ortalığı karıştırma ya da iç siyasete müdahale etmeye yönlendirir. Doğal olarak da “iç mihrak” yaratarak, siyaseti ve toplumsal birliği bozar. 

Sonuç olarak bu atasözü de aynı “Başın Sağ Olsun” temennisi gibi “Dost Başa Düşmen Ayağa” atasözü de zamanla, hayli yanlış anlamlara genişlemiş hatta anlamını kaybetmiştir. İki kalıp cümle de devlet – kavim - siyaset unsurlarıyla yaşamını sürdüren ve kağan – hakan öncülüğünde yaşayan bir toplumda, siyasi okunmalı ve kökü de siyasi olarak bulunmalıdır. Muhtemeldir ki süreçte, toplumu “apolitik” hale getirmek isteyen ve bunu; kültürün temel unsuru olan, dili yıpratıp, üzerinde oynamalarla toplumun bilincini değiştirme amaçlı emperyalist politikayla ilintili olarak, yeni ve saçma anlamlara genişletmişlerdir. 

Dilimizin zaman içinde, önce alfabetik olarak, sonrasında anlam değişikliği ve kelime kabul bazlı uğradığı emperyalizm ve kültür yozlaşmasına umarım ki bundan sonra daha dikkat edip, sahip çıkabiliriz. Yeni nesilde bu hassasiyet, ne yazık ki, çok da önemsenmediğinden, hatta kelimeler kısaltılarak, kelimelikten çıkıp, saçma ses dizimleri haline geldiğinden, hatta bazı yabancı kelimeleri de bu sevimli dejenerasyonlarla dile adapte ettiklerinden, çok da parlak görünmemekle beraber, umarım ki toplum içinde bir damarın, dilin kimliğine ve unsurlarına sahip çıkarak, kültürün ve ulusal kimliğin özü olan “Ana Dil”e ya da “Ulusal Dil”e sahip çıkıp, yaşatacağı temennisindeyim. 

Tabi ki her ulusun da, Dünyamız için zenginlik olan, kendi kültürlerini yaşatmalarını da dileyerek. “Yurtta sulh, Cihanda sulh” özdeyişinin ışığında, evrensel bir hevesle, barış dolu günleri ve huzurlu toplumları oluşturup, Dünyamızda, mevcut bulunduğumuz gezegende, varsa başka gezegenlerde ve ola ki onlarla da gelecekte olacak ilişkilerimizde, daha güzel bir hayatı yaşamak ümidiyle


GALİP UÇAR 


Varyasyon Kalemler Makale Hali